TANITIM
Nişanlımın sınırda şehit düşmesinden sonraki ilk çayımı içiyordum. Demli bir çayı, ince belli bardakta içmeyi çok severdi. Demini bol, suyunu az koyardım. Arada tadına bakmak istediğimde damağım kamaşırdı. Bugün içine kattığım iki kaşık şeker bile hayatımı tatlandıramıyordu.
Gitmişti.
Beni bırakıp gitmişti. Bu kıymetsiz dünyada, ailem sağ olduğu halde öksüz ve yetimdim. Furkan'sız bir hayat, beni dünyada mülteci kılmıştı.
Göçüp gideceğim zamanı bekliyordum. İnsanın ruhu bedenine misafirdi madem, öyleyse misafirliğin kısası makbuldü. Bir an önce Furkan'ın yanına gitmekten başka bir dileğim yoktu. Bunu her dile getirişimde, annemin "Onun mertebesi şehitlik." dediği aklıma geliyordu. Mertebesi şehitlik olan birinin yanına gitmek için de şehadet gerekmez miydi?
"Dolunay! Sınıra yakın bir köyde, genç bir kadın doğum yapıyor, oraya gideceğiz. Nöbet sende. Dikkatli ol."
Başımı eğerek vazifeyi üstlenirken, aradığım şehadet için Şırnak'a, Beytüşşebap'a gelerek buradaki sahra hastanesinde çalıştığımı kimse bilmiyordu. Artık o nahif ve kırılgan kızı göremeyen çevrem; asi, başına buyruk ve biraz mesafeli olduğumdan bahsederlerdi. Bu bendim. Değişen karakterim gibi aynadaki yansımam da bundan üç dört ay öncesinden fazlasıyla farklıydı. Artık saçlarım belime kadar uzun değildi. Sarıya yakın kumral saçlarımı omuzlarımda kestirmiş, biraz perçem bırakarak yüzümü gizlemek istemiştim. Hem alnımdaki çocukluğumdan kalma o çirkin yara izini de sevmiyordum. Gözlerimin ışığının söndüğünü de rahatlıkla görebiliyordum.
Yine de bu bendim: Doktor Dolunay Efkan.
Sakin bir şekilde geçen birkaç saat boyunca malzemeleri sterilize ettim. Tam oturup ayakkabılarımı çıkararak biraz dinlemeyi düşünürken, çadırın girişinde bir kıpırdama hissederek gergince ayağa kalktım.
"Kim var orada?"
Kapıda birkaç askerin bekliyor olması gerekiyordu. İçlerinden birinin şaka yapma ihtimalini düşünerek güldüm. Uzman Çavuş Ertuğrul, böyle korkutmaları çok sık yapardı.
"Ertuğrul, sen misin?"
Bu sese sebep olanı görmek için çadırın kapısına doğru adımladım.
"Gece gece tek başına nöbet tutan bir kızı korkutmak da akıl işi! Ertuğrul, eğer bu sensen..."
Başımı kapıdan uzatırken, ansızın daha evvel buralarda hiç görmediğim, bu sahra çadırının kapısından uzun olan yaralı bir adam, içeriye daldı.
"Kimsiniz?" diye sorduğumda, üzerindeki nişanlımı şehit eden o kanlı örgütün amblemini taşıyan bir paçavra gözüme çarptı. Üstüme doğru attığı adım bitkin olsa da buraya nasıl girdiğini dahi sorgulayamadan iki elimi de ağzıma götürdüm. Adımlayışıyla beraber geri geri giderek korku ve nefret dolu gözlerle o ambleme kilitlendim.
Boğazımdan kopan sessiz fırtına, neredeyse çığlık olup kopacaktı ki, büyük elini yüzüme örtüp susturdu beni. Diğer eli de belimdeyken, iki beden arasından zerre bile geçemeyecek haldeydik. Onu ittiğimde acı içinde inledi. Tam göğsündeki yaraya isabet etmişti yumruğum. Vücudundan yayılan kan kokusu, yüzümü buruşturmama sebep olurken, kuru ve çatlamış dudaklarını oynatıp birkaç kelime söylemek istedi.
Ona fırsat vermedim ve bir anlığına zayıflığından faydalanıp elini suratımdan çekip bağırmaya başladım:
"İmdat!" daha nidamı tamamlamadan elini tekrar yüzüme koyup mani oldu. Çırpınarak elinden kurtulmaya çalıştığım adi herif, üstüme boylu boyunca yığıldı.
Ağır bedeni benimle beraber yeri boyladığında, bir an için kötü bir şey yapmaya kalkacağını düşünerek tekrar çığlık kopardım. Başı boynuma gömülen bu adamın ağırlığı altında adeta ezilmiştim.
"Yardım edin, Ertuğrul!"
Paniklediğim için adamın hareketsizliğini fark etmem zaman almıştı. O bayılmıştı! Bu örgütün paçavrasıyla şanlı Türk askeri için kurulan sahra çadırına dalıp, üzerime düşmüş ve bayılmıştı!
"Ertuğrul!" seslenişim karşılıksız kalıyordu. Ondan fayda gelmeyeceğini anladığımda bir diğer kapıyı çaldım. "Çavuş Kağan! Neredesiniz!"
Belliydi. Bir anlık gafletle kapıyı boş bırakmış olmalıydılar. Koca cüsseli haini üzerimden güç bela kaldırarak sırt üstü yere devirdim. Ardından nefes nefese bir şekilde başına geçtim. Titriyordum. Fırtınada savrulan bir rüzgar gülü gibi titreyerek yaklaştım yüzüne.
Ancak gözlerim, kanamakta olan göğsüne gidince tiksintiyle yutkundum. O örgüt mensubu, nişanlımı şehit eden o adi hainlerden biriydi! Şırnak dağlarında nice yiğidi alçakça pusuya düşüren; cefakar babaların, dilinden duası düşmeyen anaların, sevdiceğinin dönmesini bekleyen yarenlerin ve babasının onurlu mesleğiyle göğsü kabaran evlatların gözünde yaş bitmemişti!
Boğuk, hırıltılı ve kesik bir sesle fısıldadı:
"Yardım... Et..."
"Seni asla tedavi etmem, asla!"
Bunca zaman beklediğim anı düşündüm. Şehadeti arayan asi ruhumun aynı zamanda bir teröristi etkisiz hale getirebilme arzusu olduğunun ateşi yeni fitillenmişti. Karşımda savunmasızca uzanırken... Furkan'ımın intikamını neden almayacaktım ki? Gözlerim kesici bir alet aradı. Sahra çadırında bundan daha bol başka bir şey yoktu.
Neşter, pens, makas, bistüri... Hepsi elimin altında, hepsi kolaylıkla bir hayatı söndürebilecek kadar keskindi. Masanın üzerindeki paslanmaz çelik aletler birer intikam çağrısına dönüşmüştü gözümde. Kalbim göğüs kafesimi zorlayarak atıyor, kulaklarımda kendi çığlıklarımı duyacak kadar uğultulu bir öfke dolaşıyordu.
"Sana... Sana yardım falan etmeyeceğim!"
Eğildikçe adamın iniltileri kulağıma daha net ulaşıyordu. Önlüğümün cebinden bir neşter çıkararak sıkıca kavradım. Suratından dökülen ter damlaları, isle bürünen yüzünü aydınlatmaya uğraşıyordu sanki. Hiç bu kadar tehlikeli düşüncelere sahip olduğumu bilmiyordum. Neresinden kesersem daha büyük acılar çekerek öleceğinin, aynı zamanda ettiğim hipokrat yeminine uymam gerektiğinin mücadelesi vardı kafamın içerisinde.
Ben Dolunay Efkan'dım! Gönüllü olarak geldiğim hudut hastanesinde, bir sahra çadırında nişanlımı şehit eden örgütün mensubunu öldürmezsem, mahşerde yüzüne nasıl bakacaktım!
Ona bu neşteri saplamak için can atsam da... Zaten yaralı olan bu hainin en azından sorgu ya da takasta işe yarayabileceğinin muhasebesini yaptım. Gözlerimden kinimin büyüttüğü yaşlar aktığında, halden düşüp neşteri indirmeye karar verdim. Ancak elimi göğsüne düşürdüğüm bu adam, gözlerini aniden açıp pozisyonumuzu tam tersine getirdi.
Bunu o kadar hızlı yapmıştı ki, ne ara onun altına serildiğimi düşünememiştim bile. Az öncekinden daha da ağır olan yabancıyı sağ bıraktığım için şimdiden pişmanlık duyarken, boğazımı zedelemek pahasına bağırdım:
"YARDIM EDİN, ERTUĞRUL! KAĞAN!"
Göğsündeki yarık, onu öldürebilecek kudretteydi. O ise sanki tanıdık birine bakıyormuşçasına dikkatle izledi yüzümü. Halsiz gözleri, bizimkiler tarafından yeterince hırpalanıp hasar gördüğünü gösteriyordu. Konuşmaya bile mecali kalmamıştı! Tiksintiyle boynumu kaldırmaya çalıştım. Yüzüne doğru tükürerek bağırdım:
"Geber, şerefsiz!" elimi, mengene kıvamındaki nasırlı parmaklarından kurtarıp neşteri suratına savurdum. Kaşından yanağına doğru uzun bir kesik atarken, elime damlayan kanı önlüğüme silerek ondan kaçıp çadırın kapısına koştum.
Ertuğrul ve Kağan Çavuş içeriye daldı. Korkuyla arkalarına geçerek işaret ettim.
"Bir anda çadıra daldı! Örgütün üyesi... Üstüne bakın!"
Onlara sığınıp bu teröristi öldürmelerini ya da etkisiz hale getirip beraberlerinde götürmelerini bekliyordum ama ikisi de silahlarını bir anda omuzlarından düşürdü. Çavuş Kağan, koşar adım yanına geçtiğinde, Ertuğrul'un dolu gözlerinden ilk defa yaş süzüldüğünü gördüm:
"KOMUTANIM! YAĞIZ KOMUTANIM! YAŞIYORSUN!"
Okumaya başladığınız tarihi yorumlara bırakarak görüşlerinizi yazmayı unutmayın. :)