Duru evde dalgın ve sessiz bir şekilde günlerini geçiriyordu. Her şey bulanık gibiydi; zamanın neresinde, ayın hangi gününde olduğunu hatırlamıyordu. Televizyon sürekli açıktı ama göz ucuyla bile bakmıyordu. Kucağında bir battaniye, dizlerinde boş bir fincan kahve fincanıyla dalıp gidiyordu… Ama kahvenin ne zaman geldiğini, fincanın ne zaman boşaldığını hatırlamıyordu bile.
Serra karşısındaki koltukta oturmuş, sessizce onu izliyordu. Duru’nun gözleri bir noktaya takılıp kalıyor, bazen saatlerce kıpırdamıyordu. Eskiden de birilerinden ayrıldığında üzülürdü, kırılırdı ama şimdi... şimdi tamamen yıkılmıştı. Bu ona garip gelse şimdilik yorum yapmamayı tercih ediyordu.
Serra onu böyle izlemeye dayanamayarak ayağa kalktı. Sessizce yere atılmış, kirlileri toplamaya başladı. Birkaç gündür onda kalıyordu. Evinin ufak tefek işlerini yapıyor, yemek yediğinden emin oluyordu.. Yerdeki pantolon, tişört, ince hırka... hepsini kucakladı, tam hepsini banyoya atacakken bir şey dikkatini çekti. Yerde duran, parlak filigranlı bir kart...
Elini uzattı, aldı. Altın yaldızlı çerçevenin ortasında “GOLDEN TIME” yazıyordu ve altında bir isim vardı: *Sadık Cengiz.*
Kaşlarını çattı. Bu ismi hiç duymamıştı. Kartı elinde sallayarak kafasını içeri doğru uzattı.
“Bu kart da kimin Duru?” dedi hafif sesle ama merakını saklamadan. “Golden Time, Sadık Cengiz?”
Duru başını yavaşça çevirdi. Bir an durup, hatırlamaya çalıştı. Sonra çok da önemsemeyen bir ifadeyle omuz silkti. “O gün yanıma gelen bir adam vermişti,” dedi. “Ama bir daha aramadım.”
Serra olduğu yerde durdu. “Sen ağlarken seninle ilgilenen adam mı?” dedi, yüzünde hayretle.
Duru başını evet anlamında hafifçe salladı. Gözleri hâlâ boşluktaydı. Konuşmak bile zor geliyordu.
Serra yavaş adımlarla yanına geldi, kartı parmaklarında döndürerek. “Peki neden mesaj atmadığını sorabilir miyim?” dedi. “Yani… bilmiyorum, belki bu meşhur söz yüzündendir ha? Hani neydi... deveye diken, insana siken mi yaranır diye?”
Duru, bir anlığına soluk bir şekilde gülümsedi sonra gözleri yine buğulandı. “İnan, Serra… hiç halim yok,” dedi sessizce. “Kimseyle konuşmak, görüşmek, hiç bir şey yapmak istemiyorum.”
Serra onun yanına oturdu, omzuna başını yasladı. “Biliyorum,” dedi. “Ama ya bu adam gerçekten düzgün biriyse? Ya sen sırf yaşanmamış bir aşkın yasını tutarken... böyle birini kaybediyorsun?”
Duru Serra’nın söyledikleri söylediklerini duyuyordu ama umursamıyordu. Bunu fark eden Serra son hamlesini yaptı,
“Üstelik Hakan’ın hiç yas tuttuğunu sanmıyorum. Eminim ki o sarışınla gününü gün ediyordur.”
Bu son cümlesi, Duru’nun içinde bir yere dokundu. Yavaşça başını kaldırdı. Sırtını dikleştirdi. Derin bir nefes aldı.
Elini uzatıp Serra’nın hâlâ elinde tuttuğu kartı meydan okurcasına aldı. Göz ucuyla tekrar okudu: Sadık Cengiz. O adam… evet, fena biri sayılmazdı. Ona centilmence yaklaşmıştı, onu zorlamamıştı. Sadece onu dinleyip yardım etmişti. Belli ki iyi niyetliydi. Yine de birine bir mesaj atmak... Şu an için bu Duru için büyük bir adımdı. Ama bir kere harekete geçmişti işte.
Telefonunu eline aldı, karttaki numarayı çevirdi. Nunarayı kaydederken bir an için durdu. Ne diye kaydetmeliydi? *Sadık Bey*, diye yazdı. Resmiyet iyiydi. Hem kendini daha az rahatsız hissettirirdi. Uzun uzun ekrana baktıktan sonra aklına ilk gelenleri yazmaya başladı.
> “Merhabalar Sadık Bey, ben çok daha iyiyim. Fuardaki ilginiz için çok teşekkür ederim.”
Parmakları bir an durdu, sonra içinden “Mesafeli ama iyi,” diye geçirdi. Hem kendisine yardım eden birine ne olursa olsun teşekkür etmeliydi. Bu insaniyet gereğiydi. Bunda yanlış anlaşılacak bir şey yoktu, değil mi? Parmağı “gönder” tuşuna bastı ve ardından telefonu masanın üzerine koydu. Sırtını geri yasladı. Serra yanındaki kahve fincanına uzandı.
“Bir kahve daha ister misin?”
“Aslında çok içtim ama bir tane daha iyi olur,” dedi Duru.
Telefon yaklaşık yirmi dakika sessiz kaldı. Duru bu sürede kahvesini içip, Serra’yla bir iki laf etti. Zihni biraz olsun dağılmıştı Tam o sırada telefon titredi. Ekrana göz attığında “Sadık Bey” ismi göründü.
Mesaj kısa ama içtendi:
> “İyi olmanıza çok sevindim. Sizi tekrar görebilmek güzel olurdu.”
Serra samimi bir şekilde gülümsedi. “Belki sen de sonunda doğru insanı bulmuşsundur. Ben Semih’in o günkü teklifini kabul etmesem bugün çok pişman olurdum. Denemekten zarar gelmez.”
Duru bir an düşündü. Tam o sırada Sadık'tan yeni bir mesaj geldi.
> “Bildiğim çok güzel, huzurlu bir mekan var, biraz şehir dışında ama kahvaltıları harika. Yanlış anlamazsanız sizi yarın kahvaltıya davet edebilir miyim?”
Duru "Neden olmasın?" diye düşündü. Hayatının hâlâ darmadağındı. Denemekten ne zarar gelirdi ki?
...
Ertesi sabah Duru’nun uyanışı, önceki güne göre daha sakindi. İçinde hâlâ ince bir sızı vardı… Acı hala oradaydı ama daha iyiye doğru gidiyordu... Serra’nın sözleri kulağında çınlamaya devam ediyordu. “Hayat evde oturup duvarları izlemekle geçmiyor, Duru. Sadık gayet düzgün biri gibi duruyor. Hem bir denemekten ne zarar gelir ki?” Serra her zamanki gibi haklıydı. Evde oturup içini kemiren düşüncelerle baş başa kalmak bir işe yaramayacaktı. Hele ki Hakan o sarışınla gününü gün ediyorken...
Bu yüzden Duru ayağa kalkıp dolabına yöneldi. Gardırobunun önünde biraz oyalandı. Ne çok abartılı ne de çok salaş olmayan bir kıyafet baktı. Sonunda kahvaltıya için uygun olabilecek açık renk, rahat ama özenli bir elbisede karar kıldı. Hafif bir makyaj yaptı; aynadaki yansımasına baktığında, solgun ama yine de zarif ve güzel bir genç kadın vardı.