Hummalı bir kalabalık oluştu çadırın içerisinde. Aylar önce timiyle beraber pusuya yakalanan ve şehit olduğu sanılan Yüzbaşı Yağız Mehmet Bozarslan, kılık değiştirerek örgüte zaiyat verip öyle gelmişti buraya. Bense... Az kalsın canına kıyacaktım! Birkaç kelime edebildiği için malumat alabilen askerler, komutanlarının suratını çizdiğim için bana öfkeli görünüyorlardı.
Baygın vaziyette yatarken göğsündeki açık yaraya müdahale etmeye çalışıyordum. Ortam steril değildi. Arkamdaki adamlardan da durmadan ses çıkıyordu. Bu askerlerin hepsi, kaybolduğunu sandıkları komutanlarının iyi olduğundan emin olmak istiyordu ama arkama doluşup adamın üzerine gölge yaptıkları için gittikçe terlemiştim.
"Durumu nasıl Dolunay Hanım? Kan gerekiyor mu? Ne lazımsa söyle, hallederiz evelallah!"
"Dudakları morarmış. Bir an evvel kanı durdurmak gerekir asıl!"
Bir cevap vermeme müsaade etmeden Ertuğrul'un sorduğu soruya ilk atlayan Kağan oldu. Kağan Çavuş, her şeyi çok iyi bildiğini sanan tiplerdendi. Aslında bu bilgilerinin altı da boş değildi ama işime karışınca mahalle kavgasını aratmayacak şekilde münakaşa ediyorduk. Yalnızca annesinden şifa konusunda el aldığı bilgisiyle altı yıllık tıp fakültesi geçmişimi bir kalemde silemezdi.
"Sen," başımı çevirip Kağan'a döndüm. "Biraz olsun susacak mısın? İşimi yapmaya çalışıyorum."
Ellerini kaldırıp geri indirdi. Bunu yaparken bacaklarına vurmuştu ve çadırı gür bir sesle inletmişti.
"Geri çekil Artvinli, bırak da Dolunay Hanım işini yapsın." Ertuğrul'un desteğiyle önüme döndüm. Araya girmeseydi eğer ne Kağan Çavuş geri çekilirdi, ne de ben. Boşu boşuna Allah'ın Deli Artvinlisi, demiyorlardı ona.
Timin diğer üyelerine de haber verdikleri için içerisi asker kaynıyordu. Alnımın terini elimin tersiyle silerek malzemelerin durduğu masaya uzandım.
"Damar yolu açacağım," dudakları sahiden mordu. Elimi hızlı tutarak damar yolunu açtım. Ancak bu kalabalığın içerisinde terden sırılsıklam olmuşken çalışmak hiç de kolay gelmiyordu. "Çıkın artık, burada beklemeyin. Ayrıca," başımı kaldırarak Ertuğrul'a baktım. "Biriniz Başhekim Ayşegül Hanım'a haber verirseniz, çok iyi olur. Bunun üstesinden tek başıma gelebilir miyim, bilmiyorum."
Askerlerden birinin omzuna elini koydu. "Ayşegül Hanım'ı ara," genç asker önden adımladığında, yeniden yakasından tutup işaret parmağını kaldırdı. "Sakın ha malumat verme. Yağız Komutan'ın sağ olduğu gizli kalacak!" en sonunda bana dönerek başını hafifçe eğdi. Gözlerindeki buğuyu görebiliyordum. "Aman Dolunay Hanım... Allah aşkına hayırlı haberler verin. Komutan'ım için ne gerekiyorsa, buradayız. Kansa kan... Cansa can."
Göz ucuyla yatmakta olan Yüzbaşı'na baktım. Kupkuru dudakları adeta çölde kavrulmuştu. Biraz pamukla ıslatmak gerekiyordu. Ertuğrul'u onaylamak için başımı sallarken, aynı anda seslendim.
"Biraz su... Su lazım."
"Hemen!"
Birer birer çadırdan çıkan askerlerin arasından, yalnızca Kağan Çavuş kalmıştı. Kollarını birbirine bağlamış, küstah bir şekilde dikiliyordu tepemde. Kavga etmeyi özlemişti anlaşılan, ancak komutanının canı parmaklarımdayken beni bu kadar germese iyi olurdu.
Tam karşıma geçmiş, komutanın bir diğer yanında adeta bekçilik yapıyordu. Ertuğrul bir şişe suyla geldiğinde, elinden alıp bir pamuğu ıslattım. Tam Yüzbaşı'nın dudaklarına değdirecekken, müdahale etmek için can atan Kağan'a baktım:
"Ne var!" kaşlarımı çatarak bağırdım: "Çıksana dışarıya, bombaların başında bu kadar beklememişsindir."
"Çirkef yanını yarına sakla. Komutanımın başından ayrılmam! İşini iyi yapacak mısın, kontrol edeceğim."
Kuru dudaklarına değdirdiğim pamuk, sıvıyı dudaklarının arasından sızdırdı. Asker tıraşı olmadığı için onun bizim askerlerimizden olduğunu anlayamamıştım. Yüzüne biraz daha yaklaşınca, alnındaki kırışıklık ne kadar acı çektiğini yansıtıyordu. Seğiren çenesiyle inlemek üzere olduğunu da görebiliyordum.
"O uyanık mı Dolunay Hanım?" sorusuna cevap veremedim. Acı çeken adama bakmakla meşguldüm. Sesi titreyerek Komutan'ının göğsüne ellerini koydu.
"Komutan'ım... Duyuyor musun beni? Ertuğrul ben... Uzman Çavuş Ertuğrul... Sağ kolum derdin ya hani... Hemşehrin..." ağlamaklı sesini alçaltarak son sözünü fısıldadı: "Keskin nişancı Ertuğrul..."
Daha önce ağladığına şahit olmadığım için boğazıma bir yumru oturmuştu.
"Acı çekiyor," dedim soğukkanlılıkla. Göğsündeki bu yaranın vahimliği ise sanırım Ayşegül Hanım'ı bekleyemeyecek kadar ciddiydi. "Bu böyle olmayacak. Ertuğrul, bir şey yapmalısın. Ayşegül Hanım'ı buraya ulaştırman gerekiyor. İşimin yarısında bile gelse, cerrahi müdahaleyi yapmak için vakti olacaktır."
"Emredersin," dedi başını sallayarak. Çadırdan çıktığı sırada, gözleri hala Yüzbaşı'ndaydı. Kızaran yüzüyle sicimle akan gözyaşları, başımda dikilen bu zebaniden farklı olarak duygularını yansıttığını gösteriyordu. İnsanlar çeşit çeşitti. Kağan Çavuş ise, hiçbir çeşide girmeyen, huysuz herifin tekiydi!
"Acı çekiyor, diyorsun. Neden engel olmuyorsun!"
"Engel olacağım. Yardım et de onu ameliyat kısmına götürelim. Burada mikrop kapabilir. Steril alana gitmeliyiz. Göğsündeki yaraya daha dikkatli bakmam gerekiyor."
Talebim karşısında tereddüt dahi etmeden başını salladı. Hızlıca kolunun altına girdi Komutan'ının. Bense diğer tarafına geçerken, bu koca cüsseden sızan kan, beyaz önlüğümü boyuyordu. Normal şartlarda kuruyup yapışması gerekiyordu. Şimdi hala sızıyor olması tedirgin etmişti beni. Onu taşımasında yardımcı olabileceğimi düşünmüştüm. Fakat bu Yüzbaşı'nın ağırlığı beni aşıyordu. Başı, açıkta kalan boynuma düştüğünde irkilerek baktım ona. Boğazından gelen hırıltılı sesle inlediğini işittim.
"Olmuyor! Çok... Çok ağır..."
"Askeri hastanede çalışan bir doktorsun! Ya onu tek başına kaldırman gerekseydi!"
"Bağırmayı bırak da destek çağır! Yoksa Komutan'ının göğsüne neşteri burada dayarım!"
Gözlerimdeki kararlılığı görünce, herhalde ne kadar deli kararlar alabildiğim aklına geldi. Mücadele edemeyeceğine kanaat getirince, çadırın ağzına bakıp seslendi:
"Yardıma gelin! Biriniz buraya gelsin!"
İçeri giren askerlerden birisi, benim yerimi aldı. Onlar Yüzbaşı'nı taşırken, ben önlerini açıyordum. Burası sadece acil müdahaleler için kullanılıyordu. Hastaneye kadar dayanabilecek durumda olsaydı, hiç şüphe etmeden onu askeri hastaneye gönderirdim.
Pansuman için kullandığımız yeri işaret ederek yönlendirdim: "Masaya!"
İkisi de onu kaldırmakta zorlanıyordu. Hayli iri cüssesi, uzun bir boyu vardı. Burada tanıdığım hiçbir asker gibi değildi. Ömrüm boyunca böylesi bir ihtişamlı bedene rastlamamıştım. Baygındı. Ancak tetikte olduğunu gergin kaslarından hissedebiliyordum. Orada ne yaşadığını, örgütün ona neler yaptığını bilmiyordum ama çatlayan mosmor dudakları, kaşındaki o derin faça ve hırpalanmış vücudu hiç de hoş bir öyküsü olduğunu söylemiyordu.
"Elini çabuk tut."
"Bana emir verme," dedim Kağan Çavuş'a. Elimi uzatıp avucumu açtım. "İşe yaramak istiyorsan yardım et. Makası ver!"
Başta öfkeyle tövbe çekti. Ağzının içinden mırıldanıp duruyordu! Kaşlarımı çatıp yineledim sözümü.
"Makas!"
Sövdüğüne yemin edebilirdim ama ağzını iyi okuyamadığım için ne dediğini anlamamıştım. Makası bana uzatıp masanın diğer tarafına geçti. Dudaklarını gergince birbirine bastırmış, suratında tıpkı Ertuğrul'unki kadar hazin bir ifadeyle bekliyordu. Bu Komutan kimdi böyle? Bütün timin delikanlıları, onun haliyle gözyaşı döker raddeye gelmişti. Çok sevildiğini anlamak güç değildi.
Yüzbaşı'nın üstündeki paçavraya ilk makası atarak ellerimle sağlı sollu çekiştirip yırttım. Alenen gözlerimin önüne serilen göğsü, yarayı çok tehlikeli bir yerde ağırlıyordu.
Akciğerler... Hasar almış olabilir miydi?
Dikkatle eğilerek yaranın etrafına dokundum.
"Kurşun değil bu." dedi Kağan. Onaylamak için başımı salladım.
Parmağım hala yaranın etrafındaydı. Bir yanım Ayşegül Hanım'ın yetişmesini dilerken, diğer yanım artık harekete geçmemi söylüyordu. İç çektim.
"Bıçağa da benzemiyor. Duyacakların hoşuna gitmeyecek ama... Dokunun böyle bozulması, delici bir aletle... İşkence yapıldığı izlenimini veriyor."
Kağan belirgince yutkundu. Ben demesem de bu yaranın nasıl oluştuğunu bilecek kadar uzun süredir askerdi. Üstelik kabiliyetli birisi olduğunu da, her ne kadar didişsek de, söylemeden edemezdim.
"İç kanaması da olabilir. Göğsündeki kanama noktası sağ akciğere yakın görünüyor."
"Yani? Türkçesi ne bunun?"
"Türkçe konuşuyorum ama anlamadığına şaşırmadım. Demek istediğim... Sana ihtiyacım var. Yüzbaşı'nın nabzı hızlı. Bu noktaya kompres yapacaksın."
Kısa bir an... Kağan, bütün o ukala ve bilmiş hallerinden sıyrılıp yalvarırcasına gözlerime baktı. Pek sergilemediği bu tavrıyla, Komutanı'na ne kadar derin bir şekilde bağlı olduğunu ispatlamıştı.
Gözlerimiz kenetlendiğinde, sıkı bir dostuymuşum gibi tebessümle başımı salladım.
"O iyileşecek. Yüzbaşı Yağız, timinin başına dönecek. Sizin aranıza dönecek Kağan."
"İyileştireceksin!" dedi çatallaşan sesiyle.
"Şimdi elini buraya bastır. Yaranın üst kısmına. Kompres yapacaksın, kanın göğüs boşluğuna dolmaması için hızlı olacağız."
Elini tarif ettiğim yere bastırırken yeteri kadar kuvvet uygulamadığını düşünüyor olmalıydı. Dirseklerinin titrediğini gördüm. Bu adamı hakiki manada haşlamak istiyor olsam da tam şuanda takdiri hak ediyordu. Pür dikkat bir şekilde gazlı bezlerle kanamaya engel olduğumda, aynı anda Kağan'la konuşuyordum.
"İyi gidiyorsun Çavuş," hala kan akıyordu ve nefes alıp verişi düzensizdi, kendimi sakinleştirmek için Kağan'la konuşmayı sürdürdüm. "Bakarsın, yerimi sen alırsın. Ne de olsa şifacı ellere sahipsin, ha?"
"Alay etme Dolunay. Senin yerini alırsam kim bombacı olacak?" heyecanı yatışmasa da buğulu gözlerinin içinde ümit yeşermeye başlamıştı.
"Senden çok var," gergince dişlerimi sıktım. Düzensiz nefesleri iyiye işaret değildi. Göğüs boşluğuna kan dolmasından endişeliydim. "Şimdi... Dikkatli olmalıyım."
"Ne oldu!"
Panikle sorduğu soruya sakince yanıt verdim.
"Göğsüne küçük bir kesik atacağım, sonra da ince bir boruyla biriken kanı çekeceğim."
"Tehlikeli mi?"
Buna cevap vermeden söylediğim işlemi yapmaya geçtim. O kadar sıcaktı ki, bu çadırın şartlarında, Yüzbaşı'nı kurtarmak her dakika daha sancılı geçiyordu.
"İç kanamayı boşaltıyoruz."
Borudan gelen kan miktarı biraz fazla olsa da nabzı düzene giriyordu. Gözlerimi kısarak iç çektim yine. Savaşacaksın, değil mi Yüzbaşı? Askerlerin, timin, senin için dua ederken, onları bırakıp gitmeyeceksin. Seni hiç tanımıyorum ama... Şimdiden saldırdığım için pişmanlık hissediyorum.
İçeride biriken kan, borudan akmaya son verdiğinde, yüreğimi saran ferahlıkla beraber iğne ve ipliği aldım elime. Azala azala biten kanın çıktığı yarayı üç dikişle kapatırken, aynı anda her bir iğne darbesiyle "kal" diyordum Yüzbaşı'na. Kal. Timinin umudunu sırtlan.
Geri çekilip ellerimi yıkamaya başladım.
"Ne oldu şimdi! O iyi mi? Uyanacak mı Komutan'ım?"
"Bedeni yaşadığı şoku atlatırsa, Yüzbaşı Yağız uyanacaktır. Şimdi mücadele sırası onda," elimi omzuna koyup sıvazladım. "Sen vazifeni yaptın Kağan."
Buğulu gözleriyle Komutanı'na bakıp iç çekti. O esnada çadıra dalan Ayşegül Hanım, karşılaştığı manzarayla beraber ellerini ağzına götürdü. Büyük bir şokla dudaklarını örtüp fısıldadı.
"Yağız Komutan... Bu o! Bu o mu?"
Herkesin gözbebeğiydi. Kollarımı birbirine bağlayarak iki adım geriledim. Kağan, mağrur ifadesiyle başını salladı onaylamak için.
"Komutan'ım döndü Ayşegül Hanım. Kimsenin haberi yok, ağzımızı sıkı tutacağız."
"Aferin Dolunay," derken dikişe bakıyordu. "İyi iş çıkarmışsın."
"Teşekkür ederim Ayşegül Hanım. Kağan yardımcı oldu."
Onun takdirini almak pek de kolay değildi. İşimi iyi yaptığıma kanaat getirdikten sonra yeniden bana döndü.
"Öyleyse o senin hastan. Gözlem çadırına alacağız. İzole bir ortamda durmalı. Hem sağ olduğunu saklamak, hem de enfeksiyon kapmasını önlemek için, gözlem çadırına... Tansiyonu ve diğer değerleri sık sık kontrol edilmeli."
"Elbette," dedim başımı eğerek. Operasyon başarılıydı. Yüzbaşı Yağız, uyanmaya hazır mıydı?
*
"Yarada enfeksiyon yok, aferim Dolunay, işini titiz yapmışsın. Bu operasyon senin eserin. Geceyi gözlem çadırında, Komutan'la birlikte geçireceksin. Durumu stabil görünüyor ama birinin takip etmesi daha iyi olur."
Ayşegül Hanım'a kulak verirken, dingin adımlar ve ayağındaki o sivri burunlu topuklularla Komutan'ın yanına gitti. Gözlerini bana çevirmeden sordu:
"Anlaşıldı mı?"
"Anladım Ayşegül Hanım. Komutan bana emanet. Aklınız burada kalmasın."
Dudaklarını mahcupça birbirine bastırarak başını sağa sola salladı.
"Bu adamı böyle görmek... Ağır geldi." yutkunarak yanına yaklaştım. Ne de çok seviliyordu. "O heybetli bir delikanlıdır Dolunay. Timinin bir kısmıyla beraber şehit olduğunu düşünüyorduk. Meğersem... Ele geçirilmiş. Aklım almıyor."
Burnunu çekti. Ağlıyor muydu? Yüzünü tam göremediğim için emin olamadım. Duygularını yansıtmayı pek de seven birisi değildi. Ancak sesindeki çatlaktan da anladığım kadarıyla ağlıyordu.
Kendisinden çekinmesem teselli için sırtını sıvazlayabilirdim, yapamadım.
Zaten geldiğim ilk günden beri soğuk ve mesafeliydi. Bunu korumak isteyebileceğini düşünerek geride durdum.
"Ben personel çadırına gidiyorum. Bir şeye ihtiyacın varsa bizimkilerle gönderirim. Telefonun açık kalsın."
"Teşekkür ederim, bir şeye ihtiyacım yok."
Ayşegül Hanım, sırtındaki doktor önlüğünü çıkararak astı. Çadırdan çıkmak üzereyken geri dönüp yüzüme baktı. Memnun muydu, yoksa alelade bir bakış mıydı, anlayamadım.
"Sağ olduğu duyulmasın. Eğer uyanırsa, dışarı çıkmasına izin verme. Çekmecedeki sakinleştiricilerden birini kullanmaktan çekinme... Oldukça... İri bir adam. Baş edemezsen her zamanki gibi gurur yapıp yardım istememezlik etme sakın! Askerlere seslen."
Elbette sert laflarından birini yüzüme çarpmayı unutmadı. Başımı sallayıp gözlerimi kaçırmakla yetindim. Tartışacak gücüm yoktu.
Yanıbaşına geçerek sandalyeye oturdum. Terlemişti. Çıplak göğsündeki yaraya odaklandı gözlerim. Üç dikiş yeterli değildi belki de. Bunu düşündüğümü sanıyordum ama dudaklarımdan bambaşka bir söz çıktı.
"Söylesene Yüzbaşı... Benim nişanlımın dönmesi için de bir ümit var mı?"
"Böyle mucizeler nadirdir," çadırın girişinde Ertuğrul vardı. Tebessümle içeriye girerken, ayrık iki ön dişinin, onun sert görünüşüne nahiflik kattığını düşündüm. "Nişanlın kimdi? Şehit mi oldu?"
Burada acınası bir kadın gibi görünmemek için kimseye bunun bilgisini vermemiştim. Fakat Ertuğrul, ağzımı sıkı tutamadığım için duymuştu.
"Komutan'a ne kadar da düşkünsünüz. Hepiniz... Kendisine böyle bağlı askerleri olduğu için çok şanslı."
"Bilakis!" başını sağa sola salladı. "Biz, onun gibi bir Komutan'ın emrinde olduğumuz için şanslıyız Dolunay Hanım. Hemşehrim, Ankara'nın yiğitlerinden. Allah biliyor ya, çıplak gözlerimle şahit olmuşluğum var yakaladığı adamları tek şamarıyla felç ettiğine."
Gözlerim ellerine gitti.
Yüzbaşı'nın elleri oldukça büyük, avuçları sert ve nasırlı görünüyordu. Dokunmasam da bunu anlamak mümkündü.
"İzini kaybettiğimizde ama bedeni bize ulaşmadan şehadetini öğrendiğimizde... Onun gibi bir adamın kolay kolay toprağa kavuşmayacağını düşünmüştüm. Şimdi burada... Aramızda. Uyanır mı? Ha Dolunay Hanım? Bana açıkça söyleyin, uyanacak mı?"
Tebessüm ederken ensemi sıvazlıyordum. Yaptığım operasyonun gerginliğinden boynum tutulmuştu. Oldukça tehlikeli bir yerden almıştı yarayı ama...
"Her gidenin böyle geri dönmesini o kadar isterdim ki... Bütün dönemeyenler için, Yüzbaşı'nın uyanması konusunda elimden geleni yapacağım."
Ansızın ayaklarını birleştirip elini başına götürdü ve asker selamı verdi. Bir anda yapınca ürksem de tebessümü bırakmadım.
"Allah senden razı olsun!"
Ayağa kalktım ve hafifçe eğilerek ben de ona selam verdim. Gözlerindeki coşkuyu, gamzelerinin belirmesinden ve kazayaklarının çıkmasından fark etmiştim.
"Çadırın kapısında olacağım. Bir sorun çıkarsa, seslen. Komutan'ım uyanırsa... Bize haber ver gözünü seveyim Dolunay Hanım."
"Elbette," onu çadırın ağzına kadar uğurlarken, kapının önünde oturmakta olan Kağan'la göz göze geldim. Kollarını birbirine bağlamış, kara kara düşünüyordu.
İçeri girmeden önce ona seslenmeden edemedim.
"Neyin var? Yoksa ameliyatı sen yapmadın diye kıskançlık mı ediyorsun?" biraz atışmanın keyfini yerine getireceğini sandım. Gülse de durgundu.
"Komutan'ımı iyileştir. Gözlerini açtığı an, birliğin ortasında eşekler gibi bağırıp senden özür dileyeceğim."
"Ah," Ertuğrul'a dönüm. "Bunu duydun mu Ertuğrul?"
"Duymaz olaydım!"
"Sözünü verdin Kağan, herkesin içinde bu zamana kadar işime karıştığın her an için özür dileyeceksin."
Başını salladı. Durgunluğuna rağmen birkaç kelam etmesinden memnundum. Askerlerin gözünde ümidi görmek, bana daima Furkan'ı anımsatıyordu. Onun gözleri de birilerinin canı için böyle ümit dolu bakıyor muydu? Kim bilir?
Çadıra geri dönüp gözlem alanının kapısını kapattım. Sabahları sıcaktı ama akşamları serinlik çöküyordu. Sırtıma bir battaniye almak için arkamı döndüğümde, Yağız Komutan yatakta yoktu! Büyük bir panikle geriye bakarken, ağzım bir el tarafından kapatıldı. Yüzümü kaplayan bu elin sahibini, karşımdaki aynadan görebilmiştim.
Bağırmamam için ağzımı örten kişi Yağız Komutan'ın ta kendisiydi!
Beni kolay bir şekilde az önce yatmış olduğu yatağa ittirip yüz üstü yatırdı. Bedeninin bütün ağırlığıyla üzerime yerleştiğinde, kıvranmaktan başka bir seçeneğim kalmamıştı. Ona vurmaya çalışan ellerimi sırtımda birleştirdi. Vücudunun sıcaklığı benimkine ulaşıyordu. Dikişlerini patlatmak pahasına üstüme böyle abanıyorsa, hayatta kalma içgüdüsüyle uyanmış olduğunu gösteriyordu. İleri geri hareket etsem de kurtulamadım. O kadar güçlüydü ki, bir yanlış anlaşılmada kolaylıkla boynumu kırabilirdi.
Önce boğuk ve hırıltılı bir şekilde inledi. Nefesi kulağımı aşıp yanağımda ıslak bir etki bıraktı. Ayaklarım yerde olsa da bedenim yatağın yan kısmından uzanır haldeydi. Ağır bir yorgan gibi sırtıma serilen Komutan, acımasızca bastırıyordu bedeninin bütün hatlarını.
Kan kokusu burnumu işgal ettiğinde, kulağıma yaklaşarak fısıldadı.
"Seni öldüreceğim."
not: Uzun süre ÜCRETSİZ kalacak. Ama bunun için nahif ellerinizden bolca güzel yorum bekliyorum. ❤️ Hem tek yorum değiiiiiil, bu çalışkan yazarınız için aynı zamanda post kısmından kitabı tavsiye etmeniz de çok önemli!
İnanın bana, bu kitap büyük sürprizlere gebe olacak. :') Her zamanki gibi bolca aşk, kendinizi olay anında hissedeceğiniz sahneler ve bağımlılık yapacak karakterler geliyor!
ÜSTELİK BU DEFA... :') EĞER Kİ ALLAH FIRSAT VERİRSE, BU KİTAP KEŞFEDİLİR VE SİZLERİN SAYESİNDE HER YERDE YAYILIRSA, RAFLARINIZDA BİLE YER ALABİLİR! :')
Sadece bol desteğe, güzel yorumlara ve herkese duyurulmasına ihtiyacım var. :) Sizleri seviyorummmm! Siz de beni seveceksiniz, sevenler zaten seviyor ahahah! Sevmelisiniz, o kadar zamandır beraberiz aaaa! İnsta: yazarbeyzabeyza fcebook: beyzabeyza buyuruuuuunnnnnnn!