Gökhan’a lafı söylemesine söylemiştim ama içimdeki tanımsız duygu beni bir türlü rahat bırakmıyordu. Ona üzüleyim mi yoksa sinir mi olayım, bir türlü karar veremiyordum. Derste de bunları düşünürken kapı çalındı ve içeri giren öğrenci, müdürün beni çağırdığını söyleyip bekledi. Hoca çıkmamı söyleyince kalkıp, beni çağıran çocukla beraber çıktım ve müdürün odasına yürüdüm. Nutuk atmaya deva edecekti muhtemelen. Ya da ceza almıştım ve bunu haber verecekti.
Kapıyı vurup içeri girince, tüm tahminlerimin çöpe gittiğini anladım. Babam gelmişti!
“Gel bakalım İnci,” deyip beni içeri buyur etti ispiyoncu müdür. Ben de geçip karşısına dikildim.
“Sen gelmeden önce babana durumu kısaca anlattım ben. Bundan sonra daha dikkatli olacağına inandığım için ceza vermiyorum sana,” diye pis pis sırıtan suratına bir tane vurmak istedim ama ne yazık ki yapamadım.
“Sizin anlattıklarınızı ben de duymak isterim hocam. Ne anlattınız acaba?” diye sorunca babam hafifçe öksürdü. Ona bakmadan müdüre diktim gözlerimi ve konuşmasını bekledim.
“Ne anlatacağım İnci, karıştığın kavgayı anlattım” dedi biraz bozularak. Ona böyle dik konuşmama sinir oluyordu, biliyordum bunu. Egosu gökyüzüne varmıştı çünkü.
“Nedenini de anlattınız mı hocam?”
“İnci, benim sabrımı zorluyorsun kızım sen?” deyince babam girdi araya,
“İnci biraz saygılı olur musun kızım?” diyen babama dönüp:
“Babacım, müdürümüz sana ne anlattı, söyleyebilir misin?” deyince babam:
“Birbirine şaka yapan iki grubun kavgasına karıştığını söyledi” dedi. Çok sinirlenmiştim, bu kadar basit değildi ve doğdu da değildi anlattığı.
“Ben sana anlatayım istersen. Hatırlıyor musun, bana çarptığı için ayağım burkulan bir çocuk vardı?” dedim konuyu babamın yanlış anlayıp, müdürün istediği gibi bana fırça atmasına engel olmak için.
“Hatırlıyorum,”
“İşte o çocuk okuldan sonra köfte satıyor, sanırım durumları kötü olduğu için. O çocuklar da bunu öğrenmişler ve sürekli dalga geçiyorlardı onunla. Mangal falan getirip kafeteryada dalga geçince ben de müdahale ettim,”
“Sen neden müdahale ettin peki?” derken babam biraz yumuşamış gibiydi. Devam ettim anlatmaya.
“Onu ben de görmüştüm köfte satarken. Sonra bu olay bir yerlerden duyulunca, benim söylediğimi düşünüp bana da bozuldu Gökhan. Kendimi sorumlu hissettim baba, dayanamadım yaptıklarına”
“Hmm…” diyen babam bana inanmaya başlayınca ‘Yürü kızım İnci!’ dedim kendi kendime.
“Görmen lazımdı babacım, o kadar çok gittiler üstüne çocuğun. Sen de olsan dayanamazdın, sen de müdahale ederdin. Sen bizi böyle yetiştirdin çünkü. Ben senden öğrendiğim şeyi yaptım, haksızlığa uğrayan birinin yanında oldum,” deyince babam artık tamamen benim tarafıma geçmişti.
“Anladım kızım, bu konuyu detaylarıyla evde konuşuruz” deyince müdür araya girdi hemen.
“Haluk Bey, kızınız okulda kavga etti. Ben ilk defa olduğu için müsamaha gösterdim ama bir dahakine disipline vereceğim haberiniz olsun,” deyince babam gerildi ama belli etmemeye çalıştı. Ne de olsa adam haklıydı, beni disipline verebilirdi.
“Siz merak etmeyin müdür bey, biz İnci’yle bu konuyu konuşacağız. Ama siz de öğrencilerinize yapılan eşek şakalarına müdahale edebilirseniz, daha huzurlu bir okul olacaktır burası,” dedi ve kalktı.
“Benim bir ameliyatım var, şimdi gitmem gerekiyor” dedi ve müdürle tokalaşıp beni de yanına kattı ve dışarı çıktık. Çıkar çıkmaz da başımı öptü.
“Aferin kızıma, nasıl da adaletli davranmış” dedi ve hemen arkasına baktı gören var mı diye.
“Ben biliyordum bana kızmayacağını” dedim içimin rahatlığıyla.
“Kızmadım, ama sen bir daha kavga etme kızım. Sonra disiplin falan başın ağrıyacak. Ben adaletli olduğun her konuda yanındayım ama burası okul, bunu da unutma tamam mı?”
“Tamam, teşekkür ederim babacım”
“Ne zaman bitiyor dersiniz?” deyince saate baktım.
“On dakikadan az kaldı”
“O zaman bekliyorum ben seni, eve gideriz birlikte”
“Ameliyat?”
“Ameliyat falan yok, müdürden kurtulmak için öyle dedim,” deyince kıkırdadım. Sonra ona sıkıca sarıldım. Canım babam, beni yanıltmamıştı.
“Hadi gir içeri sen, bekliyorum ben burada” deyince sınıfa girdim. Bizimkiler gözlerini dikmiş bana bakıyorlardı ama hoca büyük bir konsantrasyonla ders anlattığı için sesimi çıkarmadım. Ben oturup sessizce eşyalarımı toparlarken zil de çaldı. Hemen sorulara başladılar tabi.
“Ne oldu?”
“Ne dedi müdür?”
“Ne istiyormuş senden?”
“Disipline mi gideceksin?”
Sorularına dayanamadım.
“Ay bir dakika izin verseniz keşke! Babam geldi,” dediğim an devamını getiremeden:
“Has... Pis ispiyoncu ya!” dedi Işıl.
“Ne dedi Haluk amca? Çok kızmıştır tabii. Sen de ne diye dalıyorsun araya be kızım ya? Of, hiç iyi olmadı bu!” diye yakına Tuğba’nın ağzına bir tane çakmak ne kadar da güzel olur diye düşündüm o an. Ama yapmadım elbette, kıyamazdım ki ona.
“Kızlar babam bekliyor, giderken anlatırım her şeyi. Hadi çıkalım” deyince çaresiz peşime takıldılar. Merdivenlerden inip çıkışa kadar geldik, babam orada bekliyordu. Kızlar hemen sarıldılar ona ve beraber yürüdük. Biz yürürken yanımızdan geçen birine takıldı babamın gözleri.
“Gökhan!” diye seslenince bize döndürdü başını. Hemen gülümsedi, inanılmaz saygılı bir tavrı vardı babamın karşısında. Babamın onu tanıması da ayrı bir şaşkınlık sebebiydi, buna da takıldı aklım o anda.
“Merhaba, hoş geldiniz,” deyip babamla tokalaştılar.
“Nasılsın evlat?” dedi babam bütün sevecenliğiyle.
“İyiyim, sağ olun. Siz?”
“Ben de iyiyim. Tabii İnci rahat dursa daha iyi olacağım ama” deyip bana göz kırptı babam.
“Onun bir kabahati yok,” diye öyle bir çıkış yaptı ki Gökhan, hepimiz şaşırdık.
“Dur evlat, sakin ol. Biliyorum kimsenin kabahati olmadığını, ne senin ne İnci’nin. Olanlara tepki göstermeniz çok normal” deyip bizim yanımızdan ayrıldı babam ve Gökhan’ın omzuna attı kolunu. Hep beraber yürürken babam onunla konuşmaya devam etti.
“Çalışmak ayıp değil, bunun aksini düşünen insan zavallıdır. Ben de çalıştım zamanında, hem ortaokulda başladım çalışmaya. Babamın durumu kötüydü, destek olmak için ben de işe girdim. Nasıl olduğunu bilirim, neler yaşadığını da anlayabiliyorum. Kendini bunlar için üzme, ileride bunlardan geriye sadece sana kattığı güzel tecrübeler kalacak. Anlaşıldı mı?” deyince Gökhan gülümsedi babama. Ama cevap vermedi. Yürüyerek arabanın yanına kadar gelmiştik bile.
“Hadi binin bakalım,” deyince Gökhan vedalaşmak için babama elini uzattı, ama babam:
“Sen de biniyorsun, gidip hep birlikte yemek yiyoruz,” dedi. Gökhan çok itiraz etti ama babam kabul etmedi elbette ki. Haluk Uluhan’dı o, kimse onunla inatlaşamazdı. Ben hariç…
Gökhan ön koltuğa, biz de kızlarla arka koltuğa oturduk ve yola çıktık. Kısa bir sessizliğin arkasından Gökhan konuştu.
“Size köfte ikram etmek isterdim ama daha gidip evden tezgâhı almam gerekecek. Çok bekletecek olmasam misafir ederdim,” dedi. Onu ilk kez bu kadar samimi görüyordum. Şaşırmıştım bu içtenliğine.
“Olsun, başka zaman geliriz biz de. İnci nasılsa yerini biliyor, bir akşam hep beraber geliriz olmaz mı? Gideriz değil mi kızlar?” deyip bize sorunca hepimiz olumlu cevap verdik. Gökhan’a baktım, gülümsüyordu. Mutlu mu olmuştu o?
Babam bizi bir lokantaya götürdü ve arabadan inip içeri girdik. Sakin ve fazla lüks olmayan bir yerdi. Bilerek seçmişti babam, emindim bundan. Onun lüks bir yerde ne hissedeceğini biliyordu çünkü. Anlattığı şeyler de düşüncelerimi destekledi.
“Siz ikinizin kavgaya karışmasını desteklemiyorum, öncelikle bunu bilin. Ama hakkınızı savunmanız da doğru bir şey. Sadece bunu uygun yollarla yapmanız daha iyi olur. Öğrencisiniz ve başınıza bela açılabilir. Bunun için, bundan sonra daha dikkatli olacağınıza inanıyorum”
“Merak etme babacım, o müdürü asla haklı çıkarmayacağım”
“Aferin kızım, o sevimsiz adamla beni muhatap etme bir daha lütfen. Sinirleniyorum onu görünce”
“Benim yüzümden oldu,” diye araya giren Gökhan’a gülümsedi babam.
“Kimin yüzünden olduğunun bir önemi yok evlat. Siz arkadaşsınız, birbirinizi korumanız çok önemli. Ben ne hissettiğini çok iyi anlıyorum çünkü aynı yollardan ben de geçtim. Bak, İnci bile bilmiyor şimdi anlatacaklarımı. İyi dinleyin” dedi ve anlatmaya koyuldu. “Biz gerçekten çok fakirdik eskiden. Babam inşaatta çalışıyordu, eve zar zor bakıyordu. Ben de destek olmak için çalışmaya başladım çok küçük yaşta. Okumak istiyordum ama maddi şartlarımıza bakınca bunun mümkün olmayacağından da emindim. Bir sürü iş yaptım, gazoz sattım, çıraklık yaptım, hamallık yaptım… Yazları tamirhanede çalıştım ve hiç yaz tatili yapmadım mesela. Evlenene kadar denize hiç gitmemiştim. Balayında deniz kenarına gidince, İnci’nin annesine anlattım daha önce hiç tatil yapmadığımı. Yüzmeyi o zaman öğrendim mesela. Düşün, okul bitti, askerlik bitti, evlendim ve ilk kez bir kumsala gittim. Ama bunlar hiçbir şeye engel değil oğlum. Ben şimdi doktor oldum, çok şükür her şey iyi. Ama beni bugüne ve bu duruma taşıyan o zamanlarım oldu. Çok şey öğrendim, alın teri denen şeyin kıymetini öğrendim. Bu yüzden hep ayaklarım yere sağlam bastı”
“Bunları bize hiç anlatmadın babacım?” deyince gülümsedi bana.
“Yeri ve zamanı gelmemişti de ondan kızım” dedi ve Gökhan’a dönüp konuşmaya devam etti.
“Benimle çok dalga geçtiler okuldaki arkadaşlarım. Kıyafetlerim hep başkasının eskisiydi, okul önlüğüm bile. Ayakkabılarım hep yırtık ya da delik oldu. O yaşta çocuklar bunu anlayamıyor, kendine gülmek için malzeme yapabiliyorlar. Üzülüyorsun, kızıyorsun ama bu seni başarılı olmak için daha çok kamçılıyor. Öyle olmalı, sen de öyle yapmalısın Gökhan”
“Haklısınız efendim”
“Öncelikle şu efendim lafını bir at, bana Haluk amca de lütfen”
“Peki, Haluk amca” dedi ve mahcup bir ifadeyle gülümsedi Gökhan.
“İnanıyorum, sen güzel işler yapacaksın. Çok başarılı olacaksın. Ben o zaman hayalini kurduğum şeyleri şimdi yavaş yavaş kazandıkça, şükrediyorum. Belki de o kadar zorluk yaşamasaydım, şimdi sahip olduğum şeylerin kıymetini de bilemeyecektim”
“Haklısınız” dedi Gökhan, umutlanmış gibiydi babamın sözlerinden sonra.
Yemekler söylendi, yendi ve hepimiz ayaklandık. Önce Gökhan’ı evine bırakmak istedik ama kesin bir dille reddetti. İşi olduğunu, bir yerden bir şey alması gerektiğini söyleyip gitti. İnanmamıştım söylediği şeye ama bir bildiği vardı muhakkak. Biz de arabaya binip devam ettik yola.
“Teşekkür ederim babacım,” deyince babam bana gülümsedi.
“O çocuk değerli bir çocuk, yaşadıklarının onu yıldırmasını istemem” deyince daha da sevindim. Babam Gökhan’ı sevmişti, bize bile anlatmadığı şeyleri onunla paylaştığına göre gerçekten sevmişti.
Kızları sırayla eve bıraktıktan sonra biz de eve geçtik. İçeri girer girmez annem karşıladı bizi büyük bir telâşla.
“Ay neredesiniz siz? Öldüm meraktan! Haluk, o telefona neden cevap verilmiyor? İnci, sen neredesin bakayım? Siz birlikte mi geldiniz? Ay, başını belaya mı soktun İnci?” diye panik atak geçirircesine sorularını sıralayınca babam güldü onun bu haline.
“Semiha bir sakin ol Allah aşkına. İnci’nin okuluna uğradım, sonra da yemek yedik kızımla,” dedi.
“Neden uğradın ki okula? Bir şey mi oldu?”
“Hayır, merak ettim nasıl gittiğini, uğradım. Babası değil miyim, baktım durumuna”
“İnsan haber verir, telefona neden bakmıyorsun?”
“Sesini kısmıştım Semiha, unutmuşum”
“Gidip yemek yiyorsunuz, haber bile vermiyorsunuz! Biz de sofra hazır sizi bekliyoruz. Ayıp ama bu yaptığınız,” diye sitem edince babam hemen anneme doladı kolunu.
“Özür dilerim karıcım, İnci’yle sohbete dalınca unuttum. Hadi, siz yemeğiniz yiyin,” deyip biraz olsun ortamı yumuşattı ve annemler yemek salonuna geçerken ben de odama çıktım.
Üzerimi değiştirdim, ders çalışmaya çalıştım derken kendimi yatağıma attım ve olan biteni düşünmeye başladım. Artık nasıl daldıysam, babamın odamın kapısına vurduğunu, hatta içeri girdiğini bile duymadım. Bir anda onu yanımda görünce korktum, bu da onu epey güldürdü.
“Aklımı aldın, hala gülüyorsun ama baba,” diye surat asında neyse ki gülmeyi bıraktı.
“Biraz konuşalım istedim, uyumayacaksan tabii” deyince bağdaş kurdum ve o da yanıma oturdu.
“Uyumayacağım, konuşalım babacım”
“Sana bir şey sormak istiyorum,” deyince gerildim. Babam böyle bir surat ifadesiyle bana bir şey sormak istediğinde, genellikle sonuç benim için iyi olmuyordu.
“Nedir soracağın şey?”
“Ben bugün senin yanında oldum, yaptığını bir yere kadar destekledim. Ama merak ettiğim bir şey var ve cevabını da içtenlikle vermeni istiyorum”
“Öyle yapacağım baba, ama korkuyorum vallahi”
“Korkma, kötü bir şey değil soracağım ve cevabına da kızmayacağım”
“Peki”
“Sen kavgaya neden karıştın kızım?” dediği an, babamın aklından geçenleri tahmin etmeye başlamıştım. Vereceğim cevabı çok önemsediğini biliyordum ve bu yüzden de ona dürüst olmayı seçtim. Babam zaten hep arkadaşım gibiydi, yani çoğunlukla.
“Anlattığım gibi babacım, Gökhan onlara benim söylediğimi düşündüğü için,”
“Bu yüzden kavgaya dâhil olunur mu kızım?”
“Kavgaya dâhil olmadım. Dur, sana baştan anlatayım ben. Şimdi, okulda biz Gökhan’a ufak bir kaza yaşadık, yani onun bana çarpması gibi ben de ona çarptım ve benim yüzümden komik duruma düştü” diyerek yaptım girişi. Şimdi, ben Gökhan’ın üzerine düştüm desem, konuşmanın bütün seyri değişeceği için, olabildiğince makul anlatmayı deniyordum.
“Devam et,”
“Biz orada biraz zıtlaştık. Gökhan değişik biri baba, henüz çözemedim onu. Böyle kasıntı, özgüveni tavanda biri gibi davranıyor. Hatta onu köfte satarken görene kadar, onun şımarık bir zengin çocuğu olduğunu düşünüyordum. Ama sonra fikirlerim değişti, daha doğrusu karıştı,”
“Hmm…”
“Neyse, biz öyle takıştık bir iki kez, sürekli ters bir şey oldu ve denk geldik. Bu defa da, çocuklar öğrenip onunla dalga geçtiğinde, benim söylediğimi düşündü. Hatta bunun için bana çok kızdı,”
“Kızdı mı? Ne demek kızdı? Kötü bir şey mi söyledi sana?”
“Babacım, sakin olur musun? Ben de olsam aynı şeyi yapardım, çünkü onu çalışırken gördüğünü düşündüğü tek kişi bendim. O da benim yaydığımı düşündü. Sonra dalga geçmelere şahit oldum ve kendimi daha da kötü hissettim. Hani olur ya, senin suçun yoktur ama görünen suçlu sensindir ve bunun aksini kanıtlamak için uğraşırsın. Öyle bir durumdu benimki. Bugün de kafeteryaya o mangalı getirdiklerinde, dayanamadım. Gidip dalga geçen çocuğu uyardım ama çok kızdırdı beni. Ben de dayanamadım, tokat attım,”
“Tokat mı attın?” derken babamın gözleri büyümüştü.
“Evet, tokat attım. Sonra, tam o çocuk bana vuracakken Gökhan girdi araya ve beni korudu. Ama o kavga etti tabii. Sonra da müdürün odasını boyladık beraberce. Beni biraz fırçalayıp odadan çıkardı müdür. Sonra ne oldu bilmiyorum, Gökhan geldi, benim yaymadığımı öğrenmiş. Kusura bakma falan dedi işte,” diye anlatırken yüzüm nasıl bir hal aldıysa, babam hemen:
“Bu seni mutlu etmemiş pek?” dedi. Artık kendimi bırakıp ne hissediyorsam babama anlatmaya başladım.
“Etmedi baba, çünkü özür bile dilemedi. Ya o kadar kalın duvarları var ki, gelip özür dilerim diyemiyor. Sanki rezil olacakmış gibi, gereksiz bir korunma içinde”
“Onun durumunda biri için bu normal değil mi sence?”
“Neden normal olsun ki? Özür dilemek herkesin yapabileceği bir şey,”
“Sana göre öyle, ama ona göre değil işte. Gökhan’ın belli ki zor şartlarda sürdürdüğü bir hayatı var. Çok düzgün bir çocuğa benziyor ama kendi içinde ne yaşadığını bilemeyiz. Sizin yaşlarınızdayken, gurur çok önceliklidir ve o da bu şekilde kendini koruyor olabilir”
“Ama benden korunmasını gerektirecek ne var? Ben ona zarar vermem ya da gururunu kıracak bir şey yapmam ki,”
“O bunu biliyor mu peki? Sen dedin az önce, hep ters bir olayla karşılaşmışsınız. Onun sana güvenmesi, kendini arkadaşın olarak hissetmesi gerekli kızım. Yoksa herkese yaptığı gibi, sana da mesafeli olur”
“Aslında biliyor musun, ben onun hayatını çok merak ediyorum baba. Keşke bana anlatsa, belki ona destek olurdum. Hem okuyup hem çalışması çok zor, kim bilir neler hissediyordur”
“Bu seninki, sadece tanıma merakı mı, yoksa başka nedenleri var mı bu kadar üzerinde durmanın?” diye hiç beklemediğim bir soruyla geldi bana babam. Sınavda çalışmadığım yerden soru gelmişçesine gerildim.
“Sadece merak babacım, başka ne olabilir ki?” diyerek topu taca attım hemen. Babam ısrarcı olmadı ama verdiğim cevap ona yetmemişti, anlamıştım bakışlarından. Ama cevabını ben de bilmiyordum ki bu sorunun…
“Yine köşelere çekilmiş, ne konuşuyorsunuz siz ikiniz?” diyerek odaya giren anneme, ilk kez teşekkür ettim içimden. Genelde babamla konuşmamızı böldüğü için kızardım ama bu kez kurtarıcım olmuştu.
“Kızımla dertleşiyoruz, ne var?” diyen babama gülümsedi annem.
“Sizin aranızdaki sırları bir gün mutlaka öğreneceğim,” dedi ve babamı elinden tutup kaldırdı. Bu gecelik bu kadar muhabbet yeter. İnci uyusun, sen de dinlen. Yarın zor bir ameliyatın var,” deyince babam ona sardı yine kolunu.
“Anlaşıldı, gidelim o zaman” dedi ve bana dönüp iyi geceler diledi ikisi de. Odadan çıkarken babamın anneme:
“Acaba asistanımı değiştirsem, yeni asistanım sen mi olsan Semiha? Maşallah her şeyi benden iyi takip ediyorsun” demesine çok güldüm arkalarından. Canım annemle canım babam, nasıl da mutluydular. Benim istediğim aşk da, evlilik de onların ki gibiydi işte. Tatlı atışmalar ama hep sevginin gücüyle devam eden zamanlar…
Onlar gidince ben de yatağıma yattım. Babamın anlattıklarını geçirdim kafamdan. Benim bu durumları anlamam çok zordu, Gökhan’ın ya da babamın yaşadığı şeyleri yaşamamıştım ama yine de onu anlamaya çalışmaya karar verdim. Daha sakin, daha ılımlı ve damarıma basmadığı sürece daha sakin… Zor olacaktı, ama deneyecektim.
Tam gözlerimi kapayıp kendimi uyku moduna almışken telefonum titredi başucumda duran komodinin üzerinde. Kızlardır muhakkak diye düşünüp elime alınca, bilmediğim bir numaradan geldiğini gördüm. Hemen açtım.
“Sana haksızlık ettiğimi biliyorum, bunun için üzgünüm. Özür dilemek insanı öldürmez ama ben de bunu kolay yapamıyorum işte…” yazmıştı. Tekrar tekrar okudum, Gökhan’dı bu!
“Oha!” dedim sesli bir şekilde. Nasıl yani? Nasıl olabilirdi ki? Bana mesaj mı yazmıştı o? İyi de numaramı nereden bulmuştu ki?
Soruları kafamdan savıp cevap yazmaya geçtim hemen.
“Gökhan, sensin değil mi?” yazdım, önce emim olmam gerekiyordu. Mavi tik oldu hemen, zaten çevrimiçiydi.
“Benim”
“Numaramı nasıl buldun?”
“Niye? Çok mu gizliydi numaran?” diye geldi cevap. Ukalalık tam gaz devamdı tabii ki…
“Gizliliğinden değil de, numaramı bulmak için efor sarfetmene şaşırdım” yazdım kendimi tutamadan laf sokarak. Tamam, iyi davranmaya karar vermiştim ama bu adam insana ettiği her yemini bozdurabilecek kadar gıcıktı ki!
“Maşallah, dil pabuç gibi” diye geldi mesaj. Evet, anormal iletişim ısrarımız devam ediyordu işte
“Yerine göre pabuç kadar oluyor. Normalde değil”
“Bana mı denk geliyor hep?”
“Sen öyle istediğin için öyle oluyor”
“Anladım İnci. Niyetim kavga etmek değil gerçekten. Sadece seni haksız yere suçladığım için kendimi kötü hissediyorum. O yüzden yazdım”
“Teşekkür ederim, bunun için bu kadar zahmete girmen beni şaşırttı” yazdım ve cevaben
“İnci…” diye bir mesaj gelince kendime küfrettim. Çocuk iyiniyetli davranmıştı işte! Ne diye zorluyordum ki? Babam bir de bana o kadar şey öğütlemişti, şu mesajlarımı görse benden o bile soğurdu.
“Tamam, kusura bakma ben yine dikenlerimi çıkardım” yazdım ve cevabını beklemeye başladım. Yazıyordu… Eğer o ılımlı olursa, ben de ılımlı olacaktım.
“Sen ve dikenlerin… Aslında iyi bir kızsın sen, ama neden bu kadar hırçın olduğunu çözemiyorum. Bilmeni istediğim şey, seninle ilgili kötü bir düşünmez yok”
Ne yazmam gerekiyordu şimdi? Hızlıca düşündüm ve hemen cevap yazmaya koyuldum. Artık barış köprüsüne benim de bir tahta koymam gerekiyordu, çünkü o köprüyü kurmuştu.
“Aslında hırçınlığım sana değil, sadece kötü şekilde tanıştık ve birbirimizi fazlaca yanlış anladık. İnsanoğlu işte, böyle durumlarda hep kendini savunmaya çalışıyor” Tamam, tahta çok kalın değildi ama olsun, adım atmıştım ben sonuçta. Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu cevabını beklerken. Neden bu kadar heyecan yaptığımı anlayamasam da, engel olamıyordum. Beklediğim uzun cevap gelince gözlerimi tamamen odaklayıp okudum.
“Bana karşı kendini savunmana gerek yok, sana zarar vermem. Aslında haklısın, tanışmamız çok da iyi sayılmazdı ama öyle devam etmek zorunda değil. Bence artık barışçıl insanlar olabiliriz”
“Ben de bundan yanayım”
“O zaman artık barış ilan ediyoruz”
“Aynen, artık savaş yok”
“Buna sevindim”
“Ben de öyle, teşekkür ederim”
“Ne için?”
“Barış adımını attığın için. Kızmazsan bir şey söyleyeceğim”
“Söyle, kızmam”
“Seninle ilgili bir sürü önyargım vardı benim. Böyle kendini beğenmiş, ukala biri olduğunu düşünmüştüm. Hatta zengin züppesi falan bile dedim”
“Ama köfte satarken görünce aklın karıştı değil mi?”
“Aklım karıştı ve çok şaşırdım. Sonra kendime kızdım”
“Önyargı iyi bir şey değil”
“Haklısın ama oluyor işte. Sende de olmuyor mu?”
“Oluyor tabii, ben de senin için iyi şeyler düşünmemiştim başta”
“Sonradan değişti mi? Ne düşündün başta? Sonra nasıl değişti? Anlatsana çok merak ettim”
“Bunu söylemene gerek yok, meraklı olduğun o kadar belli ki…”
“Ama bak kaşınıyorsun sen”
“J Pardon” yazdı ve mesajında gülücük vardı. Gülmüş müydü o? Aman Allah’ım, bu şaşkınlık dozu bana çok fazla gelebilirdi. Bana meraklı demişti ama onun sıcak mesajına karşılık buna takılsam başa saracaktık. Ben, benimle ilgili fikirlerini merak ederken ölebilirdim, o yüzden de daha ılımlı bir mesajla karşılık verdim.
“Meraklıyımdır biraz ama sen bunu bırak, nasıldı ve nasıl değişti fikirlerin”
“Hazır mısın duymaya? Hem kötüyü hem iyiyi”
“Hazırım”
“Tamam. Başta senin sakarın teki olduğunu düşündüm. Sonra hareketlerinden şımarık ve sorumsuz olduğunu, ne kadar itici olduğunu düşündüm. Böyle seni görmek bile beni deli ediyordu, gıcık oluyordum sana. Karşılaşınca koşup kaçmak istiyordum oradan hemen. Bunlar kötü olanlar”
“Yavaş… Eğer bu fikirleri iyi yönde değiştirebildiysem, yarın gidip kendime plaket yaptıracağım” yazdım. Çocuk resmen benden nefret etmişti ilk gördüğünde.
“Şaka yaptım, o kadar da kötü şeyler düşünmedim. Benim iyi tanımadığım insanlarla ilgili çok kesin fikirlerim olmaz. Sadece sakar olduğunu düşündüm. Bu da doğru, sakarsın çünkü”
Gelen mesaja gülümserken buldum kendimi. Demek ki o kadar da kötü düşünmemişti hakkımda. Ama o zaman neden bana öyle davranmıştı ki? Hemen öğrenmem gerekiyordu, tatlı tatlı tabii..
“Sakar olduğum doğru, bunu inkâr etmeyeceğim. Ama bir şey sormak istiyorum”
“Buyur”
“Madem o kadar kötü düşünmedin, neden tersledin sürekli beni o zaman?”
Bekledim, yazmıyordu ama çevrimiçiydi. Bekledim, bekledim ve bekledim. Bu kadar zor muydu ki sorum? Bekliyordu ama yazmıyordu. Ümidimi kaybetmek üzereyken yazmaya başladığını görünce rahat bir nefes aldım. Sonunda geldi mesajı.
“Sana nedenini o zaman da söyledim, uğraştığım şey çok fazla. Senin de ufacık şeylere takılıp bunu kendine sorun etmene kızdım. Kendine dert aramana yani…”
“Anladım. Peki, fikirlerin ne yönde değişti ve neden?” yazdım, meraktan çatlayacaktım.
“Çok soru soruyorsun sen” dedi ama bunu gülümseyerek yazdığını hissettim nedense.
“Ama söyleyecektin”
“Peki. Bunu da cevaplıyorum ama başka soru yok. Soru sorulmasını çok sevmiyorum çünkü. Anlaşalım önce?”
“Tamam, başka soru yok” diye hemen kabul ettim. Yazıyordu, uzun olacaktı cevap belli ki.
“Güzel. Fikirlerim çok kötü değildi ama ben de senin gibi, zengin kızı olduğunu ve sıkıntın, derdin olmadığı için beni kendine meşgale ettiğini düşünmüştüm. Babanın hastanede sana koşarak gelmesi ve ortalığı birbirine katması da bu fikrimi desteklemişti. Ayağını benim sakatladığımı öğrenince beni kesin vurur falan diye düşünmüştüm hatta. Ama sonra bana yaklaşımı, halindeki tavrındaki o samimiyet beni etkiledi. O anda değil ama sonra düşününce bu sonuca vardım” diye açıklaması gelince, aklıma bana yaptığı öküzlük geldi.
“O gün beni eve bırakınca geçmiş olsun bile dememiştin”
“Kendimi sorumlu tuttuğum içindi o” deyince merak ettiğim şeylerin sayısı artmaya başladı.
“Nasıl yani?” deyince hemen
“Başka soru yok demiştik” dedi, uyuz! Ama pes etmedim,
“Ama merak ediyorum”
“İyi de sen her şeyi merak ediyorsun” diye laf sokmasını es geçtim ve öğrenmek istediğim şeyin cevabını almak için:
“Aman, tamam. Sorumu cevaplamaya devam et o zaman” yazdım.
“Yetmedi mi?”
“Yetecek bir şey mi anlattın ki?”
“Tamam, devam ediyorum”
“Bekliyorum”
“Köfte olayında, birkaç gün ses çıkmayınca kimseye söylemedin sandım. Ama sonra çocuklar dalga geçmeye başlayınca sana çok kızdım. Bilmeleri sorun değil, ama onlar dalga geçmek için bahane arayan tipler. Tabi bu da benim önyargım ya da yargısız infazım oldu” diye özeleştirisini yapınca fırsatı kaçırmadım elbette ki.
“Olabiliyor işte böyle şeyler”
“Hemen de haklı olmanın gururunu yaşa, tadını çıkar fırsatı kaçırmadan” diye gelen cevaba güldüm.
“Bırak da o kadar olsun”
“Olsun bakalım”
“Devam et, ben dinliyorum seni”
“Olur. Neyse, bugün de tamamen değişti fikirlerim. Sen orada çocuğa öyle kafa tutunca, ne yalan söyleyeyim etkilendim”
“Var arkadaş, büyük iş başardım” dedim hemen, keyiflenmiştim.
“Sulandırmasan?” diyerek tabii ki keyfimi hemen bozdu ama kavga çıkarmadım.
“Pardon” deyip yazacaklarını beklerken, beni daha büyük merak denizlerine atan mesajı geldi.
“Garip kızsın İnci, çözemiyorum seni. Karmaşıksın, fazla geliyor bazen bu halin”
“Ne demek o?”
“Ben de bilmiyorum”
“Nasıl bilmiyorsun ya?” diye sordum biraz kızarak. Öldürecekti beni meraktan!
“Bilmiyorum ya da cevaplamak istemiyorum. Hangisi işine gelirse” yazdığını görünce bütün şeytanlarım tepeme toplandı.
“Deli edersin insanı”
“O konuda yarışırız bak”
“Sanmam, senin kadar olamam ben”
“Yarışırız, emin ol. Hatta sen açık ara önde kapatırsın yarışı”
“Ya sen neden bana böyle davranıyorsun ki?”
“Rahat durmuyorsun çünkü” Ve kavga başlıyordu, iyi bile dayanmıştık aslında.
“Gıcıklık yapan senin, yazdıklarını bir okusan anlayacaksın”
“Okumama gerek yok, bilinçli yazıyorum hepsini”
“Bilerek mi sinir ediyorsun yani?”
“Sen sinirlenmeye bahane arıyorsun”
“Ne alakası var? Hangisi işine gelirse diye bir cevap mı olur?”
“İnci ben böyleyim, zor bir adamım ben. Sabrın yoksa konuşmayalım. Sen merak ettin diye kendimi zorlayıp cevap veriyorum, daha ne istiyorsun?” Kendini zorlamak? Ah paşam, nasıl da fedakârdı böyle! Geri vitesi unutup devam ettim.
“Zorlama o zaman hiç kendini. Madem zor, neden yazdın o zaman? Numaramı bulmak için ne diye zahmete girdin?” Evet, vurdum gol oldu işte!
“Söylemek istedim çünkü. Seni suçladığım için kendimi kötü hissettim, dedim ya!”
“Senin kendini kötü hissedebilmen de ayrı bir mucize tabii. Bunun şaşkınlığını ayrıca yaşıyorum. Ama bunu söylemek için verdiğin çaba gerçekten çok büyük şok! Hayır, bu kadar uğraşmana ne gerek vardı? Yarın, o buzdan suratınla, yüzüme bakıp da söyleyebilirdin yani” diye bütün zehrimi akıttım ve
“İyi geceleri İnci!” diye bir cevap aldım. Konuşmayı burada bitirmişti kendine göre. Şöyle bir düşündüm, uzun uzun cümleler kurdum kafamda. Ne yazsam da içimdeki öfkeyi dindirsem diye epey bir çalışma yaptım ama sonra hepsinden vazgeçtim. Bana bunu yaptıran tabii ki babamdı. Onun söyledikleri nedense sürekli kafamdaki öfke dolu cümlelerin arasına baloncuk baloncuk girip baltalıyordu. Sonunda galip geldiler ve en doğrusunun cevap vermemek olduğuna karar verip telefonu kilitledim ve komodinin üzerine bırakıp yastığıma gömüldüm yeniden.
Kafamı allak bullak ediyordu bu çocuk. Böyle sağlı sollu vuruyorlarmış gibi, sersem oluyordum onunla ne zaman iletişim kursam. Bunları düşünürken, bu kadar sinirin arasında beni salak gibi gülümseten bir şey kocaman bir bulut gibi belirdi aklımda ve diğer her şeyi kenara köşeye sıkıştırıp sesini kesti.
Numaramı bulmak için uğraşıp, kendi çapında gönlümü almaya çalışmıştı!
Nedenini bilmeden, anlamadan ve sorgulamaya çalışmadan, sadece bundan memnun halde kapadım gözlerimi ve uykuya bıraktım kendimi…