Hakan cuma sabahı, telefonun tiz ve ısrarlı çalışıyla uyandı. Telefonun sesi başına ısrarla vuran bir çekiç gibiydi. Beyninde zonkluyordu. Gözlerini aralamadan, dönüp başını tekrar yastığa gömdü. Telefon çalmaya devam ediyordu. Komidinden güçlükle aldığı telefonun ekranında "Tercan" yazıyordu. Uyanmak istemeyen bir iç çekişle parmağını ekrana sürttü.
“Efendim?” dedi sesi kısık, boğuk ve sinirli.
Tercan'ın sesi her zamanki gibi net ve buyurgandı. “Hemen kışlaya gel. Acil. Bekliyorum.”
Arama sonlandığında Hakan gözlerini tavana dikti. Perdelerin arasından süzülen gün ışığı odanın dağınıklığını aydınlatıyordu. Boş şişeler, devrilmiş bir viski bardağı, yarısı içilmiş bir sigara… Her şey dağınıktı. Tıpkı kendisi gibi.
Elini alnına götürüp başını ovuşturdu. Normalde içki ona dokunmazdı, ama bu sefer farklıydı. Vücut onu resmen protesto ediyordu. Dilinin üzerinde paslı bir tat, gözlerinin arkasında zonklayan bir ağrı vardı… Midesi de bu isyana katılmıştı. Ama bunların hiçbiri umrunda değildi.
Aklında hâlâ Duru’nun hayal kırıklığına uğramış o iri, kahverengi gözleri vardı. Hayatında ilk defa bir kadınla gerçekten hayatını paylaşabileceğini, nihayet doğru insanı bulduğunu hissederken herşeyi bok etmişti. Ve tüm suç onundu. Eğer kendini tutsaydı, görevini tamamlayıp sonrasında Duru’yu hayatına dahil etseydi bunların hiçbiri olmayacaktı. Ama kendini tutamamıştı işte. İlk defa bir kadının önünde iradesi ve tüm disipliniyle diz çökmüştü.
Yavaşça yataktan kalktı. Ayağa kalkar kalkmaz başı dönünce, bir an devrileceğini sandı. Ayaklarının altında kaygan bir zemin vardı sanki. Duvara tutunarak banyoya yöneldi. Aynada kendine baktı. Gözlerinin altı moraracak kadar uykusuzdu. Sakalları iyice uzamıştı yine de tüm derbederliğine rağmen o doğal karizmasını yitirmemişti.
Her halükarda hâlâ bir kadının dönüp iki kere bakacağı bir adamdı. Ama umrunda değildi. Ona bakan kadın Duru olmadıktan sonra diğer tüm kadınların hiçbir önemi yoktu. Soğuk suyu yüzüne çarparak biraz kendine geldi. Aynaya yeniden baktığında gözlerindeki kızgınlığı fark etti. Kendisine kızgındı. Herşeyi mahvedişine kızgındı. Duru’yu kaybedişine kızgındı...
Sinirli bir şekilde banyodan çıktı. Duş almaya vakti yoktu. Rastgele bir tişört seçti. Temiz sayılabilecek bir pantolon geçirdi üstüne. Üzerinden buram buram duman ve alkol kokusu geliyordu. Üzerindeki bu kokuları bastırmak için birkaç fıs parfüm sıkıp ceketine uzandı. Ceketini giymeden önce cebindeki ezilmiş sigarayı fark etti. Bir an tereddüt etti, sonra onu da çıkarıp masanın üstüne bıraktı.
Evden çıkarken aklına askeriyede Duru’yu görebileceği ihtimali geldi. Bu ihtimal kalbini istemsizce hızlandı. Ama sonra Hayır diye düşündü. Görse ne olacaktı ki? Onun için bu iş çoktan bitmişti. Ve Duru... muhtemelen artık onu görmek bile istemeyecekti.
Asansörü beklemeden merdivenlerden indi. Hayatında ilk defa bir göreve gitmek istemiyordu. Sadece göreve gitmemek değil, hiçbir şey yapmak istemiyordu. Ama kendini zorladı. Çünkü görev, her şeyden önce gelirdi. Ve Komutan Alparslan, başladığı hiç bir işi yarım bırakmazdı.
Kışlaya giden yolda, her kırmızı ışıkta gözlerini yumdu. Geceyi hatırlıyordu. İçtiği her yudumu, söylediği her saçma lafı, içinden geçirdiği “keşke”leri. Normalde bu kadar içmezdi. Ama aklına Duru’nun o kırgın bakışları geldikçe... kadehler birbiri ardına yuvarlanmış, yine de kalbini soğutamamıştı.
Kışlanın kapısına vardığında görevli asker ona selam verdi. Hakan başıyla karşılık verdi. Yorgun görünüyordu ama hâlâ soğukkanlıydı. Üzerindeki tişört bedeninin sıkı hatlarını belli ediyordu. Göz altları yorgundu ama bakışları hâlâ keskin ve kararlıydı. Herkes onun yorgun olduğunu fark edebilirdi ama bu, onun hâlâ güçlü ve otoriter biri olduğunu değiştirmiyordu.
İçeri girerken koridorda Tercan’ı uzaktan gördü. O da Albayın odasına doğru yürüyordu. Tercan onu görünce kaşlarını çattı.
“Anlaşılan gece içkiyi fazla kaçırmışsın,” dedi Tercan temkinli bir bakışla onu süzerken.
“Farkındayım,” dedi Hakan, sesi hâlâ çatallıydı ama yüzünde zorlama bir gülümseme belirmişti. "Ama hâlâ ayaktayım."
Tercan onu birkaç saniye daha inceledi. Sonra Albay Kemal’in kapısını çaldı ve birlikte içeri girdiler.
...
Tercan Albayın oturur oturmaz çantasından bilgisayarını çıkarıp masanın üstüne koydu. Bilgisayar açılırken gözlüğünü düzeltti. Parmakları, klavyede kısa bir süre dolaştıktan sonra ekran aydınlandı. Yüzünde beliren yorgun ama memnun gülümseme dikkat çekiciydi. Günlerdir peşinden koştukları bilgi nihayet ellerindeydi. Bir istihbaratçının yüzünde pek az rastlanacak türden bir rahatlamaydı bu.
“Cemre Teğmen’in ve Komutan Alparslan’ın başarılı operasyonu sayesinde,” dedi, ekrana bakarak birkaç dosya açarken, “Sadık Cengiz’in ve Kürşat’ın neyin peşinde olduğunu sonunda bulduk.”
Odadaki herkes bir anda dikkat kesildi. Hakan gözünü Tercan’ın bilgisayarına dikti. Albay da sabırla bekliyordu ama bakışları, duyacaklarının öneminin fazlasıyla farkında olduğunu belli ediyordu.
Tercan birkaç tuşa bastı, sonra bilgisayarının ekranını masadakilere döndürerek gösterdi:
“Buradaki belgelerde görebileceğiniz üzere, Sadık Cengiz, Kürşat’ın şirkete bedelsiz ortak olmasına izin vermiş." Tercan, ekrandaki klasörü açtı ve birkaç belgeyi art arda sıraladı. “Ama kimsenin bilmediği bir şey var. Golden Time çoktan batmış.,” dedi ekrana hafifçe eğilerek, “Sadık Cengiz, şirketinin batmakta olduğunu çok önceden biliyordu. Hatta iflas sürecine çoktan girmişti. İşte tam bu noktada bir kurtarıcı olarak devreye Kürşat giriyor. Kürşat kara para aklamak üzere Sadık’ın şirketini kullanmayı teklif ediyor. Yapılan gizli anlaşmaya göre, Kürşat kara para aklayarak elde ettiği gelirin yüzde onunu Sadık’a verecek. Sadık Cengiz için bu biçilmiş kaftan; çünkü şirketi zaten aylar önce batmış durumda.”
Derin bir nefes aldı Tercan, yüzü ciddileşmişti ama gözleri hâlâ biraz parlıyordu. Bu tür düğümleri çözmeyi seviyordu.
“Bu durum,” dedi, “Kürşat’ın İstanbul’da neden lüks mekanlarda dolaştığını da açıklıyor. Oralarda avını arıyordu, yani zengin ama zor durumda olan birini.”
Tam o anda Hakan söze girdi, sesi yorgundu ama içinde beklenmedik bir canlılık vardı.
“Çünkü,” dedi, “o lüks mekanlarda Sadık Cengiz gibi kullanabileceği zor durumdaki birini bulması gerekiyordu. Para için ruhunu satabilecek birini...”
Tercan, başını sallayarak Hakan’ı onayladı. “Kürşat, İstanbul’da tanınmış sanat galerinde, özel davetlerde boy gösterirken aslında planı buydu. Şirketleri zor durumda ya da batmak üzere olan insanlara kısa yoldan bir kurtuluş reçetesi sunuyordu: Kara para aklama.” dedi kısa ama kesin bir şekilde.
Tercan devam etti, "Kürşat, Sadık Cengiz’i seçti. Çünkü onun şirketi zaten batmıştı, mali tabloları delik deşik. Sadık Cengiz de ona bedelsiz ortaklık teklif etti. Aslında teklif dediğime bakmayın, bu bir anlaşmaydı: Şirketin üzerinden kara para aklanacak, bu paranın yüzde onunu Sadık cebine koyacaktı. Risk yok, sorumluluk yok, sadece hızlı bir yüzde on.”
Albay ellerini masada birleştirdi. Derin ve sabırlı bir nefes alarak ikisine döndü:
“Peki şimdi ne olacak?”
Tercan, bir an durup onu süzdü. Ardından masanın üzerindeki bilgisayarı dizlerinin üstüne aldı, ekranı kendine çekti, birkaç klasörü daha açtı, birkaç görsel ve belgeyi art arda açıp onlara gösterdi.
“Onları son transferlerinde suçüstü yakalayabilirsek,” dedi ağır ağır, “ikisinin de işini sonsuza dek bitiririz.”
Hakan gözlerini kıstı. “Son transfer?” diye sordu.
Tercan yanıtladı:
“Bilişimdeki arkadaşlar birkaç hafta sonraya planlanan bir sevkiyat olduğunu tespit etti. Sistem kayıtlarında içerik bilgisi girilmemiş ama taşıyıcı şirket uluslararası bir paravan kargo firması. Araştırınca daha önce de Sadık Cengiz’in şirketiyle dolaylı bağlantılı sevkiyatlar yaptığını gördük.”
Albay öne eğildi, “Ne sevkiyatı?” dedi.
Tercan bakışlarını ona çevirdi. “Yurt dışından getirilen altınları kaçak bir şekilde yurda sokacaklar. Yüksek ihtimalle işlenmemiş küçük gramajlı altınlar; tespit edilmesi güç ama piyasa değeri yüksek. Hem kara para aklamak hem de sistem dışı servet oluşturmak için biçilmiş kaftan.”
Masaya kısa süreli bir sessizlik çöktü. Odanın içindeki hava, konuşmanın ciddiyetine bürünmüş gibiydi. Albay, sandalyesine yaslanarak başını salladı.
“Yani artık elimizde sayılırlar,” dedi Albay Kemal. Tercan başını salladı
Hakan hafifçe başını salladı, ama gözlerinde odaya girdiğinden beri ilk defa bir ışık vardı.
“Yakalarsak,” dedi, “sadece onları değil, bağlantıda oldukları ağları da ortaya çıkarabiliriz.”
Tercan yeniden bilgisayarına döndü, başka bir klasörü açtı.
“Zaten son birkaç ayda yapılan tüm banka hareketlerini, iletişim geçmişlerini ve seyahat kayıtlarını toparladık. Bunlara bir de suçüstünü eklersek kaçışları kalmaz.”
Tercan, ekranı kapattı ve dizüstü bilgisayarını yavaşça çantasına koydu. Her hareketi dikkatliydi, sanki çoktan herşeyi bitirmişti.
“Hedef artık çok yakın,” dedi. “Onları yakaladığımızda sadece bir dosyayı kapatmayacağız, çok daha büyük bir yapının en kritik taşını yerinden oynatacağız.”
Odaya yeniden bir sessizlik çöktü. Ama bu seferki sessizlik endişeyle değil, ortak bir kararlılıkla doluydu.
Hakan gözlerini pencereye çevirdi. Güneş batmak üzereydi. Gökyüzü kızıla bürünmüş, şehir yavaş yavaş geceye hazırlanıyordu. Gözlerini kısarak düşündü:
“Sonunda,” dedi içinden, “sonunda Kürşat’tan kurtulma zamanı geldi.”
Tercan toparlanıp ayağa kalktı.
“O zaman harekete geçme zamanı,” dedi. “Ama her adımda dikkatli olmalıyız. Karşımızdakiler sadece açgözlü değil, aynı zamanda çok da tehlikeliler.”
Albay onaylar şekilde ayağa kalktı.
“Yarın sabah erkenden istihbarat masasında toplanıyoruz. Sevkiyatın yapıldığı rota, kullanılan araçlar ve varsa içerden destekçiler… Hepsi masaya yatırılacak.”
Hakan uzun zaman sonra ilk kez derin bir nefes aldı. Artık bu işin sonuna yaklaştıklarını hissediyordu.
Son perde kapanmak üzereydi.
Ve bu perde kapanırken, sadece adalet yerini bulmayacak… bazı insanlar da nihayet geride kalacaktı...