bc

ZİNCİRLİ ARZU (+18)

book_age18+
1
FOLLOW
1K
READ
revenge
dark
forbidden
love-triangle
contract marriage
one-night stand
family
HE
escape while being pregnant
love after marriage
forced
opposites attract
friends to lovers
pregnant
playboy
mafia
heir/heiress
drama
sweet
bold
loser
city
office/work place
cheating
lies
poor to rich
love at the first sight
affair
friends with benefits
surrender
addiction
assistant
substitute
like
intro-logo
Blurb

Bir alevin sönüşü ve bir yangının başlangıcı...

Kadınlığının derinliklerini bir ustura gibi yaran her darbesiyle, Emre'nin haykırışı sessizliğin karanlık odalarında yankılanıyordu. Yağmur, İstanbul'un lüks bir apartman dairesinin panoramik camlarına, onların iç çekişlerinin ritmiyle çarpıyordu. İki beden, yılların alışkanlığı ve karşılıklı kullanımın verdiği bir öfkeyle, sanki birbirini cezalandırırcasına birleşiyordu. Emre, Elif'in saçlarını avuçlarında bir ip misali sıkıyor; Elif ise, tırnaklarını onun sırtına geçiriyor, her izde biraz daha hıncını çıkarıyordu. Bu, sevişmek değildi. Bu, bir nefret ayiniydi. Boşaldığı an, tüm kasları gevşedi ve Elif'in üzerinden, terini bile silmeden uzaklaştı. Gözü, duvardaki ekrana takıldı: Gökçe Holding'in hisseleri düşüyordu. Haber bültenindeki başlık, buz gibi bir sızıyı midesine indirdi: "Mirasın Gölgesinde Şüpheli Ölüm: Emre Gökçe'nin Son Gecesi."

Telefonu çaldığında, içinde bir şeylerin daha da kötüye gideceğini biliyordu. Babasının keskin sesi hattın diğer ucundan geldi: "Derhal yalıya gel. Ve yalnız değil." Emre'nin gözleri, hâlâ yatakta nefesini tutmaya çalışan Elif'e kaydı. Yalnız değil. Nefret ettiği bu kadını, yine sahneye taşıyacaktı.

Aynı saatlerde, İzmir'de bir restorasyon atölyesinde, tozlu bir Venedik tabakasının altındaki maviye hayran kalan Levla, babasının titreyen sesiyle irkildi. "Levla, kızım... Bizi kurtarmalısın." Telefondaki ses, bir yalvarıştan ziyade, bir emirdi. Gökçe ailesinin Bebek'teki ihtişamlı yalısına giden yolda, zihni, çocukluğundan beri sakladığı tek fotoğrafa takılıp kaldı: Gülümseyen annesi ve arka planda, şimdi gideceği yalının bahçe kapısı.

Yalının kütüphanesinde, hava, eski kitapların ve yeni tehditlerin kokusuydu. Cihan Gökçe'nin karşısında, kaderleri bir kez daha başkalarının ellerinde şekillenen iki yabancı duruyordu: Öfkesini yutmuş Emre ve şaşkınlığını gizlemeye çalışan Levla. Teklif, bir satış değil, bir tiyatro oyununun senaryosuydu: "Medya, oğlumun ölümünü bir skandala çevirmek üzere. Basına, Emre'nin gizli nişanlısı olduğunuzu, büyük ağabeyi Emre'nin ise bu zor günde ailenizin yanında olduğunu söyleyeceğiz. Bir süre... birlikte görüneceksiniz."

Emre için bu, ailenin itibarını kurtarmak için son bir manevraydı. Levla için ise, babasının borç batağından ve abisinin tehditlerinden kurtulmanın bedeli. İki yabancı, bir yalandan çıkma evlilik sözleşmesine imza attılar. İlk tokalaşmalarında, Emre'nin parmakları, birkaç saat önce Elif'in bedeninde bıraktığı öfkenin sertliğini taşıyordu. Levla'nın eliyse, tuvallere dokunan hassas parmaklarıyla, buz gibi ve titrek.

İlk basın toplantısında, kameraların önünde, Emre'nin kolları Levla'nın belinde bir kelepçe gibiydi. Onun "acılı nişanlısı" rolünü oynarken, gözlerinde sadece yorgunluk vardı. Levla ise, flaşların arasında, duvardaki bir portrede annesinin gençliğine tıpatıp benzeyen bir kadının resmini gördü. O an, bu yalının koridorlarında, sadece bir rol oynamadığını; geçmişin karanlık odalarına doğru, hiç istemediği bir yolculuğa çıktığını hissetti.

Ve böylece başladı her şey: Bir yatak odasında sönen nefret alevinin külleri üzerine, iki yabancının zoraki ittifakıyla tutuşan, daha büyük ve tehlikeli bir yangın...

chap-preview
Free preview
Bölüm 1
Gece, Dünya’nın gözlerini kapattığı ve günahların özgürce nefes aldığı vakitti. İstanbul, Boğaz’ın karanlık suları üzerindeki ışıklı bir takı gibi parlarken, Bebek’teki lüks bir rezidansın en üst katında, iki beden bir tutku fırtınasının ortasındaydı. Arda, Defne’nin vücudunu kendiyle olan masanın kenarına bastırıyor, her darbede onun nefesini kendi ağzında hissediyordu. Defne’nin sırtı, soğuk mermer yüzeyle Arda’nın terli göğsü arasında sıkışmıştı. Dudakları birbirine kenetlenmişti, ama bu bir öpüşme değil, bir ele geçiriş, bir cezalandırıştı. Defne’nin parmakları Arda’nın saçlarında geziniyor, çekiyor, cevap veriyordu. Arda’nın eli, Defne’nin eteğinin altında, ince dantel külotun kenarında geziniyor, ardından sert bir hareketle onu yırtarak kenara atıyordu. “Bekle,” diye homurdandı Defne, nefes nefese. “Yavaş…” Arda onun sözünü duymazdan geldi. Beklemek, sabretmek onun lügatinde yoktu. İhtiyacı vardı. Bu yoğun, yakıcı, zihnindeki tüm sesleri susturacak bir ihtiyaç. Parmaklarını onun içine soktuğunda Defne’nin çıkardığı keskin ses, kulaklarına müzik gibi geldi. Gözleri, kadının yüzündeki şehvetle karışık acı ifadesine kilitlendi. Bu, kontrol ettiğinin kanıtıydı. Birkaç saniye içinde, kendi pantolonunun önünü açıp kendini hazırladı. Hiçbir ön sevişme, yumuşak geçiş yoktu. Onu kendine doğru çekti ve tek bir sert hareketle tamamen içine daldı. Defne’nin ağzından dökülen bir çığlık, odanın loş ışığında kaybolup gitti. Arda hareket etmeye başladığında, ritim hızlı ve acımasızdı. Masa, her darbede hafifçe sarsılıyor, üzerindeki bir şampanya bardağı tınlıyordu. Arda’nın gözleri odanın diğer ucundaki dev pencereden dışarı, Boğaz’ın sakin sularına kaydı. Ama orada gördüğü, ışıklar değildi. Bir yüz vardı. Yonca’nın yüzü. O alaycı, küçümseyen gülümseme. O rezil edici gece, herkesin önünde, başka bir erkeğin kollarında… Sesini zihninden atmaya çalıştı, darbelerini hızlandırarak. Defne’nin inlemeleri yoğunlaştı. “Daha… Daha sert, Arda!” diye soluksuz kalan bir sesle yalvardı Defne, tırnaklarını onun sırtına geçirerek. Bu sözler, onun içindeki karanlık şeyi uyandırdı. Defne’yi masadan çevirdi, önünü pencereye döndürdü. Sırtına eğildi, kulağına fısıldadı: “İstediğin bu muydu? Kontrol?” Ve daha da hızlı, daha da acımasızca hareket etmeye başladı. Sanki bedeninin dışındaydı, içinde biriken zehri boşaltmaya çalışan bir makine gibi. Defne’nin çığlıkları artık zevkle karışık bir teslimiyetti. Birkaç dakika sonra, Arda boşalırken boğuk bir homurtuyla derin bir titreme geçirdi. Bir an için her şey durdu. Sadece ikisinin çarpıntılı kalp atışları ve nefes sesleri duyuluyordu. Sonra, aniden, tüm enerjisi boşalmış gibi geri çekildi. Defne, mermer masaya dayanmış, titreyerek nefes almaya devam ediyordu. Arda ise pantolonunu çekip kemerini taktı, sanki az önce yaşananlar sıradan bir toplantıymış gibi. “Banyo ikinci kapıdan,” diye kurşuni bir sesle söyledi, ceketini alıp giymeye başladı. Defne arkasını döndü, yüzünde karmaşık bir ifade vardı. Memnundu, tatmin olmuştu, ama aynı zamanda derinden incinmişti. Dört yıl boyunca bu adamın en yakınındaki kişi oydu. Ama her seferinde böyle sonlanıyordu: fiziksel bir patlamanın ardından duygusal bir soğukluk. Hiçbir zaman ‘seni seviyorum’ duymamıştı. Sadece ‘gel’, ‘yat’, ‘çık’ komutlarını. “Yarın akşam ‘Elysium’da yeni menü tastinglemesi var. Gelir misin?” diye sordu, sesini olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. Arda, kol saatine baktı. Gece yarısını geçmişti. “Bakacağım. Şimdi gitmem lazım. Çakmak’tan arayacaklardı.” ‘Çakmak’, babasının en güvendiği, sorunları ‘temizleyen’ adamın kod adıydı. Defne bunu biliyordu. Ayrıca bir şeylerin ters gittiğini de seziyordu. Arda son bir haftadır daha da gergin, daha da öfkeliydi. “Yine mi sorun var?” diye cesaretini toplayıp sordu. Arda ona keskin bir bakış attı. “Senin sorunun yok. Benim var. Bu yeterli.” Sözleri odayı dondurdu. “Taksi çağırabilirsin. Ben aşağı iniyorum.” Defne, onun kapıyı açıp çıktığını, arkasından sessizce kapandığını izledi. Yalnız kaldı. Soğuk mermer ona değiyordu. Gözlerini pencereden dışarı, aşağıdaki lüks spor arabaya, Arda’nın içine atlayıp çılgınca uzaklaştığı o metal yırtıcıya çevirdi. İçini bir öfke ve hırs kapladı. O arabaya binmek, o hayatın merkezinde olmak, o ‘Bay Gökçe’nin yanındaki kadın olmak istiyordu. Ve eninde sonunda olacaktı. Arda, arabanın kokpitinde, direksiyonu öyle bir kavramıştı ki parmak eklemleri beyazlaşmıştı. Şehir ışıkları, camlardan içeri akıyor, yüzündeki gergin çizgileri aydınlatıyordu. Telefonu titreşiyordu. Ekranda ‘Baba’ yazıyordu. Cevap vermedi. Biliyordu ne olduğunu. Haberlerden kaçamazdı. Aracını ‘Elysian’ın arka girişine yanaştırdı. Burası sadece bir restoran değil, onun krallığı, kontrolünün somut haliydi. İçeri girer girmez havası değişti. Omuzları gerildi, yüzündeki tüm ifade sıfırlandı. Koridorda hızla ilerlerken, kapalı kapılı özel odanın önündeki iki adam ona döndü. “İçeride, Alp Bey,” dedi biri, başını eğerek. Arda kapıyı itti. Oda duman içindeydi. Masada, cep telefonları ve boş şişeler vardı. Yerde ise iki genç adam, yüzleri kan içinde, korkuyla titriyorlardı. Yanlarında duran Çakmak –gerçek adıyla Salih– Arda’ya baktı. “Mekanda satıyorlarmış, Alp Bey. Müşterilerimizden biri şikayet etti.” Arda hiç konuşmadı. Yavaşça masaya yaklaştı, üzerinde duran ağır, pirinç kaplamalı bir kül tablasını aldı. Elinde tarttı. Soğuk, ağırdı. Yerdeki adamlardan birine baktı. Çocuk denecek yaştaydı, gözleri doluydu. “Lütfen… Bir daha asla… Yemin ederim…” diye kekeledi. Arda’nın içinde hiçbir şey kıpırdamadı. Merhamet, uzun zaman önce ölmüştü. Babasının ona öğrettiği ilk kuraldı: Zayıflık gösteren yenilir. Saygı, korkuyla kazanılır. “Hangi elinle satıyordun?” diye sordu Arda, sesi buz gibi ve düzdü. Genç adam şaşkın, anlamaz gözlerle baktı. “N-ne?” Arda aniden hareketlendi. Kül tablasını, gencin yerdeki eline, bileğine en yakın noktaya indirdi. Odada kemiklerin kırılma sesiyle karışık, insanı tüyler ürperten bir çığlık yankılandı. Diğeri korkudan geriye doğru süründü. “İŞİTME SORUNUN MU VAR?” diye bağırdı Arda, şimdiye kadarki tüm bastırılmış öfkesi sesine yansımıştı. “SORUMA CEVAP VER!” “Sağ! Sağ elimle!” diye haykırdı genç adam, acı ve korkudan sarsıla sarsıla. Arda doğruldu. Nefes alıp verişi biraz hızlıydı. Eli temizdi. Salih’e döndü. “Diğerini de ‘ikna edin’. Sonra ikisini de hastaneye atın. Kayıtlara ‘düşme kazası’ olarak geçsin. Aileleriyle… konuşulsun. Bir daha İstanbul’da görünmesinler.” Salih başıyla onayladı. “Anlaşıldı, Alp Bey.” Arda odadan çıktı, ofisine doğru ilerledi. Elleri hafif titriyordu, ama bunu görmezden geldi. Bu, işin gereğiydi. Krallığını korumaktı. Ofisine girdi, kapıyı kapattı. Duvara yaslandı, gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı. İçinde her zaman olan o boşluk, o karanlık girdap, bu şiddet eyleminden sonra bile hâlâ oradaydı. Doymak bilmiyordu. Tam ceketini çıkaracakken, cep telefonu tekrar çaldı. Bu sefer annesiydi. ‘Anne’ yazıyordu ekranda. İçinde bir şey kasıldı. Annem asla bu saatte aramazdı. Açtı. “Anne?” Karşıdaki ses, Nermin Gökçe’nin her zamanki kendinden emin, kontrollü tonundan çok uzaktı. Kırık, titrek, neredeyse tanınmayan bir sesle konuşuyordu. “Arda… Oğlum… Hemen gel. Eve gel. Baban bekliyor.” “Ne oldu? Sen iyi misin?” “Emre…” Sesi boğuldu. “Emre öldü.” Arda, telefonu kulağına yapıştırmış öylece kalakaldı. Kelimeler beyninde yankılandı, ama bir anlam ifade etmiyordu. Emre. Ağabeyi. Can sıkıcı, her şeyi babasına yaranma üzerine kuran, onunla hiç anlaşamayan, ama yine de kanından olan Emre. Ölmüş olamazdı. Daha iki hafta önce, bir aile yemeğinde, yeni yatırım projelerinden heyecanla bahsediyordu. “Nasıl?” diye sorabildi sonunda, sesi kısık. “Bir kaza… Tekne… Fırtına… Bodrum açıklarında…” Nermin Hanım’ın sesi hıçkırıklarla kesiliyordu. “Hemen gel, oğlum. Cihan’ın durumu hiç iyi değil. Her şey alt üst oldu. Ve… ve daha kötüsü var.” “Daha kötüsü ne, anne?” “Basın… Gazeteciler… Dedikodular… Emre’nin yanında biri varmış. Ve… ve onunla ilgili senin de bilmen gereken şeyler var. Acele et.” Arda telefonu indirdi. Gözleri, ofisinin lüks dekoruna, başarı sembollerine takıldı. Ama hepsi aniden anlamsız, değersiz birer cam parçası gibi göründü. İçine soğuk, ağır bir taş düşmüştü. Emre ölmüştü. Ve annesinin sesindeki o ekstra korku, ‘daha kötüsü’ dediği şey, onu asıl endişelendirendi. Hızla ceketini giydi. Kapıya yöneldi, ama bir an durdu. Pencereden dışarı, şehrin ışıklarına baktı. Bu gece, her şeyi değiştirecek bir geceydi. Bunu kemiklerinde hissediyordu. Sadece bir kardeşini kaybetmenin acısı değildi bu; bir şeylerin, belki de tüm hayatının, kontrol edemediği bir şekilde kaymaya başladığına dair ilkel, derin bir korkuydu. Dışarı çıktı. Koridorda, Salih’e rastladı. “Beni Bebek’teki yalıya bırak. Sen kal, buradaki her şeyi hallet.” Sesi gergin, ama toparlanmaya çalışıyordu. “Başınız sağ olsun, Alp Bey,” dedi Salih, yüzünde nadir görülen bir ciddiyetle. Haberi duymuştu anlaşılan. Arabanın içinde, şehir yeniden bir ışık nehrine dönüştü. Ama Arda artık onu görmüyordu. Aklında sadece Emre’nin yüzü vardı. Ve annesinin o gizemli uyarısı: ‘Onunla ilgili senin de bilmen gereken şeyler var.’ Bebek’e yaklaştıkça, göğsündeki sıkıntı artıyordu. Aile yalısının görkemli kapıları, bu gece ona bir kale kapısından daha soğuk, daha tehditkar göründü. Buradan içeri adım attığı anda, sadece bir kardeş yasını tutmayacak, aynı zamanda geri dönüşü olmayan bir yola da girecekti. Araba durdu. Arda, kapıyı açmadan önce derin bir nefes aldı. Yüzünü, o her şeye hakim, güçlü ‘Arda Gökçe’ maskesini taktı. Duygularını kilitleyen, korkusunu gizleyen bir maske. İçeride neyle karşılaşacağını bilmiyordu. Tek bildiği, ateşle oynamış bir hayatın, şimdi beklenmedik bir yerden, onu yakmak üzere alev aldığıydı. Kapıyı itti ve karanlığın içine adımını attı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
49.1K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
534.2K
bc

HÜKÜM

read
227.0K
bc

AŞKLA BERDEL

read
84.2K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
70.7K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
29.9K
bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.4K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook