~10 yıl sonra ~
"Hadi abla kızlar bizi bekliyor."
Bahar tüm güzelliğini sergiliyordu. Güzel bir gelin gibi, ağaçların dallarını süslemiş, yerlere dantel gibi papatyalar ve çiçekler sermişti.
Gülce ve okuldan iki arkadaşı, büyük dutun altında piknik yapmak için sözleşmişti. Hicran ablasını zar zor ikna etmiş, onu da götürüyordu. Uzun zaman sonra eve gelmişken, farklılık olsun istemişti onun için de.
Gür, dalgalı kumral saçlarının üzerine yazma örtmüş, asi tutamlar yazmanın altından sarkıyordu.
Sepettekilere son bir defa bakarken,Hicran antrenin girişinde göründü. Kızıl kahve saçlarını örgü yapıp omzunun bir tarafından sarkıtmıştı. Gözlerinde , artık onun bir parçası haline gelen hüzün buradan bile okunuyordu.
"Gidelim mi abla?"
Hicran her zamanki gibi, konuşmayıp başını salladı. Çok az kelam eden ablasına, çok üzülüyordu. Yaşadıkları zor ve her insanın kaldırabileceği şeyler değildi.
Beraber avluya çıktıklarında, Gülce duraksayıp kokuyu içine çekti.
"Çok güzel kokuyor şu limon çiçeği. O kokuyorsa bil ki bahar gelmiştir. Her yılın bu zamanını iple çekiyorum ablacım."
Hicran ona bakarak gülümsedi. "Ben de çok severdim. Burada yaşarken..."
Sonra boğazına birşey takılmış da konuşamıyor gibi durdu. Ardından gözlerini amaçsızca etrafta gezinirip yutkundu.
Yüzüne maske diye taktığı tebessümü kondurup, Gülce'ye zorlukla gülümsedi.
"Severdim işte."
İki kelime, ne derin mamalar barındırıyordu içinde. Ayrılık, hüzün, acı, özlem... Belki de daha fazlası.
Gülce onun halinden anlamış, ısrar etmemiş, utandırmamıştı.
Pikniği yapacakları yere geldiklerinde, kızların çoktan gelip çimlere kurulduklarını gördüler.
Hepsi de Gülce'nin arkadaşlarıyla. Bazısıyla mahalleden, bazısı liseden tanışıyorlardı.
Evet, Gülce bu yıl liseden mezun oluyordu. Gülsüm Ana, ona inanmayı hiçbir zaman bırakmamış, Gülce talep ettiği için okutup, daima arkasında olmuştu. O zamana göre, ilkokul bile okumayan arkadaşları varken bu, Gülce için bir fırsat kapısıydı.
Gülsüm Ana, Gülce'nin iyilik meleğiydi.
"Başlamış dedikodu bakıyorum da."
Nazlı kıkırdayıp, el salladı onlara. Haddinden fazla beyaz teni, güneşte parlıyordu sanki.
"Evet Gülce'm. Sizi bekleyemedik kusura bakmayın."
Eliyle yanını gösterip çağırdı. Yanındaki boşluğa pat pat vururken konuşuyordu bir yandan. "Ben sana yeniden anlatırım. Bu Sena var ya. Sevdalanmış. "
Eliyle çaprazında oturan arkadaşını gösterirken, Gülce'nin bakışları ona kaymıştı. Kaşları havada, şaşırdığı belliydi. Ondan beklemiyorlardı anlaşılan.
Kız o bakışlara rağmen, rahat bir şekilde omuz silkip umursamaz bakışlarını onların arasında dolandırdı.
"Sevda diyemeyiz. Sadece atıştık biraz. Onu anlatıyordum. Bunlar da sevdalanmış diye söz çıkardılar."
Gülce, kırgın hissetse de arkadaşına gülümseyip, "Kimmiş o şanslı kişi," diye sordu. Yakın arkadaşıydı Sena. Alınmıştı doğrusu. Böyle bir haberi ondan duymak isterdi.
Sena'nın bakışları, bu soruyla Hicran'a kaymıştı. Onları dinliyor gibi görünmüyordu. Gözleri az ilerideki tarlaları izliyor gibiydi.
Onu dürten, Nazlı'ya ters bir bakış atıp, gözleriyle Hicran'ı işaret etti. Nazlı onu takmamıştı. Pervasızdı biraz.
"Aman ne olacak canım. Hicran abla yabancı mı?"
Ardından, Sena'nın imalı uyarılarına aldırmadan Gülce'ye bakıp, "Melih abiye tutulmuş bu." dedi gülerek.
Sena bozulsa da, Allahtan Hicran hala onları duymamış gibiydi.
Gülce şimdi gerçekten şaşırmıştı işte. Melih abi öyle mi? Bunun gerçekten oluru var mıydı ki?
"Gerçekten mi?" diye Sena'ya sorarken, zorlanıyor gibi görünüyordu.
Melih daha dün Gülce'ye sana sevdalıyım. Benimle evlen, dememiş miydi? Şimdi ne demeye arkadaşının aklını bulandırıyor, hisleriyle oynuyordu ki?
Sena başını iki yana sallayıp, Gülce'nin yanına doğru kaydı. "Yok kuzum öyle birşey. Olsa ben ilk seninle paylaşmaz mıyım? Bakma sen Nazlı'nın dediklerine. Macera arıyor kendine o."
Nazlı bozulsa da, "Görürüm ben. Ateş bacayı sarınca, Nazlı bilmişti diye ağlarsın." dedi gülerek.
Sena, Nazlı ve Gülce okuldan arkadaşlardı. Nazlı deli dolu, içinde ne yaşıyorsa, dışına yansıtan bir kızdı. Sarı saçları, mavi gözleriyle her zaman ilgi çeken bir kız olmuştu. Flörtü eksik olmaz, okulun gençlerini peşinde koşturmaya bayılırdı.
Sena ise ağır başlı, oturaklı bir kızdı. Genellikle dersleriyle ilgilenir, İstanbul'da üniversite okumanın hayallerini kurardı. Annesi ve evdeki iki küçük kardeşiyle babasız büyüdüklerinden, bu pek de mümkün değildi. Güzel bir kızdı. Kıvırcık siyah saçları, iri siyah gözleri vardı. Kıvrık kirpikleri, tek başına aşık olunasıydı aslında. Ama o kadar, kendi halinde ve güzelliğinin farkında değildi ki, erkeklerin de ilgisini çekmezdi bu yüzden.
"Ee Hicran abla, sen nasılsın. Ne zamandır gelmiyorsun buralara. Güzel mi İstanbul?"
Elini çenesine koymuş, Hicran'ın cevap vermesini bekliyordu Nazlı. Şimdiden hayallere dalmış gibi görünüyordu.
Hicran zorlukla gülümseyip, soruyu soran Nazlı'ya çevirdi bakışlarını. Buralara yeniden dönmek zordu. Hatıralar, bir bir önüne dikilirken, ayakta durmakta zorlanıyordu.
"İstanbul çok güzel. Şiir gibi bir şehir. En çok deniz kenarında yürümeyi seviyorum. Buradan epey kalabalık olmasına alışamadım sadece."
O böyle konuşurken, kızlar elleri çenelerinde, gözlerinde canlandırıyorlardı İstanbul'u.
Sena sesli bir iç geçirdi. Ne çok istiyordu orada okumayı. Ama bırakın gitmeyi, hayali bile yasak gibiydi. Yetim bir kız olarak, Gülce gibi şanslı da değildi. Zavallı annesinin, el işinden kazandıklarıyla geçiniyorlardı. Onunla da anca karınları doyuyor, üst başa bile para ayıramıyorlardı neredeyse.
İkindi vaktinden sonra, Gülce ayaklandı. "Kızlar kalkalım biz. Anam gelir eve birazdan. Fırına yemek vermiştik. Onu alacağım daha."
Dalgın dalgın ufku izleyen ablasının koluna dokununca irkilmişti. "Kusura bakma abla. Korkutmak istemedim. Anam gelir birazdan. Gidelim mi? ''
Hicran gidince, Gülce evin kızı olmuştu. Öz anasından farkı yoktu Gülsüm Ananın. Akşam yemeğini de Gülce'ye tembih etmişti bu yüzden. Öyle ya Hicran, misafir sayılırdı.
" Biz de kalkalım o zaman. Akşam yaklaşıyor. Annem de yorgun gelmiştir. Yemek hazırlarım," dedi Sena. Evde yiyecek pek birşey yoktu da olanlardan birşeyler yapacaktı artık.
Nazlı onların gitmesine dudak büküp, "Of ya. Ne güzel eğleniyorduk," diyerek sitem etse de, o da ayaklanmıştı.
Nazlı'nın evi, ters istikamette kaldığından,onlardan ayrıldı. Hicran, Gülce ve Sena yolda yürüryorlardı şimdi.
Sena da evlerine gitmek için yol ayrımına girince Gülce, elindeki sepeti Hicran' a uzattı.
" Abla ben yemeği alıp öyle geleyim eve. Olur mu?"
"Olur kuzum. Görüşürüz o zaman. İyi akşamlar Senacım."
O uzaklaşınca Gülce, Sena'ya döndü. "Sen yemek yapma şimdi. Anam fazla yaptırdı güveci. Fırından alıp geleyim. Sen tencere hazırla. Geçerken bırakırım size de."
Sena mahcup olmuştu da, Gülce o kadar doğal ve incitmeden söylüyordu ki, onu geri çevirmeyi düşünmedi.
Gülsüm Ana ve Gülce'nin elleri daima üzerlerindeydi zaten.
" Tamam canım. Teşekkür ederiz. "dedi uzatmadan.
Sena yol üstündeki eve girerken, Gülce fırına doğru devam etti yürümeye. Yemek yenice pişmiş, fırından çıkıyordu.
Toprak tencereyi, kalın iki bezle tutup Sena'nın evine kadar taşıdı. Kapı çalınca elinde tencere, arkadaşı göründü kapıda.
"Ah çok sıcak Sena. Şuraya koyayım canım. "
Evin eşiğine koyduğu toprak tencerenin kapağını açıp, Sena'nın getirdiği tencereye bol bol koydu.
Gülce tencerenin kapağını kapatıp, ayağa kalktığında, arkadaşı mahcup bir ifadeyle ona bakıyordu.
"Teşekkür ederim canım. Gülsüm Anaya da teşekkür ettiğimizi söyle."
"Afiyet şifa olsun canım arkadaşım. Hadi görüşürüz. Halime Teyzeye selam söyle."
Elindeki tencere git gide ağırlaşırken, dikkatli bir şekilde eve doğru ilerlemeye başladı Gülce. Köşeyi döndükten sonra,çok yolu kalmıyordu neyse ki.
Tam dönmüştü ki, koca cüsseli bir bedene çarpması aynı anda gerçekleşti. Elindeki tencere kayıp, gürültüyle yere düşüp kırılmış, ayağının büyük bir bölümüne dökülmüştü.
Ayağının acısıyla ağlarken yere çöküp kıvranmaya başladı. Ayağı alev alev yanıyor, acısı kalbine vuruyordu sanki.
Tahir yerde ağlayan kıza şaşkınlıkla bakakalmıştı. Annesine sürpriz yapıp memlekete dönmüştü bugün. Evde kimseyi göremeyince, mahallede tanıdık birine rastladım belki diye dolanmaya çıkmıştı.
Elinde tencere olan bir kızla çarpışmayı beklemiyordu elbette. Üstelik tencere kırılmış, kızın ayağı yanmıştı.
Yenice aydınlanmış gibi, panikle kızın yanına çöküp, "İyi misiniz?" diye sordu.
Gülce yanan ayağının acısıyla, başını hışımla kaldırıp, öfke dolu gözlerini karşısındaki adama dikti. Yeşil gözleri öfkeyle parıldıyor, gözyaşları onlara eşlik ediyordu.
"Yandım görmüyor musunuz? Nasıl iyi olabilirim?"
Tahir o an vurulmuştu. Bir çift yeşil göz tarafından, göğsünün ortasından hedef alınmıştı.
Onlar nasıl gözlerdi öyle? Tahir'e dönmüş, öfkeyle parlarken, içindeki yaşlar, gökteki yıldızları andırıyordu.
Yutkunma ihtiyacı hissetti. Onu da beceremedi. Boğazı kuru bir çöle dönmüştü sanki. Yutkunamadıkça Gülce'ye çekiliyor, onun gözlerinde parlayan yaşlar boğazını ıslatsın istiyordu. Tıpkı karşısındaki kızın, yanaklarından süzülüp, dudağını ıslatması gibi... Pembe,öpülesi dudaklar.