İlahi bakış açısıyla ;
Denizin üzerinden yükselen gri sabah ışığı, İstanbul kıyılarını silik bir perde gibi örterken Uras’ın arabası lüks sitenin kıvrımlı yollarından hızla geçiyordu. Babasıyla yaptığı o telefon konuşmasından sonra, düşünmeye bile fırsat vermeden ilk uçağa atlamış, saatlerdir içinde büyüyen öfkeyi ve telaşı sadece motorun uğultusu bastırabilmişti.
Uçağın tekerlekleri piste değer değmez, içindeki sabırsızlık göğsünü sıkmıştı.Uçaktan iner inmez etrafına bakındı; adamlarından ikisi çoktan onu karşılamak için bekliyordu.
Biri, Uras'ın İstanbul’dayken kullandığı siyah spor arabayı getirmişti.Diğeri ise başka bir araçla gelmiş, beklemek için kapının önünde duruyordu.
Uras yaklaşırken ikisi de saygıyla başlarını eğdi.
“Hoş geldiniz Uras Bey.”Spor arabanın anahtarı ona uzatıldı; anahtarın soğuk metalini avucunda hissederken Uras’ın yüzünde tek bir duygu bile okunmuyordu.
Diğer iki adam, bekleyen araca binip uzaklaşırlarken Uras kendi aracına geçti. Kontağı çevirdiği anda motorun sesi içini titretti; sanki içinde biriken bütün öfke, o aracın kapalı kabininde yankılanıyordu.
⏳️⏳️⏳️
Denize karşı konumlanmış, yüksek duvarlarla çevrili Karademir yalısının bulunduğu geniş avluya yaklaşırken, bir şey dikkatini çekti.Korumalar, sanki ne zaman varacağını dakikası dakikasına biliyorlarmış gibi, sürgülü bahçe kapısını çoktan açmış bekliyorlardı. Uras’ın arabası görünür görünmez ikisi aynı anda ellerini önlerinde birleştirip başlarıyla selam verdi.
Uras tek kelime etmedi. Çenesindeki kaslar gerilmiş, bakışları sertleşmişti.
Arabayı ön bahçedeki herhangi bir boş yere hızlıca park etti. Motor sustuğunda bile içinde uğuldayan öfke devam ediyordu. Anahtarı bile tam çevirmeden kapıyı itti; neredeyse fırlayarak indi araçtan.
Soğuk hava yüzüne çarptığında gözlerini bir anlık kıstı.
Ayakkabılarının mermer basamaklara vuran sesi, evin verandasına doğru hızla yürürken bahçedeki gergin sessizliğin içinde yankılandı. Korumalardan biri, “Hoş geldiniz, Uras Bey.” diyecek oldu, ama Uras ona bile bakmadı.
Adımlarındaki acelecilik, içinde yükselen kaygıyı daha da belli ediyordu.Uras, kapıya doğru hızla ilerlerken sadece bir tek şeyden emindi.Bu evde, bu şehirde, bu ailenin üzerinde esen fırtına… artık geri döndürülemez bir hâle gelmişti.
Kapıyı çalmak için kaldırdığı eli havada kaldı.Çünkü kapı, tokmağa daha dokunamadan içeriden aralandı.
Karşısında, evin yıllardır değişmeyen yüzü olan Nermin Hanım vardı. Yüzündeki çizgiler biraz daha derinleşmiş, saçlarının arasındaki beyazlar biraz daha çoğalmıştı.
“Uras… hoş geldin evladım.”Kadının o tanıdık, anaç tonu…
O an, Uras’ın yüzüne günlerdir ilk kez hafif bir tebessüm yayılmasına neden oldu. Öfkesinin, telaşının arasından küçük bir ışık sızmıştı sanki.
“Hoş buldum, Nermin abla ”Sesi yumuşaktı ama içindeki fırtınayı saklamaya çalıştığı belli oluyordu.
Kadın kapıyı ardına kadar açınca Uras adımını içeri attı. Evin kokusu… Eski anıların o karışık kokusu… boğazına bir düğüm gibi oturdu.
Anahtarı artık yoktu.Uzun süredir bu kapıyı kendi eliyle açmamıştı zaten.Yurtdışına gidişi sadece eğitim değildi; evden, karanlıktan, kendinden kaçışıydı.
Lise son sınıfta yaşadığı kayıp geldi aklına ama gözlerinin önünde sahne sahne canlanan bir an değil, içini yıllardır kemiren bir his olarak belirdi bu defa.Kuzey…En yakın dostlarından biri.
Onu kaybettikleri günü hatırlamak bile göğsünde keskin bir ağrı bırakıyordu.Nasıl yalnız kalmıştı?Nasıl o noktaya kadar itilmişti?Uras o zaman da kendine kızmıştı; “yanında olmalıydım” diye.
Sonra diğer dostu Emir...İkisi de içine düştükleri karanlığı ulu orta yaşamamıştı.Uyuşturucu taşımacılığı yaptıklarını Uras çok geç öğrenmişti; o yüzden pişmanlığı ağırdı.
Gölgede kaldıkları her gün, Uras’ın gözünden kaçmıştı.
Maddi sıkışmışlıkları, aile yaşantılarındaki çöküşler…
Ve o çaresizliği av gibi koklayıp iki genci kendi pis işlerine sürükleyen Alkaran’ın adamları…
Nasıl anlamamıştı?Onlara bu kadar yakınken nasıl görememişti?Ne zaman gerçeği öğrendiyse, iki dostunu da o bataklıktan çekip çıkarmak için elinden geleni yapmıştı.
Ama kolay olmamıştı.
Nermin Hanım kapıyı sessizce kapatırken Uras’ın bakışları sertleşti. İçeriye adım attığı anda omuzlarına yeniden o eski yük binmişti.
Deren kayıp.Alkaranlar yine işin içinde olmalıydı.
Ve bu kez kimseyi kaderine bırakamazdı.
Nermin Hanım ona bakınca içinden “İyi misin evladım?” demek geçti.ama soramadı.Çünkü cevabı biliyordu.
Uras “iyiyim” diyecekti.Her zaman öyle derdi.
Oysa bu evde “nasılsın?”ın da “iyiyim.”in de anlamı çoktan lime lime olmuştu;kullanıla kullanıla boyası dökülmüş iki kelime.
Kadın, Uras’ın içeri adım attığı anda öfkesini görmüştü zaten.
Gözlerinin karanlık, bakışlarının keskin oluşu…
Dudaklarının çizgisine sinmiş huzursuzluk…
Uras iyi değildi, bunu sormaya gerek yoktu.
Bu yüzden geri durdu.Merakını da, şefkatini de içine gömdü.
Bu evin çocuklarını kendi evladı gibi severdi, evet…
ama onların acılarına fazla yaklaşmayı doğru bulmazdı.
Sınırını bilir, hiçbir zaman mahrem fırtınalarına karışmazdı.
Uras modern giriş holüne doğru ilerlerken, mermer zeminin üzerinde adımları neredeyse kayıp gidiyordu.Ev, ihtişamlıydı.
yüksek tavanlar, sade ama pahalı avizeler, şık tablolar…
Her detay özenle seçilmişti ama hiçbirinin Uras’ın içindeki kasveti hafifletmeye gücü yoktu.
Derin bir nefes aldı.yutkunur gibi, kendini toparlar gibi.
“Babam nerede ?diye sordu.Nermin Hanım usulca yanıtladı, sesi hem saygılı hem ölçülüydü“Kütüphanede… Sabah erken saatten beri orada.”Uras başını hafifçe salladı.
Kütüphaneye doğru ilerlerken, evin o pahalı sessizliği bile Uras’ın getirdiği fırtınayı saklayamıyordu.Uras merdivenleri ağır ağır değil; sabırsız, gergin, içine çöreklenen o kesif duygudan kaçmak istercesine hızlı adımlarla çıkıyordu. Ayak sesleri, geniş evin sessizliğinde kısa kısa yankılar bırakıyor, sanki eve değil de yıllardır ertelenmiş bir yüzleşmeye doğru ilerliyordu.
Bir basamak…Bir basamak daha…
Ve ikinci katın geniş, aydınlık boşluğuna adımını atar atmaz zaman sanki beklemiş gibi durdu.
Annesi.Koridorun tam ortasında, sanki Uras’ın geleceğini hissedip kapının önünde dikilmiş gibi, bir anda karşısındaydı.
Daha birkaç saniye önce odasından çıkmıştı.Sabahlığının kuşağını bağlıyordu. Yüzündeki şaşkınlıkla karışık o derin sevinç, bakışlarına saniyeler içinde yayıldı.
Gözleri Uras'ın gözlerine değdiği anda doldu.“Uras…”
Bir anne yüreğinden kopan, yıllarca saklanmış bir nefes gibiydi bu ses.Kadın tereddüt etmedi.Ayakları neredeyse kendiliğinden harekete geçti, önce yavaş… sonra özlemin ağırlığını taşıyamayan bir hızla oğluna doğru yürüdü.
Devam eden birkaç adımda gözyaşları yanağından süzüldü.
Sonunda, Uras’ın tam önünde durup ellerini onun yüzüne götürdü; parmakları hafifçe titriyordu.
“Urasım… oğlum… hoş geldin yavrum…” dedi, sesi boğuk bir sevgiyle kırılarak.“İyi ki geldin… iyi ki.”
Ve sonra kollarını, yılların hasretini saklayamayacak bir kuvvetle onun boynuna doladı.Sanki bıraksaydı Uras yeniden kaybolacakmış gibi, sanki sarılışıyla bütün eksik günleri telafi etmek istiyormuş gibi…
Uras, annesinin kokusunu içine çektiğinde göğsüne oturan taş birkaç saniyeliğine çatladı sanki.Onun sıcaklığı, özlemini duyduğu tek gerçek teselliydi.
“Anne…” diye fısıldadı Uras, sesinin derinindeki sarsıntıyı saklamaya çalışarak. Yavaşça annesinin sırtına dokundu.
Handan Hanım, Uras’a sarıldığı o anda… Kalbinin atışı bile değişmişti.
Her anne evladını severdi ama onun Uras’a bağlılığı bambaşka bir yerden geliyordu.İçgüdüden değil sadece…
Korkunun, mucizenin ve yeniden başlayan bir hayatın hatırasından.
Uras doğduğunda o ilk bir dakika…Kalbi atmıyordu.
O küçücük, avuca sığacak kadar narin beden, sanki dünyayla pazarlık eder gibi sessizce yatmıştı.Handan Hanım , o anı her hatırladığında göğsünde aynı sızı belirirdi.
Onu bir dakikalığına kaybetmişti , o dakika ona bir ömür gibi gelmişti.
Ve sonra…Birden…Zayıf ama inatçı bir nefes,Yavaşça canlanan minicik bir kalp.Hayata tutunan o küçücük bebek, bugün koca bir adam olmuştu.Ama Handan’ın gözünde hâlâ mucizesiydi.
Şimdi, Uras'ın omzuna başını yasladığında fısıltısı neredeyse bir dua gibiydi
“Benim mucizem… seni yeniden karşımda görmek bile yetiyor bana.”
Uras, annesinin bu kelimeyi hâlâ aynı sıcaklıkla söylemesine alışkındı ama bugün…Bu sarılış, bu kelime…
İçindeki bütün sertliği bir anlığına yumuşattı.
Yıllardır sırtında taşıdığı yük, annesinin kollarında birkaç saniyeliğine hafifledi.
Handan hanım oğlunu sanki kaybetmekten korkar gibi sıkı tutarken bir yandan da onun yüzünü okşadı.
Annesi, yüzünü oğlunun omzuna dayarken kısık bir sesle mırıldandı “Çok özledim seni bebeğim… Sen gelmeyince bu ev bile dar geliyordu bana ”
Koridorun sessizliği, onların arasındaki bu duyguya tanıklık ediyordu.
Handan Hanım, oğlunu dakikalarca bırakmak istemese de sonunda kollarını yavaşça çözdü.Yüzünde özlemin ve kaygının birbirine karıştığı o ifadeyle oğlunu baştan aşağı süzdü.
Uras zayıflamamıştı; aksine her zamanki gibi dinç, güçlü ve fit görünüyordu.Siyah jean’i, siyah sweatshirt’ü ve üzerine geçirdiği deri ceketiyle günlük, sade ama karakterine yakışan bir şıklığı vardı.
Handan Hanımın gözleri bu kez sadece endişeyle dolaştı oğlunun yüzünde.Sonra derin bir nefes alıp konuşmaya başladı; kelimeleri sanki günlerdir içinde biriken ağırlığı atmak ister gibi peş peşe dökülüyordu.
“Deren…” dedi titrek bir sesle.
“Kızım hâlâ yok.”
Uras’ın yüzünde belirgin bir tepki olmadı; çünkü bunu babasından zaten duymuştu.Ama annesinin ağzından duymak yine de bir şeyleri içini çekerek sıkıştırdı.
Handan Hanım , durmadan konuşmaya başladı; kelimeleri kendi kendini suçlayan bir anne telaşıyla hızlanıyordu.
“Son zamanlarda bir tuhaftı zaten. Sürekli dışarı çıkıyordu…
Evde doğru düzgün durmuyordu.Konuşmak istedim onunla, defalarca… Ama ya odasında yoktu ya da ben kapıyı çaldığımda hemen toparlanıp çıkıyordu.çok üstelemedim ,onu sıkmak da istemedim .Konuşmak istese zaten hep burdaydım .”
Gözleri doldu.“Sanki bizden kaçıyordu Uras. Bir şey sormayalım diye özellikle uzak duruyordu.”Dudaklarını ısırdı, nefesi titredi.“Bir derdi varsa bilmeli değil miydim? Ben onun annesiyim. Bir şey saklıyorsa anlamalıydım.”
Eliyle gözlerini sildi, sonra daha fazla dayanamayarak hıçkırığı boğazında sıkıştı.
“Nasıl bu kadar boş vermiş olabilirim?
Nasıl göremedim bir şeylerin ters gittiğini?
Kızım ortada yok Uras… Ben nasıl böyle gevşek davranabildim?Annelik dediğin… evladını anlamak değil midir?”
Tam o anda Uras, annesinin kendini tüketen sözlerini daha fazla dinleyemedi.İleri adım atıp omuzlarına dokundu.
“Anne.”Sesi yumuşak ama kararlıydı.
Handan hanım başını kaldırdı, gözleri Uras’ın gözlerine dolu dolu bakıyordu.“Anne, kendini böyle suçlama.” dedi Uras, parmaklarıyla annesinin yanaklarından yaşları silerken.
“Deren’in nereye gittiğini bilmemek senin hatan değil. Bizim hatamız da değil. İnsan bazen en yakınındakini bile anlayamaz.”
Handan hanım titreyen bir nefes aldı ama sustu; Uras'ın sesi onu biraz olsun sakinleştirmişti.Uras devam etti, bu kez sesi daha derin, daha kesindi.
“Ben halledeceğim anne.Deren’i bulacağım.”
Handan hanımın gözleri yeniden doldu ama bu kez umutla.
“Ne kadar uzakta olursa olsun… kimle olursa olsun… onu getireceğim.”Uras’ın bakışları karardı.“Sana söz veriyorum.”
Handan, oğlunun bu sözünü sanki yıllardır beklediği bir güvenceymiş gibi göğsüne çekti.Nefesini daha rahat aldı.
Uras, annesinin omzuna son bir kez hafifçe dokundu. Handan Hanım, hâlâ gözlerinin kenarındaki yaşları siliyor, derin nefeslerle kendini toparlamaya çalışıyordu.
“Biraz dinlen anne,” dedi Uras yumuşak bir tonla.
“Ben yukarı çıkıyorum. Sen gelme… lütfen.”
Handan hanım itiraz edecek gibi oldu ama Uras’ın kararlı bakışını görünce sustu.Zaten konuşacak hâli de pek kalmamıştı; bir an için başını eğip sadece onayladı.
Uras, üçüncü kata çıkan merdivenlere yöneldi.
Bu kat, evin en sessiz, en dokunulmamış yerlerinden biriydi.
Merdivenleri çıkarken ayak sesleri, evin o ağır taş duvarları arasında yankılandı; sanki her adımda hava biraz daha ciddileşiyordu.