Davet

2098 Words
Ela, iş çıkışında tüm yorgunluğu le otoparktaki arabasına doğru yürüyordu. Kafasının içinde, tüm gece olduğu gibi hala gündüz olanlar dönüp duruyordu. Tülay hanımın sözleri, Asil'in hareketleri.. Tüm bunların aklından çıkmayışı kafasını tüm bu olanlardan daha çok bulandırıyordu. Ela, Asil'i her gördüğünde içinde bir şeylerin kıpırdanıyor olmasından korkuyordu. Kendisine verdiği sözü tutamayacak, birine aşık olacak ve mantığını kaybedecek diye ödü kopuyordu. Ela, mantığının devre dışı kalmasından hiç hoşlanmazdı ve Ela'nın mantığı, Asil etrafındayken sürekli devre dışı kalıyordu. Sadece Asil'in karşısında kuyruğu dik tutmayı deniyordu ve bunda da oldukça başarılı oluyordu. Bu dik duruşunun Asil'i kendisinden uzak tutacağını düşünüyordu. Ancak bu tavrın Asil tarafından daha çekici bulunduğunun farkında değildi. Ela otoparkta duran aracının yanına geldi. Çantasından anahtarını bulmaya çalışırken duyduğu sesle durakladı. "Güzellik." diyen Asildi. Ela, derin bir nefes vererek arkasını döndü. Mavi gözlerin Asil'in çikolata rengi gözlerine dikerken tek kaşını havaya kaldırarak "Sabahki gibi lafı dolandıracaksan yorgunum. Bir an önce burdan defolup evime gitmek ve uyumak istiyorum." dedi. Asil, ellerini cebine soktu. Yarım ağızla gülümseyerek "Lafı dolandırmayacağım. Ama seni biraz etrafta dolandırabilirim istersen." dedi. Ela kafasını sağa sola sallayarak "İlk tanıştığımızda zeki bir adam olduğunu düşünüyordum Asil Türkoğlu. Ama artık bu fikrimden emin değilim." dedi. Asil "Neden Ela Erten?" diye sorarken ciddileşmişti. Kızın bu denli patavatsızca konuşabilmesinden ve kendisinden korkmamasından kendisini sorumlu tutuyordu. Kıza fazla yüz verdiğini düşünmeye başlamıştı. Ela derin bir nefes alıp vererek "Defolup evime gitmek ve uyumak istediğimi söyledim. Gayet açık olduğunu düşünüyorum." dedi. Asil, bir an için düşündüklerinden utanmıştı. Kızın sabahtan beridir çalıştığını ve buna bütün gece devam ettiğini biliyordu. Buna rağmen kıza dışarı çıkma teklifinde bulunduğu için kendine kızdı. Asil de en az Ela kadar yaşadığı duygu karmaşasından huzursuzdu. Derin bir nefes vererek iki parmağı ile burun kemerini sıkıştırdı. "Ela" dedi. Ela dinliyorum dercesine bakışlarını Asil'in gözlerine dikti. Asil kız lafını kesmeyince devam etti. "Yarın kuzenimin nişanı var, büyük bir davet olacak. Seni de götürmek istiyorum. Yani en azından arkadaşım olarak." dedi. Ela aniden dalga dalga büyüyen br gülme krizine tutuldu. Asil gibi bir adamın son 24 saattir söylemek için kıvranıp durduğu şeyin bu olduğuna inanamıyordu. Kahkahasını zoraki durduran Ela gözünden akan iki damlayı elinin tersi ile silerken "Kusura bakma Asil, sinirlerim gevşedi. Olur tabii ki gelirim." dedi. Asil, Ela'ya br adım yanaşarak aralarındaki mesafeyi azalttı. Takım elbisesinin cebinde duran mendili alıp, Ela'nın göz çevresini kibarca kuruladıktan sonra mendili Ela'ya uzattı. Ela şaşkınlıkla bir Asil'e bir aralarındaki mesafeye, bir de mendile bakarken Asil cebinden telefonunu çıkartarak Ela'ya uzattı. Ela tek kaşını kaldırıp "Bu ne?" dedi. Asil yumuşak ve sabırsız bir sesle "Telefon Ela. Alexander Grahambell icat etti. İnsanlar iletişim kurmak için kullanıyor. Hani benimle nişana geleceksin ya, haberleşmek için lazım olur diye." dedi. Ela, yeniden kıkırdamaya başladı. Uykusuzluk ve yorgunluk sinirlerini iyice bozmaya başlamıştı. Kıkırdarken Asil'in telefonuna uzanıp elinden aldı. Kendi numarasını yazıp uzattı. Asil telefonuna yazılan numaraya çağrı bıraktıktan sonra numarayı hızla kaydedip telefonunu cebine soktu. "Ela iyi görünmüyorsun. İstersen ben bırakayım. Ya da arabamı bırakmam diyorsan şöförlerden biri seninle gelsin." dedi. Ela kafasını sağa sola sallayarak, "Süremeyecek kadar olsam taksiyle giderim. Ya da daha iyisi çeker kenara uyurum. Sen merak etme ben çook gittim böyle Asil Türkoğlu." dedi. Hemen ardından arabasının kilidini açtı. Nazik bir hareketle kapıyı aralayıp şöför koltuğuna geçme üzere ayağını arabaya atan Ela, omzunun üzerinden Asil'e baktı ve kibarca gülümseyerek "İyi sabahlar." dedi. Asil kıza başıyla karşılık verirken kızın bu güçlü yanlarına hayranlık duyduğunu gizleme ihtiyacı hissetmemişti. Ceren Eda’nın odasından çıkmayalı tam iki gün olmuştu. Ne sesi duyuluyor, ne de kapısı açılıyordu. Evin içinde her zaman yankılanan kahkahaları susmuş, ışıl ışıl gözleri hüzünle gölgelenmişti. Normalde yemek saatlerini sabırsızlıkla bekleyen, neşesiyle herkesi peşinden sürükleyen o genç kız, açlığını bile hissetmeyecek kadar içine kapanmıştı. Açlık enerjisini tüketiyor, düşen enerjisiyle birlikte morali daha da bozuluyor, kısır bir döngüye içinde kayboluyordu. Ablası Neşe Elvan, her yolu denemişti. Defalarca kapısını çalmış, içeri girip onunla konuşmaya çalışmış, hatta yanına oturup sessizce onun konuşmasını bile beklemişti. Sabırla, bu evlilik meselesinin düşündüğü kadar kötü olmadığını anlatmaya çalışmıştı. Ama Ceren Eda'nın ağzından tek bir kelime bile çıkmamıştı. Yüzünde ne bir tepki, ne de bir duygu kırıntısı vardı. Ona en yakın olan kişi, ikizi Cemre Ece bile, defalarca denemesine rağmen bir yanıt alamamıştı. Aralarındaki o güçlü bağa rağmen, Ceren Eda ikizine bile kapılarını kapatmıştı. Cemre Ece'nin ne gözyaşları ne de sıcak dokunuşları Ceren Eda'ya ulaşabiliyordu. İkizi, ilk kez aralarındaki bağı kopmuş gibi hissediyordu ve hiç hissetmediği kadar çaresiz hissediyordu. Abisi de boş durmamıştı. Odanın kapısını açıp içeri girmiş, onunla konuşmaya çalışmış, hatta hafifçe omzuna dokunmuştu. Odasına yığınla hediye bırakmıştı. Ama Ceren Eda taş kesilmiş gibiydi. Ne başını kaldırdı ne de göz göze gelmeyi denedi. Abisinin varlığını bile umursamıyor gibi görünüyordu. Odadan her çıkan, içerisi için benzer şeyler söylüyordu. Ceren Eda'nın o pespembe döşenmiş odası ilk defa herkese soluk, ağır ve kasvetli görünmüştü. Pencereden süzülen ışık bile kızın içindeki karanlığı dağıtamıyordu. Ailesi dışarıda ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Ceren Eda kendi içine çekilmiş, normalde bağırıp çağırması, esip gürlemesi gereken yerde tepkisini sessizce belli ediyordu. Tülay hanım, o akşam tüm aileyi yemeğe davet etmişti. Güvençlerin de geleceğini, nişana ait detayların konuşulacağını basit bir isteme yapılacağını herkese söylemiş, özellikle kız kardeşi üzülüyor diye tepkili olan Deniz Ege'yi hır çıkartmaması konusunda sıkı sıkı tembihlemişti. Yemek saati yanaşmıştı. Ceren Eda hariç herkes, 4 katlı villanın salonundaydı. Tülay hanım, hazırlıkların son kontrollerini yapıyordu. Çoktan kafa kafaya vermiş olan Baran Taşkıran, Deniz Ege ve Asil salonun bir köşesinde camı aralamış, sigara eşliğinde, alkol yerine ellerine tutuşturulan kahveyi içiyorlardı. Asil kahvesinden bir yudum daha alırken suratını ekşitti. "Yengem attırmadı ki iki tek..." diye mırıldandı. Deniz Ege muzurca gülerek "Abi sana iki değil on iki tek de attırırım ama gördüğün üzere Tülay Sancaklı Türkoğlu pençelerini çıkartmış durumda. Silahını beline almış galiba." dedi. Baran, iki kuzene sırayla bakarak "Ben hanımdan da korkarım kaynanamdan da. Kahve benim için çok okey." dedi ve güldü. Asil gözlerini devirerek "Siktiğimin kılıbığı." dedi. Baran derin bir nefes verdi ve "Eee kardeşim, lisede en sevdiğimiz şarkıda da dediği gibi her erkeği diz çöktüren bir kadın var. Biri sana da diz çöktürsün o zaman görüşeceğiz bu büyük konuşmaları." dedi. Deniz Ege, kuzenine yandan bir gülüş atarken, gözü basamaklardan inen ablasına takıldı. Neşe Elvan zümrüt rengi, derin sırt dekolteli elbisesinin eteğini zarifçe tutarak basamaklardan iniyordu. Kalın bukleler haline getirip at kuyruğu yaptığı kuzguni siyah saçları her adımında tatlı tatlı sekiyordu. Neşe'yi basamakların başında gören Deniz Ege, dirseği ile Baran'ı dürterek çenesiyle basamakları işaret etti ve "Boş felsefe yapıp kafa sikeceğine git de bir işe yara denyo. Ama bacıma hayran hayran baktığını görmeyim sikerim." dedi. Baran, Neşe'yi görünce elindeki kahve bardağını hemen yanındaki sehpanın üzerine bıraktı. Salondaki herkesi hızlıca geçerek nişanlısının yanına doğru ilerledi. Bir elini Neşe'ye doğru uzatarak inmesine yardım ettikten sonra, tuttuğu elini dirseğinin iç tarafına doğru yerleştirirken kızın kulağına doğru "Çok güzel olmuşsun." diye fısıldadı. Neşe Elvan, nişanlısını her gördüğünde kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Baranın koyu renk saçları ve zümrüt yeşili gözleri kusursuz bir kontrast yaratıyordu. Geniş omuzları, kusursuz derecede şekilli vücuduna heybet katıyordu. Kirli sakalı dudaklarını çerçeveleyecek şekilde özenle dizilmiş gibiydi. Buğday tenli genç adam, giydiği beyaz gömlek ile adeta tapılacak bir Yunan tanrısını andırıyordu. Gören her kadın Baran'a hayran hayran bakardı. Neşe Elvan, nişanlısına çocuk yaşlarından beridir de aşıktı. Nişanlısını her gördüğünde kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Genç kadın nişanlısına gülümseyerek "Teşekkür ederim." diye karşılık verdi. Neşe Elvan, nişanlısının da yardımıyla kızların yanına geçtiğinde kendini zarifçe koltuğa bıraktı. Gülçin, minyon yapısı ve şekilli vücudunu saran kırmızı, hiçbir dekoltesi olmayan sade bir elbise giyinmişti. Elbise vücudunda o kadar zarif ve kadınsı duruyordu ki, elbisenin başka hiçbir detaya da dekolteye de ihtiyacı kalmamıştı. Kahverengi saçlarını hafif gevşek bir balık sırtı örgü yaptıran Gülçin, makyajında, elbisesiyle aynı renk kırmızı rujundan başka hiçbir şeyi abartmamıştı. Derin de Gülçin gibi klasik giyim kalıbından uzaklaşmamıştı. Giydiği elbise oldukça dar ve kısaydı. Lacivert renkteki bu elbiseyi kusursuz taşıyan uzun boylu kızın makyajındaki tek abartı, elbisesi ile aynı renk yaptığı göz makyajı idi. Saçlarını ise toplanabilecek en yüksek noktadan dümdüz ve sımsıkı toplamıştı. Yeşim, her zamanki gibi ortama aykırı idi. Biraz ablalarının zorlaması ile şık giyinmeye karar vermişti. Ama tercihini elbiseden yana kullanmamıştı. Giydiği siyah takım elbisenin, kısa ceketini çoktan üzerinden çıkartmıştı. İpek, ince siyah gömleğinin yakasını açık bırakan genç kızın üzerindeki büstiyer, giydiği kıyafetin tek feminen yanı olabilirdi. Yine de beline kemer yerine bıçak askısını takmayı ihmal etmemişti. Bal rengi gözleri, yaptığı makyajla iyice ortaya çıkmış, kendisine yönelen tüm bakışları gözlerine çekiyordu. Zaten Yeşim, vücudunda gezinen bakışlardan hayatı boyunca hiç hoşlanmamıştı. Tülay hanım, hazırlıkları son kez kontrol ettikten sonra kızların yanına yanaştı. Yavaşça Neşe Elvan'ın omzuna dokunarak "Cemre Ece hala Ceren Eda'yla uğraşıyor olabilir. Misafirlerin gelmesine bir saat kaldı Neşe. Gidin şu kızı aşağı indirin." dedi. Cümlesini kurarken Tülay hanımın sesi çok nadir duyulacak cinsten bir tehditkarlık taşıyordu. Daha cümlesini bitirdiği anda tüm kızlar ayaklandılar. Bu tehditkarlık, kızlarla muhatap olmamayı seçen, kimseden korkmayan Yeşim'in bile harekete geçmesine sebep olmuştu. Ancak bu tehdide boyun eğdiği için Yeşim'in gözleri öfkeyle çakmak çakmak olmuştu. Kızların hepsi yukarı çıkmak için basamaklara yöneldiğinde duydukları topuklu ayakkabı sesiyle durakladılar. Basamakların başında saçını kusursuz bir şekilde tepesinde toplamış olan Ceren'i gördüler. Kızın gözlerinin etrafındaki kızarıklıklar, kusursuz bir makyajla gizlenmişti. Soluk yeşil gözleri hala hafif kızarık olsa da belli olmuyordu. Her kıyafeti üzerinde kolaylıkla taşıyan genç kız, giydiği siyah, tek omuzlu jarse elbisesini yine çok iyi taşıyordu. Elbisesinin derin yırtmacı şekilli bacağını gözler önüne seriyordu. Ceren Eda, basamaklardan inerken çenesini dik tutuşuyla, donuk bakışlarıyla aynı annesi Tülay hanımı andırıyordu. Kızların hepsi, Ceren'in dik duruşunu hayranlıkla izlerken hemen arkasında ikizi belirdi. Cemre de o akşam için, aynı Yeşim gibi, bir pantolon basit bir gömlek ve büstiyer tercih etmişti. Saçlarını tepesinde sıkı sıkıya toplamış, saçının ucunu da örerek topuz yapmıştı. İki kızın giyimindeki bu benzerlik herkesin dikkatini çekmiş olsa da kimse ağzını açmaya cesaret edememişti. Gülçin, Cemre'ye sessizce sen gelirsin işareti yapıp, Ceren'in koluna girdi ve diğer kızlarla birlikte içeri götürdü. Cemre, beline yerleştirdiği silahı kontrol ettikten sonra basamakları inmeye devam ederken, aynı anda kapıdan içeri giren Emir'le karşılaşmayı beklemiyordu. Bir anlığına iki genç göz göze geldiler. Cemre, Emir'le her göz göze geldiğinde heyecanlanıyordu. Ancak geçen yıllar içinde bunu gizlemeyi öğrenmeyi başarmıştı. Bakışlarını donuklaştırıp çenesini havaya kaldırarak "Hoşgeldin." dedi. İfadesiz ve sakin çıkmayı başaran ses tonuna şükrederek basamaklardan inmeye devam etti. Emir, kızın her hareketinde açılan gerdanını gördüğünde zorlukla sertçe yutkundu. "Hoşbulduk." derken sesi titremiş olduğu için de için için kendisine küfretti. Cemre, Emir'in yanından geçerken, son kez kibarca gülümsedi ve ince topuklu ayakkabılarının üzerinde süzülerek salona ilerledi. Emir derin bir nefes alıp verirken kendi kendine "Ya bu kız beni öldürecek ya Asil abi." diye mırıldanarak kızın arkası sıra salona girdi. Herkes hazır, Güvençlerin gelmesini bekliyordu. Yardımcılardan biri yavaşça salona girdi. “Tülay hanım, misafirleriniz geldiler efendim.” dedi. Tülay hanım başıyla yardımcıyı onayladıktan sonra Deniz Ege ye başıyla kapıyı işaret ederek “Hadi.” dedi. Tülay hanım hissettirmese de herkesten daha stresli görünüyordu. Ceren Eda tam olarak nerede ne yapacağı ön görülemeyen bir kızdı. Cemre Ece’nin aksine duygularını pek belli etmez, konuşmazdı. Herkes en çok Cemre Ece yi korkulacak karakter sansa da aslında esas korkunç olanın Ceren Eda ve sessizliği olduğunu yalnızca Tülay hanım biliyordu. Herkes salondaki yerini aldığında Ceren Eda, içinde gram heyecan ve istek taşımadan ayaklanarak salonun girişine en yakın yerde durdu. Prosedürü aynen uygulamak, bir an önce bu lanet günü bitirip depresyonuna ve yatağına geri dönmek istiyordu. Etraflarındaki herkesin aksine Ceren Eda, Fatih Güvenç’in neye benzediğini merak da etmiyordu. Ona göre bunca sene yurt dışında kalmış, döner dönmez de görücü usulü ile evlenme niyeti olan bir adamın muhakkak nir kusuru olmalıydı. Yakışıklı ve kusursuz olsa muhakkak hayatına biri girer, biriyle evlenir diye düşünüyordu. Fatih Güvenç’e ait ne bir sosyal medya hesabı vardı ne de nir gazete haberi mevcuttu. Tek bildikleri şey senelerce yurtdışında kaldığı ve anlamlandırılamayan bir şekilde aniden dönüp evlenmek istediği idi. Bu da herkeste, hatta Ceren Eda da bile istemediği bir merak uyandırıyordu. Selamlaşan aile büyükleri salon kapısından içeri birer birer girerlerken Ceren Eda en sahte gülümsemesi ile herkesi karşılamaya devam ediyor, bir yandan da için için istemediği bir evlilik yapacağı bir adamı merak etme güdüsü ile savaşıyordu. Gözlerindeki çatışma aleni bir biçimde belli oluyor, çelişkileri zihnine hükmediyordu. Her bir hareketi robotik bir biçimde yaparken kendisine uzatılan çiçekleri görmemişti. Çiçekler bir süre havada kaldıktan sonra Fatih, uzattığı çiçekleri indirdi boğazını temizleyerek “Bu kadar duru bir güzelliğe bu kadar hüzün yakışmıyor.” dedi. Ceren Eda duyduğu cümle ile kafasını kaldırdığında, adeta beyninden vurulmuş gibi hissetmesine, kalbinin hızla atmasına ve heyecanlanmış hissetmesine neden olan bir çift mavi gözle karşı karşıya geldi. Fatih in irislerindeki kahverengi lekeler adeta mavi gözlerine bir okyanusun derinliğini katıyor gibiydi. Ceren Eda, kibarca gülümsedi ve kendisine yeniden uzatılan çiçekleri alırken “İstemediği bir evlilik yapacak olan sen değilsin.” diye karşılık verdi. Fatih ellerini cebine soktu ve tepeden baktığı kıza kıkırdayarak “Seninle çok eğleneceğiz güzel kız.” diye karşılık verdi
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD