Nare odasından çıkmıyordu bir süredir. Son zamanlarda çok fazla stres yaşamıştı. Umutcan onu hiç umursamıyordu artık. Ve bundan tüm kalbiyle nefret ediyordu Nare. Bir zamanlar onun her şeyiydi. Aşık olduğu ilk ve tek kadındı. Göz bebeği, biricik karısıydı.
O video nasıl Umutcan’ın eline geçmiş olabilirdi? Deniz çekmiş olmalıydı. Belki de gizli kamerası vardı bir yerlerde. Çoğunlukla onun evinde buluşuyorlardı. Ama o videoların arasında kendi evlilik yatağında olanlarda vardı. Peki Deniz bunları durup dururken neden Nare’nin kocasına verme gereği duymuştu ki? Nare’yle seks dışı ilgilendiğini hiç göstermemişti. Hamile olmasını, hatta çocuğun kendinden olma ihtimalini hiç umursamamıştı. Şimdi Nare uzaklaşınca ve artık bir çocukları olduğu için kocasına sadık olacağını söyleyince mi kıymete binmişti? Ama neden ona gelip yalvarmak yerine direkt Umutcan’a gitmişti. Telefonlarını da açmıyordu.
“Umutcan’ın sana böyle ihanet etmesini hazmedemiyorum Nare. Hem de hamile halinle. Erkek milleti işte!” dedi Merve. Nare ona gerçeği anlatamamış, aldattığını değil aldatıldığını söylemişti.
“Uzun süredir birlikte olamıyorduk. Belli ki ihtiyaçları ağır bastı ve bir hata yaptı.” dedi Nare masum bir tavırla. Kendisini kastediyordu ama Merve’ye bunu Umutcan olarak yansıtıyordu.
“Oldu canım. Beyefendiye bak! Seni hamile bırakan da kendisiydi. Ne demek ya şurada bir iki ay senden uzak kaldı diye hemen aldatmak…”
“Onu çok seviyorum Merve!” diye ağlamaya başladı birden Nare. “Ayrılmak istemiyorum. İstersen gurursuz de. Ama o benden ayrılmak istiyor. Benden sıkıldığını söylüyor. Çocuğumu bile alacakmış.”
“Hiçbir mahkeme iki günlük bebeği annesinden ayırıp babasına vermez Nare. Merak etme.” diye arkadaşını teselli etti Merve. Sonra kaşlarını çattı. “Peki kiminle aldatmış? Tanıdığın biri mi?” diye sordu.
Nare gözlerini kaçırdı. Tanımadığını söyleyebilirdi ama eğer onun aldattığı duyulursa eli Umutcan’a karşı zayıf kalırdı. İyi bir hikaye olmalıydı. İnandırıcılığı sorgulanmamalıydı.
“Benden önce bir sevgilisi vardı hatırlıyor musun? Aslı’ydı sanırım adı. Hani şu adli tıp uzmanı bir doktor olan. Onunla.”
Merve öfkeyle ayağa kalkıp oda da bir tur attı.
“Tamam, kocanda da suç var da… O karı da hiç mi gurur yok da kendisini terk eden adamla yatıyor tekrar. Sürtük!” diye söylendi öfkeyle.
“Galiba benden intikam almak için fırsat kolluyordu. Sanırım başardı.” diye ağlamaya devam etti Nare. Bir yandan karnını tutuyordu. Merve onun bu haline kıyamayıp gidip sarıldı. Nare yalanını süslemeye devam etti.
“Gerçekten sürtükmüş. Gayrımeşru çocukları var iki tane. Babaları kim onu bile bilmiyormuş. Böyleleri için adam evliymiş, karısı hamileymiş önemli değil ki Merve.”
“Şeytan diyor al eline or*spuyu evire çevire döv!” dedi Merve sinirle. Arkadaşını tek bırakmayacağını bilse gider yapardı da.
————-
Umutcan sabah saatlerinde ikizlerin gittiği anaokulunun önünde bekliyordu. İki gün içinde onları tuhaf bir şekilde özlemişti ve uzaktan da olsa görmek istiyordu. Aslı’nın arabasını beklerken Nihat Çetin’in arabasını gördü. Nihat Çetin aşağı inip arabanın diğer tarafına dolaştı. İkizlerin inmesine yardımcı oldu.
İkisinin de küçük ceketlerinin önünü kapattı. Yanaklarını okşayarak ciddi ciddi bir şeyler anlattı. İkizler onu hayranlıkla karışık bir ciddiyetle dinliyor ve Umutcan bunu engel olamadığı bir kıskançlıkla izliyordu. Bu veletler daha geçen gün onun yüzüne bile bakmamıştı.
Onların içeri girmesini izleyen Nihat Çetin arabasına binip uzaklaştı. Umutcan kendi arabasından inip anaokulunun kapısına doğru yürüdü. İkizler daha içeri girmemişti. Ama bahçede kimsenin kalmadığı göz önünde bulundurulursa girmeleri gerekiyordu belli ki. Oysa onlar rahat rahat merdivenlere oturup beslenmelerini açmışlar ve sohbet ederek sandviçlerini yemeye başlamışlardı.
Umutcan etrafına bakındı. Az ileride bir market görüp hemen oraya yöneldi. İki tane elma aldı. Aldığı bir şişe suyla güzelce yıkadı ve tekrar anaokuluna gitti. İkizler hala oradaydı.
“ÇOCUKLAAAR! EMİİİR!” diye seslendi onlara doğru.
İkizler kaşlarını çatarak ona doğru baktı. Sonra el ele tutuşarak kapıya doğru geldiler.
“Senin burada ne işi var?” diye sordu Yiğit.
“Sabah annenizi gördüm. İşe geç kalmıştı ama beslenmenize elma koymayı unutmuş. Bana sen götürebilir misin, diye sordu. Ben de yardımsever bir vatandaş olduğum için kabul ettim. Alın bakalım.” dedi ve elmaları uzattı. Akşama bunu Aslı öğrenecekti muhtemelen ama şu an çocuklarla konuşma ihtiyacı daha ağır basıyordu.
“Sen gerçekten annemizin tanıdığı mısın?” diye sordu Emir. Yüzünde öyle masum bir gülümseme vardı ki Umutcan’ın içi eridi.
“Arkadaşıyım. Bir dönem aynı evde de yaşamıştık. Ev arkadaşıydık.” dedi Umutcan.
İkizler kendi aralarında bakıştı.
“Bizim evimizde mi kalmıştın?” diye sordu Yiğit.
“Hayır, biz başka evde kalıyorduk. Orası daha küçüktü ve işimize yakındı.”
“Peki niye taşındınız oradan?” diye sordu Emir.
Umutcan buna ne cevap vereceğini bilemedi bir an.
“Annenizle birbirimize küstük. Sonra ben evlendim ve Ankara’ya gittim. Aslı’nın sizin gibi iki güzel çocuğu olduğunu bile yeni öğrendim.”
“Güzel değiliz biz. Kızlar güzel olur. Biz yakışıklıyız. Çünkü erkekiz.” diye onu düzeltti Yiğit. Güzel denmesi çok zoruna gitmişti.
“Erkekler de güzel olabilir. Nihat Çetin dayınız bana göre güzel mesela.”
“Dayımıza öyle deme.” diye kızdı Yiğit. Sanki Umutcan, Nihat Çetin’in sülalesine sövmüştü.
O sırada ikizleri aramak için okuldan çıkan Sevilay Öğretmen onların yabancı bir adamla konuştuğunu görünce telaşla yanlarına geldi.
“Çocuklar neredesiniz siz? Bütün okulda sizi arıyorum.”
“Yemek yiyorduk öğretmenim.” dedi Emir masum bir gülümsemeyle.
“Kahvaltı yapmadınız mı?”
“Yaptık ama yine acıktık çünkü uykulu olduğumuz için çok fazla bir şey yiyememiştik.” dedi Yiğit.
“Umarım öğle yemeğine bir şeyler bırakmışsınızdır.”
“Bıraktık. Yaramaz olduğumuz için çabuk acıkıyoruz. O yüzden annemiz çok yemek koyuyor.” dedi Emir. Sevilay öğretmen gülümsedi.
“En azından kendinizin farkındasınız. Hadi içeri! Bu arada kiminle konuşuyorsunuz siz? Bu adam kim?” dedi ve merakla ikizlerin konuştuğu yakışıklı adama döndü.
“Merhaba.” dedi Umutcan.
“Merhaba! Siz kimsiniz?” diye sordu Sevilay Öğretmen.
“Ben çocukların annelerinin bir arkadaşıyım. Anneleri beslenmelerine bir şey koymayı unutmuş. Benim de yolumun üstüydü, getireyim dedim.”
O sırada Emir, öğretmeninin eteğini çekiştirdi. Sevilay Öğretmen ne diyeceğini duymak için ona eğildiğinde Emir önce kardeşine sonra Umutcan’a gülümsedi.
“Öğretmenim, biz bu adamı tanımıyoruz. Annenizin arkadaşıyım dedi ama onu hiç görmedik bugüne kadar. Bize şeker vermek istedi ama biz akıllı çocuklar olduğumuz için ‘hayır’ dedik. Bizi kaçırabilir çünkü.”
Umutcan daha biraz önce masum gülümsemesiyle kalbini eriten oğluna inanamıyormuş gibi baktı.
Sevilay Öğretmen onları korumak ister gibi ikizleri arkasına çekti.
“Beyefendi gidin hemen yoksa polis çağıracağım.” dedi. Ama Umutcan ona değil öğretmenlerinin arkasından başını uzatan iki küçük şeytana bakıyordu. Yüzlerinde öyle kurnazca… öyle şeytani… öyle ‘tanıdık’ bir gülümseme vardı ki…
Aynada her gün gördüğü bu gülümsemeye bakarken, artık emindi Umutcan. Hiçbir dna testine ihtiyacı yoktu.
———-
İş çıkışı arabasına doğru giden Aslı, Umutcan’ı arabasına yaslanmış halde buldu. Akın’ın ‘eviniz ayrı, yolunuz ayrı, birbirinizi daha nereden göreceksiniz?’ deyişini hatırladı ve güldü. Allah’ın cezası herifi, sevgili oldukları zamandan daha çok görüyordu.
Onu umursamadan arabasının kapılarını açıp şoför koltuğuna oturdu. Yüzsüz Umutcan hemen yan koltuğuna yerleşince sinirlendi.
“Allah aşkına in ve defol şuradan!” dedi.
“Arabam yok. Beni bırakırsın diye düşündüm.” dedi Umutcan. Yüzünde gergin ve sinirli bir ifade vardı.
“Çocuklarımı okuldan almam lazım.”
“Benim zamanım var!” diyen Umutcan yerine daha da yerleşerek kemerini taktı.
“Umutcan! Bana ne istediğini söyle? Hayırdır güzel evliliğinde baba olmaya yaklaşmışken korkmaya mı başladın? Evli bir adam olmak zor mu geldi? Yoksa amacın daha basit bir şekilde beni tekrar kullanıp karına dönmek mi?” dedi Aslı.
“Bunların hiçbiri değil. Senin ne pis bir aklın var be! Hem ben seni ne zaman kullanmışım?”
“Bunca yıl ve bunca yalandan sonra hala masum numarası yapmaya devam mı edeceksin? Sen bana senin güzel yüzün için sana katlandım deyip, benden ayrıldıktan bir gün sonra başkasıyla sevgili olmadın mı?” diye çıkıştı Aslı ama Umutcan ona o bir aptalmış gibi bakıyordu.
“Senden düzgün bir şekilde ayrılıp öyle başkasıyla sevgili olmuşum işte. Burada seni kullandığım kısım tam olarak nerede?”
“O kızla sevgili olmadan bir gün önce, yani biz ayrılmadan bir gece önce… benimle… şey yapmadın mı?”
“Yaptım. Hatırladığım kadarıyla çokta sevmiştin.”
“Bu kullanmak olmuyor mu?”
“Niye olsun? Sen benim sevgilimdin o zaman. Rızan vardı. Ve ben seninle sevişmeye bayılıyordum.”
“HIH! Sana inanamıyorum. Senin gibi bir herife nasıl katlanabilmişim ben.”
“Ben bana katlanmaya çalışan bir Aslı hatırlamıyorum güzelim. Beni öp diye yalvaran bir Aslı hatırlıyorum.”
“PİSLİK! İn aşağı çabuk! Oğullarımı almaya gecikiyorum senin yüzünden.”
“Sana söyledim. Zamanım var. Onları birlikte almaya gideceğiz. Ayrıca seninle konuşmam gereken bazı önemli konular var.”
“Benim seninle konuşacağım hiçbir şey yok.”
“Var tatlım. Hazır sırası gelmişken, hadi itiraf et kurtul. Belki sana diğerlerinden daha merhametli davranırım.”
“Neyi itiraf edecekmişim?”
“Cidden böyle oyunlara gerek var mı?” dedi Umutcan. Boynunu esnetti. Alaycı bakışları, ciddi bir sertliğe büründü. Aslı’ya baktı tekrar.
“Neyi kastettiğimi çok iyi biliyorsun. İtiraf et kurtul. Beni daha fazla aptal yerine koyma.”
Aslı’nın yüreği ağzında atıyordu ama gardını düşürmedi.
“Neyi itiraf etmem gerektiğini söylemediğin için beni aptal yerine koyan sen oluyorsun sanırım.”
“Böyle oynamak istiyorsun demek. Tamam söyleyeyim. Görünüşe göre ayrıldığımızda sana bir veda hediyesi bırakmışım. Teslimatı biraz geç gelmiş ama. Yaklaşık 9 ay kadar sonra.”
“Böyle bir şey bıraktıysan muhtemelen Nihat Çetin eşyalarınla birlikte çöpe atmıştır. Bana aldığın hediyeler de vardı orada. Ben hiç yeni bir şey görmedim.”
“Aslı bildiğin salağa yatıyorsun şu an.”
“Salağa yatmıyorum şekerim. Sen ısrarla anlamıyorsun. Hayır! Emir ve Yiğit senden değil. Biliyorum çünkü seninle ayrıldıktan sonra regl oldum. Depresyondaydım. Biraz gecelere aktım. O arada olan oldu işte. İyiki de oldu. Ne güzel iki çocuğum var ve bir kocam yok. Özgürüm.”
Umutcan dişlerini sıkarak bir süre onu izledi. Yalan söylüyordu. Yalan söylediğini biliyordu Umutcan.
“Öyleyse dna testi yaptırmama bir şey demezsin.”
“Derim.”
“Neden dersin? Madem benden değiller.”
“Çünkü onlar zeki çocuklar Umutcan. Hayatlarını karıştırmaya ne senin ne benim hakkım var. Onları böyle bir karmaşaya sokup boş yere umutlandıramam.”
“Kafalarından kaybolan iki saç telinin hesabını sormazlar herhalde.”
“Ha öyleyse olur. Sessiz sedasız testini yaptırırsın. Ben sana getiririm.”
“Oldu canım. Kim bilir kimin kafasından getireceksin o saçları. Ben alacağım. Ve sen dna testi için izin vereceksin.”
“Neden olmayan bir şeyi kanıtlamak için bu kadar uğraştığını anlamadım. Güzel bir karın var. E hamileymiş de. Başkasının çocuğundan sana ne?”
Umutcan gülerek kafasını öte tarafa çevirdi.
“Başkasının diyor ya…” dedi ve kafasını tekrar Aslı’ya çevirdi sertçe. “Kızım! Ben o çocukların bana ait olduğunu zaten biliyorum. Unutma ki sana itiraf etmen için bir şans verdim ama bunu kullanmamayı tercih ettin. Bundan sonra olacaklardan ben sorumlu değilim. Şimdi o güzel ellerini anahtarı çevirmek için kullan çünkü evlatlarımız ağaç oldular.”
“Umutcan; onlar senin değil. Çocuklarımı kendi delüzyonlarına alet etmene izin vermeyeceğim. Her zaman bir parça deli olduğunu biliyordum ama böyle kafayı kıracağını hiç düşünmemiştim. Resmen ucuz yırtmışım. Haa, tut ki senden olsaydı! Bunun hala seninle bir ilgisi yok şekerim. Çocuklarımın bir babaya ihtiyaçları yok. Nihat Çetin sağ olsun herhangi birinin olabileceğinden çok daha iyi babalık yaptı çocuklarıma.”
“O herifin de sırası gelecek orası ayrı konu güzelim. Ama ikizlerimizin bana ihtiyaçları olmasa bile benim onlara ihtiyacım var. Ki onların da bana ihtiyaçları var. Kendini kandırma. Seyyar babalık olmaz.”
“Allah aşkına bir s*ktir olup gider misin şuradan?” dedi Aslı. Bir gitse de rahat rahat kendini salıp ağlasaydı Aslı.
“Tamam. Öyle olsun. Ama bu iş burada bitmedi.” deyip kapıyı açtı ve aşağı indi Umutcan. Ama gitmeden son kez biraz mahcup bir ifadeyle geri döndü. “Bu arada çocukların hocasının sana bahsedeceği sabah ki sapık benim. Endişelenme. Çocuklarla konuşmak istedim sadece.”