Yüreğime bu asma kilitleri vuran ne? Hangi sebep beni böyle ateşlere iten? Yar dediğim duymazken kime bu çığlıklarım? Ya iflah olmaz kalbim… Olmayacağını bile bile neden ufak bir tebessüme, küçücük bir bakışa kapılıp gidiyor? Dur demek istiyorum. VAZGEÇ… Yanacaksın.. Söz dinlemiyor uslanmaz yüreğim… Ateşlere atıyor kendini. Yandıkça seviyor, sevdikçe daha çok yanıyor… En azgın alev dahi söndüremiyor içimde ki varlığını…
Kâğıda döküyordu Özlem diline gelip de söyleyemediklerini… Böyle rahatlatıyordu kendini. Sonu olmayan okyanusta bir damla suydu belki de. Kendisi su, o da okyanus olurdu… Ne eksilir ne azalırdı. Bir avuç su okyanusa âşık olmuş… Güldü kendi düşüncesine. Telefonunun çalmasıyla elinde ki kâğıdı çantasına sıkıştırdı ve sınıftan çıktı. Çok bekletmişti Buse’yi. Onun aradığına emin olduğu telefona bakma gereği duymadan meşgule attı. Bir iki dakikaya yanında olacaktı zaten. Başını çevirmesiyle yan tarafta duran Tolga’yı gördü. Kendisine mi bakıyordu emin olamadı. Geçen gün yaşanan olaylar zihnine dolarken oradan hızla uzaklaşmak istedi. Aceleyle önüne bakmadan bir adım attığı sırada biriyle çarpıştı. Elindeki tüm dosyalar birbirine karışmış bir şekilde yerde duruyordu. Çantasını düştüğü yerden kaldırarak karşısında duran daha önce hiç görmediği çocuğa mahcup bir şekilde gülümsedi.
“ Çok özür dilerim sizin geldiğinizi görmedim. “
“ Asıl ben özür dilerim sizin gibi güzel bir bayanı bu şekilde rahatsız ettiğim için. “
Özlem eğilmiş dosyalarını toplarken genç adamın da kendisine yardım etmesiyle hemen toparlanıp kalktı.
“ Sizin suçunuz değildi. “ dediğinde, kendisine sinirli bir şekilde bakan Tolga’yla göz göze geldi. Kader’le kavga etmişlerdir diye düşünse de bu kızgınlığın kendisine olduğunun farkındaydı. Ne yapmış olabilirdi ki bu kadar kızdıracak? Onu düşünmemeye çalışarak karşısında kendisine gülerek bakan adama döndü.
“ Açıkçası bu çarpışmanın bir işaret olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle benimle yemeğe çıkmalısınız. “ diyen adama gülümsedi.
Özlem, aslında duyduklarından çok adamın yüzündeki ifadeye tebessüm etmişti.
“ Ah üzgünüm bu güzelliğin adını sormayarak çok büyük bir kabalık yaptım. Ben Taner. “
“ Özlem. “ dedi, Tolga’yı görmezden gelmeye çalışarak.
“ Az önce de dediğim gibi kadere inanırım ve kaderimde bugün benimle yemeğe çıkman varmış. Çok şanslısın. “
Özlem ufak bir kahkaha atarken yanlarına gelen Tolga’yı görünce gülümsemesi yüzünde dondu. Niye gelmişti ki bu adam?
“ Sevgili kardeşimin burada ne işi var sorabilir miyim acaba? “ diyen Tolga, Özlem’in şok olmasına sebep olmuştu.
“ Siz.. Kardeş misiniz ? “ diye sorduğunda Tanerin başını salladığını gördü. İnanamıyordu Özlem. Tolga’nın bir kardeşi olduğunu bilmiyordu. Tek çocuk diye biliyordu oysa.
“ Kardeşin olduğunu bilmiyordum. “ diyebildi en sonunda.
“ Kimse bilmez pek… Taner annemin oğlu. “
Anladım dercesine başını salladıktan sonra, fark ettiği benzerliklerini dile döktü.
“ Çok benziyorsunuz. “ dediğinde Özlem; Taner karşı çıktı.
“Huy olarak çok farklıyız. Bu arada sevgili ağabeyim okulunda bu kadar güzel kızlar olduğunu neden daha önce söylemedin? Özlemle daha önce tanışırdım. “
“ Ya da ben daha önce ağzını burnunu kırardım! “ diyen Tolga’ya şaşkın bir şekilde baktı Özlem. Niye böyle davranıyordu ki bu çocuk, anlayamadı. Çalan telefonuyla Buse aklına geldi ve;
“ Benim gitmem gerekiyor. Tanıştığıma çok memnun oldum Taner. “ diyerek yanlarından ayrılıyordu ki Taner; Özlem’in peşine takılmış ve; “ Bana yemek sözün var ‘’ diye bağırmıştı. Tolga dişlerini birbirine bastırmış sinirlerine hakim olmaya çalışıyordu. Bu çocuk fena halde kaşınıyordu. Uzaklaşan Özlem ve Taner’e bakarak bir küfür savurdu. Özlem neden başından atmamıştı ki Taner’i? Yemeğe çıkacaktı belli ki. Bunun kendisini neden rahatsız ettiğini anlayamadı.
Ne yaptığının farkında değildi Tolga. Hissettiklerinin kıskançlık olduğunun bile farkında değildi. O an yerde duran bir kağıt parçası gözüne çarptı. Özlem düşürmüş olmalıydı. Eğilerek yerden alıp okumaya başladı. Her cümle, her satır vicdanını sızlatıyordu. İliklerine kadar hissettiği aşkın büyüklüğünden korktu Tolga… İlk defa bu kadar sevildiği için korktu. Şimdiye kadar sevilmediği için şikayet eden kendisi değilmiş gibi… Bu kız nasıl bu kadar çok sevebiliyordu küçücük haliyle? Nasıl bir aşktı yüreğindeki? İmkânsızlığına rağmen vazgeçemediği... Sevdiği kadının Özlem olması… Özlem’i sevebilir miydi bilmiyordu Tolga. Bildiği tek şey onu üzmek istemediğiydi. Özlem’e yeterince acı çektiriyordu daha fazlasını kaldıramayacağının farkındaydı. Bu yüzden okul içinde Kader’le görünmemeye çalışıyordu. Eskiden umurunda olmayan şeylere şimdi çok dikkat ediyordu. Ne için? O küçük kız üzülmesin diye… Elinde tuttuğu kağıdı burnuna götürdüğünün farkında değildi. Kağıt kokusundan başka koku olmayan kağıtta Özlem’den bir iz arar olmuştu. Kokusunun sindiğini mi düşünmüştü gerçekten? Karışıktı Tolga…
Aklı karışık... Kalbi karışık…
**
Kapının önünde bekliyordu. Gece yarısı olmasını beklerken kaç kez turlamıştı evi bilmiyordu. Zaman inadına akmazken, telefonun çalmasıyla birden sıçradı. Eli titreyerek kulağına götürdüğünde telefonu, konuşanın yine aynı adam olduğunu biliyordu.
“ 2 dakika içinde paket kapıda. Düşün Altay… Anla iyice. Size neler yapıldığını bil. Karşındaki adamı da sakın hafife alma. Çok tehlikeli ve en önemlisi de zeki. Bunları bilerek yaklaş düşmanına. “
Telefonun kapanma sesini duyduktan sonra telefonu koltuğa doğru fırlatarak kapıyı açtı. Siyah bir kutu vardı kapının önünde. Oldukça büyüktü. Kapıyı kapatıp masaya doğru ilerledi. İçinde kendisini neyin beklediğini bilmiyordu. Bildiği tek şey bu dosyaları açtıktan sonra artık geriye dönüşü olmayacaktı. Belki de eski Altay olmayacaktı. Bu düşünce birden irkilmesine sebep oldu. Asya... İçinde intikamın tohumları boy vermemişken, dünyaya iyi gözle bakan Altay’ken hala sevdiğiyle konuşmak istedi. Sonkez içindeki iyilikle karşılık vermek istedi genç kıza.
Telefonu az önce fırlattığı yerden alarak Asya’yı aradı. Uzun süre çalan telefon açıldığında uykulu bir ses duydu. Demek uyuyordu sevdiği.
“ Altay? “ diyen uykulu ses içinde bir yere dokundu. “ Bir şey mi oldu? “ dediğinde ise uykusu açılmış yerine endişe oturmuştu.
“ Sadece… Sadece sesini duymak istedim.” dedi Altay… İçimdeki son iyilikle konuşmak istedim demek istese de sustu. Söyleyemedi bunları. Korkutmak istemiyordu, biliyordu Asya öğrenirse vazgeçirmek için elinden geleni yapardı. Bunu dedesini korumak için değil, kendisini korumak için yapacağını biliyordu.
Asya’nın telefonun diğer ucunda gülümsediğini görür gibi oldu... Artık biliyordu Asya’nın tepkilerini.. Kızdığında ayaklarını ritmik bir şekilde yere vururdu, üzüldüğünde gözleri dolar ve bakışlarını yere sabitlerdi, bir şey söyleyeceği zaman ise dudaklarını dişler ve parmaklarıyla oynardı.
“ Seni seviyorum. “
“ Bende… “ dedi, kısık çıkan sesiyle. “ Bende seni çok seviyorum. “ ve devam etti sözlerine.
“ Benden geriye hiçbir şey kalmasa bile, Aşk var Asya’m... Nefretimin içinde boğulsam da yine sana tutunup gün ışığına çıkarım ben…’’ diyerek kapattı. Asya’nın aklını karıştırdığını biliyordu ama birden bire dökülmüştü kelimeler dudaklarından… Engelleyememişti.
Kutuya doğru ilerlerken bir an vazgeçmek istedi ama yapamadı. Küçük Melek’i için savaşacaktı. Ne çıkarsa çıksın karşısına, ne olursa olsun bulacaktı küçüğünü… Sonunda Asya’yı kaybetmeyi bile göze almıştı. Ne olursa olsun dedi içinden… Ne olursa olsun…
Derin bir nefes eşliğinde açtı kutuyu. Bir sürü dosya vardı içinde. Tarihlere göre dizilmişti her biri. Masaya oturarak en alttakini eline aldı. Yaklaşık 40 sene öncesine ait bir dosyaydı. Kapağını açıp okumaya başladığında birçok ihaleye girip hepsinin kazanıldığı yazıyordu. Batmak üzere olan şirket hızla büyümeye başlamış ve adını duyurmuştu. Diğer bir dosyayı alıp incelemesine devam etti. Sabaha kadar tüm dosyaları tek tek inceledi. Ezan sesini duyduğu zaman biraz ara vermiş ve o arada sızıp kalmıştı. Uyandığında öğlen olmuştu ve telaşla yerinden kalkarak telefonuna baktı. Arama yoktu içi rahatlayarak kalktığı masaya geri oturdu. Beyni uyuşmuş gibiydi. Bir kahve yapıp devam etmenin en iyisi olacağına karar verip mutfağa doğru ilerledi. Kahveyi yaptıktan sonra biraz da olsa kendine gelmiş, bilinci yerine oturmuştu. Öğrendiği her bilgiye şaşırıyor az sonra başka bir bilgiyle daha da çok çıkmaza sürükleniyordu...
Kaldığı yerden devam ederken, kalbinin yerinden çıkmasına sebep olacak bilgiler gözlerinin önünde duruyordu. Babası da yıllar önce aynı ihaleye girmiş ve kıyasıya bir rekabete girişmişlerdi. Hiçbir şekilde tehditlere boyun eğmeyen babası, ihaleye saatler kala ihaleden çekilmişti. Sebebini kimse bilmese de küçük kardeşinin kaçırılma tarihiydi kayıtlarda olan. Biliyordu Altay… O gün canı koparılmıştı.. Nasıl unuturdu o tarihi. İhaleden çekildiği halde kızını bulamayan babası, Aslan Dinçer’in yaptığı yolsuzlukların belgelerini alıp tehdit etmişti Aslan’ı. Kızı karşılığında belgeler... Ama beklemediği şey yaşanan o kazaydı. Kızını bulmak için çıktığı yolda hayatını kaybetmişti anne ve babası. Firenler tutmadığı için karşıdan gelen kamyonun altında kalmışlardı. Kimse o frenlerin neden tutmadığını araştırmamış, ihmalsizlik olarak kayıtlara geçmişti.
Okuduğu her bir cümle beynine çiviyle kazılıyordu. Gözlerinden düşen her bir damla kâğıtları ıslatıyordu. Artık olmazdı... Bunları öğrendikten sonra tozpembe hayatına devam edemezdi. Aslan Dinçer yaptıklarının bedelini ödeyecekti.
Kendi ailesi gibi kaza yapan birçok kişinin adı yazıyordu kâğıtta. Geriye kalan çocukların adresleri ve telefon numaraları yazılıydı. Onlara ulaşması gerekiyordu, onlarla konuşacak ve Aslan Dinçer hakkında her şeyi öğrenecekti. Bir tek kendi ailesini katletmemişti o adi herif. Kaç ocağı söndürmüş, kaç çocuğu babasız bırakmıştı… Yaptığı tüm pislikler gün yüzüne çıkacak ve kendi pisliğinde boğulacaktı Aslan Dinçer!
**
Güneşin kızıllığına boyanmış gökyüzüne bakarken aklından geçirdiği tek şey Özlem’di. Görmemişti onu. Hiç çıkmamıştı karşısına. Belki görürüm diye kütüphaneye bile uğramıştı. Yoktu, gelmemişti. Peki, gelmemesi neden bir boşluk yaratmıştı içinde? Neden, kapıdan giren herkesi Özlem sanıp da ayağa fırlamıştı. Sahi amacı neydi bunu yaparken? Daha düne kadar gözünün görmediği kızı ne olmuştu da her yerde arar olmuştu? Halbuki acıyordu ona… Karşılıksız bir aşka tutulduğu için. Bugün ne değişmişti?
Taner’le görmek mi bu kadar sarsılmasına sebep olmuştu? Belki de şuan onunla beraberdi… İçinde, tarif edemediği bir huzursuzluk oluşurken, kendine daha fazla engel olamadı. Telefonu cebinden çıkararak hiç düşünmeden Özlem’i aradı. Biliyordu, düşünseydi vazgeçerdi. Çalan telefonun açılmaması sinirlerini epeyce germişse de en sonunda açılmıştı. Karşı taraftan gelen boğuk ses, içinin korkuyla dolmasına sebep olmuştu.
“ Neyin var? “ diye sordu. İçindeki huzursuzluk giderek büyüyordu.
“ Grip oldum sanırım. “ diyen Özlem’in sesi hiç iyi gelmiyordu. Telefonu kapatır kapatmaz arabasına doğru ilerlerken içindeki sıkıntının Özlem’i görmeden geçmeyeceğini biliyordu. Neydi şimdi bu? Vicdan borcu mu? Öyle olmalıydı. Bu kadar endişelenmesinin sebebi başka ne olabilirdi ki?
Eczaneden aldığı birkaç antibiyotikle beraber Özlem’in kapısını çaldı. Uzun bir bekleyişten sonra açılan kapıya bakarken gülümsemesine engel olamadı Tolga. Özlem, ayıcıklı pijamasıyla ve kızarmış burnuyla küçük bir çocuğu anımsatıyordu. Özlem’in şaşkın bakışlarının arasından içeri girerek, elinde ki poşetleri mutfak tezgahına bıraktı. Arkasından gelen Özlem’in şaşkın ördek gibi olan bakışlarına gülmemeye çalışarak ilaçları hazırlamaya başladı.
“ Ne işin var senin burada? “ diyen Özlem’e aldırmayarak yaptığı işe odaklandı. Kolunu tutan elle irkildi önce. Küçücük bir dokunuşla vücuduna yayılan hisse isim koyamadı Tolga. Özlem’e dönerek kollarından tuttu ve yemek masasına oturttu.
“ İyileşmen için geldim. " diyerek daha fazla soru sormasına izin vermeden tabaktaki ilaçlardan birini alarak ağzına götürdü. Tabağı Özlem’e uzatarak diğer ilaçları da içmesini sağladıktan sonra Özlem’i kaldırarak koluna girdi.
" Bırak ben yürürüm. " diyen Özlem’e hiç aldırmadan yürümeye devam etti. Kollarında taşımayı istiyordu... İstiyordu işte, nedenini bilmeden…
Özlem’i odasına götürdükten sonra yavaşça yatağa girmesini sağladı. Üzerini örterek yatağın köşesine oturdu.
" Uyu sen, ben diğer odada olacağım. " diyerek çıktı odadan. Salonda ki koltuğa otururken telefonunu sessize aldığını hatırladı. Cebinden çıkararak arama var mı diye baktı. Tabi ki yoktu. Kader’in merak edip de arayacağını düşünmüş olması bile saçmalıktı. Oturduğu koltuktan kalkarak eve göz atmaya başladı. Oldukça küçüktü ve eskiydi. Ama içi tamamen Özlem’di.. Onun zevkini her bir köşeden görebiliyordu. Küçük bir kitaplık bile yapmış kendine. Özlem’in kitapları sevdiğini, onu defalarca kütüphanede gördüğünde anlamıştı. En son okuduğu kitabı eline aldı. Ayraçla ayrılan kısmı açtı ve okumaya başladı.
Sen yoktun o zamanlar,
Çocukluğumda en çok yağmuru severdim ben…
Ne zaman bir dert gelse bana,
Yağmur yağar,
Dinler,
Dokunur,
Ve topraktan kalkan o kokuyu koklardım..
Ateşim sönerdi.
Sonra büyüdüm..
Gözlerini gördüm,
Yandım,
Yağmur yağdı,
Ve ilk kez sönmedim..
Ben yağmurdan daha fazla bir seni sevebildim…
Şiiri okuduktan sonra sayfanın altına yazılan küçük notlar dikkatini çekti. Rengârenk kalemlerle her sayfaya bir not yazılmıştı.
Ben yağmuru seninle sevdim... Ellerin değdiyse saçlarıma, yağmurdu sebebi…
O günü hatırladı Tolga. Aklından tamamen çıkmıştı. Demek ki unutmamıştı Özlem... Onun bu kadar etkilendiğini düşünmemişti bile. Başka bir sayfayı açtı.
Sen yanımda olmayınca böyle yazasım geliyor sürekli,
Sonra durasım geliyor ufak bir ezan arası,
Sonra tekrar yazasım,
Birkaç damla düşesi geliyor kâğıda,
Sensiz şiirler ancak öyle tamamlanıyor..
Yazasım geliyor sensiz,
Bunlar olurken çay demlesen de getirsen diyorum,
Ben yazsam sen demlesen,
Demlense yürekler birlikte.
Sonra sen yoksun ki diyorum,
İçesim de kaçıyor, yazasım da..
Sen yoksun ya, nefes alasım bile gelmiyor…
Yan odadan gelen hıçkırık sesiyle elindeki kitabı bırakarak Özlem’in yanına geldi. Bir şeyler söylüyordu ama anlaşılmıyordu. Özleme iyice yaklaşarak ne söylediğini anlamaya çalıştı.
Tolga diyordu, Özlem… Adını sayıklıyordu. Buradayım diyerek alnına elini koyduğu an cayır cayır yandığını fark etti. Terden sırılsıklam olmuştu her yeri. Üzerinde ki pikeyi atarak kaldırmaya çalıştı Özlem’i. Gözlerini zar zor açan Özlem’e bakarak; “ Şimdi seni banyoya götüreceğim tamam mı?” diyerek kucakladı Özlem’i. Banyoya geldiğinde Özlem’i kucağından indirerek tutunması için lavaboya yaklaştırdı. Gömleğinin kollarını katlayarak kabine girdi ve suyu ayarladı. Ilık olması için bekledikten sonra Özlem’e döndü. İçi acıdı Özlem’in haline. Ayakta zar zor duruyor ve düşmemek için lavaboya tutunuyordu. Ilık suyun altına getirerek ıslatmaya başladı kadını.
“ Soğuk… “diyen Özlem’e; “ Sana öyle geliyor, ateşin çok yüksek. “ diye cevap verdi. Yıkama işlemi bittikten sonra havluyla kurulamaya başladı. En çok saçlarında dolaştırdı ellerini… Özlem’in rahatlamış ifadesi biraz daha iyi olduğunu gösteriyordu. Yasemin kokusunun yayıldığı saçlarından elini çekmek zor gelse de, çekti elini. Özlem’i yatağa oturtarak dolaptan giyinmesi için kıyafetler çıkardı ve Özlem’e uzattı.
“ Bak ben çıkıyorum, çabuk giyin. “ diyerek çıktı odadan. Gömleğinin kollarını indirirken güldü kendine. Bugün yaptıklarını biri ona söylese, güler geçerdi muhtemelen. Kader’e bile hasta olduğu zaman katlanamazken nasıl olmuştu da bu küçük kıza bu kadar yardım etmişti? Düşünmedi. Şimdiye odakladı kendini.
Odaya geri döndüğünde, Özlem’in giyinmiş bir şekilde yatağa girdiğini gördü. Ateşini kontrol etmek için dudaklarını alnına bastırdı. Ateşi düşmüştü. Kokusu dolarken burnuna, ciğerlerini yaktı… Daha önce hiç böyle bir koku duyumsadığını hatırlamıyordu Tolga. Kendisini bu kadar etkileyen bir başka koku bilmiyordu. Neden bir daha solumak istiyordu o kokuyu? Odadan çıkacakken kolunu tutan Özlem’in eliyle olduğu yerde kaldı. Öyle masum bakıyordu ki…
“ Gitme… “
Özlem’in fısıldayarak söyledi bu söz, Tolga’nın tüm bendini kırdı. Yavaşça yatağa oturarak ellerini avucunun içine aldı.
“ İstemiyor musun gitmemi? “ diye sordu.
“ Hiç istemedim… Biliyorum bütün bunlar bir rüya... Sen gerçek değilsin. Olsun ben yine de uyanmak istemiyorum. “
Tolga bu sözlere ne diyeceğini bilemedi. Bu kadar çok sevilmek… Tuhaftı. Ve güzeldi... Özlem’in sevdiği adam olmak her şeyden güzeldi...
Özlem, gözlerini açtığında hastalığın verdiği bitkinlik hala üzerindeydi. Dün olanlar dolarken bir bir zihnine, kalbinin sıkışmasına engel olamadı. Tüm gece başında beklemişti Tolga… Ateşini ölçmüş, yemek yedirmişti.. Yanı başında bir şeyler söylediğini hatırlar gibiydi ama ne söylediğini çıkartamıyordu. Yataktan kalkarak salona doğru yürümeye başladı. Karnındaki kelebekler yürümesine hiç yardımcı olmuyordu doğrusu. Heyecandan eli terlemeye başlamıştı bile. Salona geldiğinde boş bir koltuk karşıladı kendisini. Gitmiş miydi? İyileşmesini bile beklemeden… Kızdı kendine sonra. Kendisine bakmak zorunda olmadığı halde bakan o değil miydi? Bu kadarını yapmış olması bile yeterdi… Mutfağa doğru ilerlediğinde kirli bulaşıklar bulmayı beklerken aksine oldukça temiz bir mutfak tezgâhı buldu. Dün çorba içtiği tabak bile eski yerinde duruyordu. Kalbine saplanan korkuyu atmaya çalışarak salona geri döndü. Saate baktığında oldukça erken bir saat olduğunu gördü. Demek ki burada kalmamıştı. Ya da hiç gelmiş miydi? İşte bundan korkuyordu Özlem… Yüksek ateşte insan beyni çeşitli hayal görebilirdi. Bundan deli gibi korkuyordu. Tolga’nın da hayal olması… Bilmeliydi... Burada olup olmadığını öğrenmeliydi. Ona ait ufacık bir kanıt yeterdi kalbinde ki ağırlığın kalkmasına. Yoktu... Hiçbir şey yoktu. Ne bulaşıklar, ne battaniye ne de ateş ölçer, hiçbir şey yoktu... İlaçlar bile yoktu. Gelmemişti... Gözyaşları eline düştüğünde, ağladığının farkına vardı.
Ne sanmıştı gerçekten? Onunla tüm gece ilgileneceğini mi? Niye yapsın ki… Sessiz ağlayışları hıçkırıklara dönüşürken kapının açılma sesini duymadı. Kendisine şaşkın bir şekilde bakan Tolga’yı görmedi. Öyle içten ağlıyordu ki, Tolganın varlığını bile hissedemedi…
“ Ne oldu? “ diye soran Tolga’nın sesini duyduğunda; önce yine aklının bir oyunu olduğunu düşündü. Ama sonra Tolga’ya baktı. Elinde poğaça dolu bir poşetle kendisine baktığını görünce, koşarak boynuna sarıldı. Varlığını özümsemek, anlamak için sımsıkı sarıldı. Ne yaptığının farkında bile değildi… Şuan yalnızca o vardı. Hiçbiri rüya değildi. Gerçekti o… Tolga’nın da kendisine sarılmasıyla bütün oldular. Tamamdı Özlem... Eksik yanı buradaydı... Sarıyordu kollarıyla... Rüya olamayacak kadar güzeldi yaşadığı. Tolga’nın kollarında olmak... Hiçbir zaman yaşayamam derken şuan onun kollarında olmak, ne güzel şeydi…
“ Ben… “ diyebildi en sonunda. “ Ben rüya sandım. Hiçbir şey yoktu. İlaçlar, yatağın… Ben sandım ki. “
“ Hiç gelmediğimi sandın... “ diye tamamladı cümlesini Özlem’in.. Başını salladı Özlem. Hala kollarındaydı ve aklı artık yerindeydi. Ne diye bu kadar tepki vermişti ki? Kesin anlayacak bu defa diye düşünürken, kollarından çıkması gerektiğini bilerek geri çekildi.
“ Fırına uğramıştım. “ dedi Tolga ve devam etti. “ Sıcak poğaça aldım. Ve ayrıca, bulaşıkları da ben hallettim. Hasta halinle senin yıkamana izin veremezdim değil mi? “
“ Ya yatağın? “ diye sordu Özlem. “
“ Uyumadım. “ dedi, kısaca. “ Sen, ateşler içinde yanarken gözüme uyku girmedi. “
Anlamıyordu Özlem… Anlayamıyordu. Ne olmuştu Tolga’ya? Neden böyle… Sever gibi bakıyordu?
“ Özlem… Ben, çok düşündüm. Bir karar vermem gerektiğini fark ettim. “
“ Ne kararı? “ diye sordu, korkarak. Ne söyleyecekti şimdi?
Tolga, Özlem’e doğru birkaç adım atıp, elini yüzüne değdirdi. Parmakları usulca okşadı, gül yanaklarını.
“ Ben… Beni çok seven kadını istiyorum Özlem… Beni her şeyden çok severken, benim için başkasıyla olmama göz yuman, acılarına rağmen benden gitmeyen kadını istiyorum hayatımda... “
Biraz daha yaklaştı Özlem’e ve dudaklarını, kulağının hizasına getirerek konuşmasını sürdürdü.
“ Sonumuz ne olur bilmiyorum… Şu an hissettiklerimi ileride de hisseder miyim bilmiyorum. Sana hiçbir şeyin sözünü veremem. Elimde yalnızca şu an var. Bugünümü seninle geçirmek istediğimi biliyorum. Çok sordum kendime. Neden Kader’in yanında değilsin? Neden ayakların seni buraya getiriyor? Neden tüm gece, eşsiz bir hazineye bakar gibi izledim seni? Bilmiyorum… Dedim ya elimde bir tek şimdi var. Bugünümü tutar mısın ellerinle? Yarını bilmeden yaşayalım mı bugünümüzü? Kimse bilmeden, gittiği yere kadar, ister misin beni yanında? Ne oldu da sana başka gözle bakmaya başladım bilmiyorum. Ne zaman oldu diye sorsan cevap veremem. Seninki kadar kuvvetli değil bende ki duygular. Ama severim seni. O kadar çok severim ki bıkarsın belki de... Ben bir tek sende hissettim iliklerime kadar sevildiğimi… Bir tek sen hissettirdin bana. Sev beni Özlem… Gizli gizli değil. Yüzüme haykır aşkını. Tutma içinde. Benim kadınım ol... Bırakta çok seveyim seni. “
Özlem duyduklarının gerçek olup olmadığından emin değildi. Hiçbir şeyden emin değildi artık. Ne diyordu bu adam böyle? Sevilmek istiyor? Kendisine sığınacak bir liman tüm isteği... Kabul etmemesi, evden kovması gerekmez mi? Neden yapamıyordu? Ona aşık olduğunu bildiğine bile şaşırmamıştı. Ya Kader, diye soramadı… Sorması gerekmez miydi? Neden Kader şu an umurunda bile değildi?
“ Ben seni, sen olmadan sevdim şimdiye kadar. Yeri geldi çok ağladım. Çok üzüldüm ama hep sevdim. Sevilmek mi istiyorsun? Severim seni. Öyle çok severim ki… Sen bana yarını veremezsin. Sen bana hiçbir şey veremezsin… Ama Allah kahretsin ki, ben bugünün için ölürüm adam... Ben bugünün olmak için ÖLÜRÜM! “