Teyzem Yılmaz abiyle randevusundan akşam ben eczaneyi kapatırken gelebildi ancak. Yanıma geldiğinde yanaklarlı al aldı, hülyalı yüz ifadesiyle aptal aptal gülümsüyordu.
"Teyze! İyi misin?"
"Evett, hem de çok iyiyim," derken gözleri ışıl ışıldı.
"Randevun nasıl geçti diye sormaya korkuyorum ama dayanamayacağım. Nasıl geçti, nereye gittiniz?"
"Çok güzeldi! Yılmaz çok şık bir restoranda yer ayırtmış bize. Masa da mumlar...keman falan çok romantikti Zeynep! Aslında Yılmaz o koca cüssesinin altında pamuk gibi bir kalp taşıyormuş! Çok tatlı bir köpeği olduğunu biliyor muydun?"
Bismillahirrahmanirrahim...
Teyzeme ne olmuş böyle ya? Üç harfliler falan mı ruhunu ele geçirdi?
"Hı hı' diye başımı salladım. Yalnız sevimli dediği o köpek bir Dobermandı. Bir defasında abim o Azman'dan (bu arada köpeğin ismi cidden Azman) kendini zor kurtardı.
"Hı hı biliyorum teyze! Yalnız senin köpeklere karşı alerjin olduğunuda biliyorum!"
"Ay dert ettiğin şeye bak Zeynep, o tatlı şey için ara sıra bir iğne vurulurum olur biter!"
Ağzım açık kamera nerede diye bir sağıma baktım bir de soluma. Bu bir kamera şakası falan olmalı, değil mi? Teyzem ve iğne vurulmak, hayatta inanmam! Neden diye soracak olursanız. Teyzem iğne görünce bayılıyor da ondan. O yüzden kimse beni onun iğne vurulacağına inandıramaz!..
Kendimi toparladım ve kepenkleri indirdim. Nöbetçi eczane listesinide astığımda işlem tamamdı.
Teyzemle Yılmaz abiyle randevusu hakkında konuşarak yukarı bizim eve çıktık ve başka bir karmaşanın içinde düştük.
Akşama amcamlar geleceği için annem gelinlerini ve Gül'ü yardıma çağırmıştı. Gül'le göz göze geldiğimde ikimizde küslüğü bir kenara bıraktık ve aynı anda birbirimize gülümsedik. Ona "hoş geldin" dediğimde kıkırdadı ve "sapşik, ben zaten evdeyim, esas sen hoş geldin" dedi.
Ona gözlerimi devirdim ve ayakkabılarımı çıkarıp eve girdim. Sesler mutfaktan geldiği için yönümü o tarafa çevirdim. Mutfağa girdiğimde küçük yengem Nilay, telefonundan Mustafa Taş'ın sallada gitsin Ankaralı şarkısını açmıştı. Annemde elinde kaşıklarla büyük yengem Güliz'le karşılıklı oyun oynuyordu!
Annem "salladı gitsin Angaralı, yenisini bul sen kaşı karalı," sözleeinde gerdan kırdığında gözlerim kocaman oldu. Şaşkınlıktan ağzımı açıp kapadım. Ama konuşamadım. Bu kadın öğlen tansiyonu fırlayan kadın mıydı? Şeytanın sol kolu olan büyük yengem Güliz, benim şaşkın halimi görünce, annemin kolunu dürttü.
Annem, ne oldu dercesine yengeme bakınca, yengem kaş göz işaretiyle beni gösterdi. Annem beni görünce bir an şaşırdı ama kendini çabuk toparladı.
"Annem! Hoş geldin, bugün erkencisin hayırdır kızım!?"
Ona gözlerimi kısarak "annem hasta olduğu için erken gelmiş olabilir miyim acaba?" dedim.
"Haa! O mu? Şey! Verdiğin dil altı iyi geldi. Eve gelince de, senin dediğin gibi soğuk bir duş aldım. Bir de yengenler sağ olsun bana kekik suyu aldılar. Şimdi daha iyiyim."
"Belli" dedim bizimkilere şüpheyle bakarken. Yapmazlardı değil mi böyle bir şey? Yani normal insanlar böyle bir şeyi değil yapmak, akıllarından bile geçirmezlerdi ama konu bizimkiler olunca, insanın aklında bir acaba gelmiyor desem yalan olur...
Annem telaşla yanıma geldi, kolumdan tuttu ve beni masaya oturttu.
"Akşam babaannen de geliyormuş."
"Haaa şimdi anladım, sen kaynanam geliyor diye sevinçten göbek attın öyle mi?!"
"Zevzeklik yapma! Ayrıca ben kaynanamı seviyorum! Allah herkese benim gibi ve kaynanam gibi bir kaynana nasip etsin."
Ben şimdi ona kaynanan senden uzak olduğu için onu seviyorsun desem! Popoma terliği yerim, onun için en iyisi sen sus otur yerine Zeynep dedim kendime.
Ayrıca annemin duasına amin demeli miyim onu da bilmiyorum. Annem gibi bir kaynanam olsun ister miyim? Şöyle bir bakınca gelinler halinden memnundu, demek ki annem onlar için ideal kaynanaydı. Ama ben o kadar emin değiim...
Akşam için bizimkiler son hazırlıklarını yaparken ben de hemen hızlı bir duş aldım, sonra da onlara yardım ettim. Mutfakta hazırlık yapan Gül'ün üzgün olması gözümden kaçmadı. Ev giderek kalabalık olmaya başlayınca "akşam biz de kalsana? Dedim ona, o da sanki benden bu teklifi bekliyormuş gibi anında kabul etti.
"Kızım azıcık naz yapsaydın bari" dediğimde kıkırdadı ve "ben sana naz yapmayı bırakalı çok oldu şekerim" dedi kaşlarını yukarı aşağı oynatarak.Şapşik ya...
Tuana "ala" (hâlâ, hala diyemiyordu meleğim) diye kucağıma gelmek için küçük tombul kollarını uzattı. "Meleğim" onu kaldırıp kucağıma aldım ve tombul yanaklarından öpüp, küçük ayva göbeğini gıdıkladığımda. "yapma ala ya" diye benden kurtulmaya çalışırken kıkırdıyodu.
Onu biraz daha öpüp mıncıkladıkladım, sonra Tuana yeni oyun arkadaşının, yani benim elimden tuttu ve beni oyun evine götürdü. Evinin önünde bana otur dedi. Ona hayır demek mi, ne mümkün? Benim küçük meleğim yaptığı yemekleri Barbie bebeklerine ve bana usta bir aşçı gibi ikram edince, eline sağlık deyip iştahla yaptığı - oyun hamurundan- yemeğimi yiyormuş gibi yaptım...
Amcamlar babaannemle birlikte geldiler, geçerken amcan onu da almış yanına. Hoş sohbetler eşliğinde yenen yemekten sonra, çayları erkekler balkonda, kadınlarda mutfak masasında içmeye karar verdi. İlk çaylarımız biterken Zuhal yengem bizlere bir müjdesi olduğunu söyledi.
"İrem'in erkek arkadaşı doğum gününde İrem'e sürprizi yaptı! Ona söylemeden Almanya'dan çıkıp Antalya'ya geldi! Güzel bir restorantta yer ayarlayıp bize davet etti. Pastanın üzerine ikisinin resmini yaptırmış... Resmin altına da benimle evlenir misin, yazdırmış." Zuhal yengemin bunları söylerken gözleri parlıyordu.
İrem'i hepimiz tebrik ettik, tam yerime oturacağım sıra söyledikleriyle donup kaldım.
"Teşekkür ederim Birsen yenge! Hepsi senin sayende. Eğer sen bana o aklı vermeseydin ben Cenk'i ikna edemezdim."
"Ne aklı" diye sordu Gül merakla.
"Ne aklı olacak, Cenk'e ultimatom vermeyi, ben ne zaman evlenelim desem Cenk hep bir bahane buluyordu. O zamanlar ben de ona küs kalmayı başaramıyordum hemen affediyordum. Ama geçenlerde Birsen yengemle konuştuğumda o bana sözlerinde istikrarlı ol, ya bu işi resmiyete dökeriz ya da ben yokum de ve sakın o pes edene kadar pes etme dedi. Ben de Cenk'e kesin ve net bir dille, eğer bu işi resmiyete dökmezsen beni unut dedim. Başta benimki mırınkırın etti ama en fazla bir hafta dayanabildi." Dedi ve kahkahayı bastı.
Ağzım açık kocaman açtığım gözlerimle anneme bakakaldım. Annem ise tek kaşını - sen anneni ne sandın kızım - dercesine havalı bir şekilde kaldırdı. Benim nasıl bir annem var böyle arkadaş? Kadın ev kadını değil de, sanki organize suç örgütü lideri! Her taşın altından çıkıyor, bu ne ya?!.
Ağzımı kapatarak yerime oturdum. Büyüklerimiz boşuna dememiş, düşmanını yenemiyorsan onun safına geç diye. Maden annem beni evlendirmek için bu kadar istekli, o zaman ben de onun o çabalarını boşa çıkarmaz mıyım?!
Bakalım önce hangimiz pes edecek...
Diğerleri, yani yaşlılar, odalarına çekilince biz kızlarla birlikte balkonda kahve keyfi yapmaya karar verdik. Gül kahveleri yaparken, İrem Cenk'le konuştu, Buse ile ben de onun bu yeni mırç mırç hallerine yüzümüzü buruşturarak izledik. Elinde kahvelerle Gül balkona gelince İrem mutfağa geçti.
Kahvemi içerken daha fazla dayanamadım ve Gül'e "neden bu kadar moralin bozuk? Neyin var?" Diye sordum.
Gül sıkıntıyla iç çekti ve pat diye "ben gidiyorum" dedi.
"Ne! Nereye?"
"İtalya'ya"
Buse ile aynı anda "ne" dedik şaşkınca ama sanırım bu defa sesimiz tahminimizden yüksek çıktı. Çünkü elinde telefonuyla İrem yanımıza geldi ve "neler oluyor?" diye sordu. Açıklama beklediğimizi anlayan Gül sıkıntılı bir nefes aldı.
"Patronum uzun süredir yurtdışından eğitim almamı istiyor... Yabancı mutfakları da öğrenmeliymişim, bu benim için iyi bir referans olurmuş, yetenekliymişim, sadece vizyonumu değiştirmeliymişim falan filan işte..."
"Nerede kalacaksın? Neyle geçineceksin? Bunların hepsini düşündün mü?"
"Ben değil ama Vedat... Bey, yani patronum, bunların hepsini düşünüp ayarlamış. Kurs alacağım kişi onun yakın arkadaşıymış, kurstan arta kalan zamanlarımda da bana yarı zamanlı bir iş bile ayarlamış..."
"Bu harika bir haber. Çok sevindim. Sonunda hayallerin gerçek oldu" derken ânın coşkusuyla ayağa kalkıp Gül'e sarıldım.
Ama o buna sanki sevinmemiş gibiydi, suratı asıktı.Sanırım ondan çok ben sevinmiştim bu habere. "Ne oldu? Neden moralin bozuk, sen neden sevinmiyorsun?"
"Sevindim, sevinmez olur muyum? Vedat Bey bana ilk söylediğinde sevinçten ağladım. Bu kurs için ne kadar uğraştığımı, bu kursu ne kadar istediğimi biliyorsun."
"Biliyorum, bilmez miyim! Peki o zaman neden keyifsizsin?"
"Bugün Hakan'a kurstan ve İtalya'dan bahsettim. İtalya'yı duyunca çıldırdı. Eğer gidersen beni unut dedi!"
"Bencil oruspu çocuğu!"
Kamyoncu gibi küfrettiğimde kızlar bana şok olmuş gözlerle baktı ama kimin umrunda, almışım bir kere sazı elime.
"Bana bak Gül! Eğer o şerefsiz yüzünden çocukluğundan beri hayalini kurduğun şeyin peşinden gitmezsen! Seninle ömür boyu konuşmam! Eğer o Hakan p... yüzünden hayallerinden vazgeçersen seni affetmem!"
Gözünden düşen yaşları silerken Gül koltuğa çöktü. "Ben şimdi ne bok yiyeceğim! Bir tarafta Hakan diğer tarafta sen!"
Yanına oturdum ve tombul beyaz yanaklarına düşen gözyaşlarını sildim. "Ben seni sevdiğim için bunları söylüyorum. O ise seni sevmiyor! Eğer seni biraz sevseydi! Sana değer verseydi! Senin hayallerinin peşinden koşmanı desteklerdi ve her koşulda yanında olurdu. Öyle değil mi?"
Gül bana sarılıp içindeki tüm zehiri akıttı. Kızlarda yanımıza geldi ve elinden tutup ona destek oldular. O ağlarken ona sıkıca sarıldım ve sürekli olarak onun yanında olduğumu söyledim.
"Ben şimdi ne yapacağım?" Dedi ağlamaklı bir sesle.
"Ne demek ne yapacağım? Tabi ki de yarın İtalyanca kursu bulup kayıt olacaksın. Sonra da paşa paşa o kursa gideceksin."
"Hakan" diye söze başlayacak oldu ama onu susturdum.
"Hakan'ı iki yıl önce işyeri İstanbul'a gönderdiğinde sen ne yaptın? Ben söyleyim, gitmesi gerektiğini söyleyip onu destekledin. Neden? Çünkü sen ona ve işine saygı duyuyordun.Ve kendinden fedakarlık yaptın. Şimdi senin gitmen gerekiyor, üstelik onun gibi bir yılllığına değil altı aylığına. Peki şimdi o senin yaptığın fedakarlığı yapıyor mu? Tabi ki hayır! Çünkü o pislik bencilin teki."
Gül yanaklarından süzülen yaşları silerken yüzünde buruk gülümsemeyle "meğer sen de Hakan'a ne dolmuşsun Ünlem*" deyince hepimiz güldük...
Gecenin ilerleyen saatlerinde yatakta Gül'le uzun bir konuşma daha yapdım ve zorda olsa onu ikna etmeyi başardım. Yarın o Hakan şerefsiziyle buluşup tekrar bu konu hakkında konuşacaktı...
Sabah yarı uyur yarı uyanık işlerimi hallettim ve aşağıya indim. Eczaneye girdiğimde kısa bir süre kapıda öylece kalakaldım. Çünkü Yılmaz abi bizim eczanedeydi ve teyzemle karşılıklı çay içiyordu. İlk şoku atlayıp geldiğimi belli edercesine boğazımı temizledim ve "günaydın" dedim ama onlar ben günaydın deyinceye kadar geldiğimi fark etmediler.
Teyzem bana "günaydın" derken Amasya elması gibi kızardı.
"Hoş geldin abi," dedim ama yanlarında duraksamadım. Yeni çiftimizi yalnız bırakmak için arka tarafa geçtim. Kendime çay doldurduğum sıra teyzem yanıma geldi. "Şey... çayın yanına poğaça var istersen. Yılmaz salona geçerken almış, birlikte yeriz diye bize de getirmiş," dedi yine kızlararak.
"Ay ne düşünceli çam yarması, tam da senlik!"
Teyzem söylediklerime mahçup oldu, gözlerini kaçırdı. "Zeynep!" dedi edalı nazlı ses tonuyla. "Tamam ön yargılıydım, kabul ediyorum. Bunu yüzüme vurup durma."
"Sence de hızlı gitmiyor musunuz?"
Teyzem panik hâlde "biz bir şey yapmadık ki! Sadece konuşuyoruz. Birbirimizi tanımaya çalışıyoruz. Daha doğrusu ben onu tanımaya çalışıyorum."
Onun ne demek istediğini anlamadığımı anlamış olmalı ki devam etti. "Şey, o benim hakkımda herşeyi biliyor."
"Nasıl?" Buna şaşırmıştım işte, çünkü bizimkiler Yılmaz abinin annesi ile o kadar yakın değillerdi, fazla görüşmezlerdi! O hâlde Yılmaz abi nasıl oluyor da teyzem hakkında herşeyi bilebiliyor.
"Ben de bilmiyorum Zeynep! Ama o, benim neyi sevip sevmediğimi biliyor" derken teyzem de en az benim kadar şaşkındı. Teyzemin getirdiği poğaçalardan birirni aldım ve teyzemi, Yılmaz abinin onun hakkında nasıl bu kadar çok şey bildiğini öğrenmesi için onu, onun yanına yolladım...
Yoğun geçen sabahın ardından kendimi yorgunlukla tabureye bıraktım ve "ayaklarım" diye sızlandım.Teyzem yanımdaki tabureden halime gülüp başını salladı ve "sana kötü bir haberim var, az önce ablam aradı. Nedret teyze onu aramış. Bir saat sonra seni Kızılay'da bekliyorlarmış."
Bezdim dercesine ofladım. "İyi...gidelim bakalım!" dedim.Yerimden kalkıp önlüğü çıkardım.Teyzem hayretle "böyle mi gideceksin?" Diye sordu.
"Evet" derken yüzümde yüz voltluk gülümseme vardı. Ben de teyzemin taktiğini uygulamaya karar vermiştim. Eski bir tişört ve yırtık pırtık bir kot pantolon. Saçlar ev topuzu, (makyaj kırmızı çizgimdi o yüzden hafif bir makyaj yapmıştım:)
"Ablam böyle gittiğini öğrenirse neler olur biliyorsun değil mi?"
Ona umrumda değil dercesine omzumu silktim. "Hadi görüşürüz" diye çıktım eczaneden ve arabaya binerken Gül'ü "neredesin" diye aradım. Gül Ego'da olduğunu ve bir durak kaldığını söyleyince, arabayı durağa doğru sürdüm...
Kızılay'da park edecek yer bulmak bizim için ölüm gibiydi. Özellikle yanınızda hiç susmayan bir Gül varsa. Sonunda ara sokakların birinde yer buldum ve arabayı park ettim...
Yanımda yürüyen Gül durmadan "hadi biraz hızlı ol Zeynep" dedikçe onun ortalıktan yok olmasını istercesine ona baktım. İşe yaradı mı? Tabi ki de hayır! Gül hâlâ o tombul vücuduyla yanımdaydı ve durmadan konuşuyordu. Peki ben onun söylediklerini dinliyor muyum? Tabi ki hayır! - Buraya kötü karakter gülüşü ekleyebiliriz- Onu dinlemiyorudum, dinliyormuş gibi yapıyordum. Bana kızdığınızı duyar gibiyim ama suç ben de değildi ki! Çok konuşan oynak balinada. Aaaa o da çok konuşmasın canım, suç benim mi? Telefonum çalmaya başlayınca, eczaneden çıkarken içine tıktığım çantamı kurcalamaya başladım ve sonunda zafer benim. Çanta benim diye demiyorum ama biraz fazla düzenli...ekranda annemin ismini görünce 'ama bu kadarı da fazla' diye inledim. Telefonu açarken de "efendim anne," dedim bıkmış bir ses tonuyla.
"Neredesiniz kızım siz? Nedret teyzenler gelmiş, pastanede sizi bekliyormuş!"
"Geldik sayılır anne, pastanenin sokağındayız! Beş bilemedin on dakikaya oradayız."
"Ne demek beş on dakika kız! Az hızlı yürüyün, çocuğun işi varmış! Sizi bekliyorlar" diye annem bana bağırınca, bende de şarteller attı.
"İstersen şansını çok fazla zorlama anne! Senin zorunla bu görüşmeyi kabul ettim. Yoksa benim için eve geri dönmek hiç zor değil!" Diye çemkirdim.
"Aaa ne demek güzel kızım, hiç düşünme, gel yavrum! Eve gelince, sen, ben, bir de terlik parti yaparız! Valla çok güzel vakit geçiririz değil mi yavruuum?" dedi annem en gıcık sesiyle. Onun beni göremeyeceğini bildiğim için gözlerimi devirdim ona.
"Hep tehdit, hep tehdit olmaz ki canım! Bir defa ben artık büyüdüm, yetişkin bir insanım, beni terlikle tehdit edemezsin anne! İkincisi ise ben artık yirmi beş yaşında bir bireyim, eğer bana şiddet uygularsan kendime ev tutup senin yanından taşınabilirim bunu biliyorsun değil mi?"
"Tövbe de kız! Kızını duyuyor musun Hamit? Taşınacakmış! Seninki kendini Amerika sanıyor!.. Bu kız hep senin yüzünden böyle oldu Hamit!... Ben sana kaç kere bu yarım akıllıya o kadar çok kitap okutma dedim, aha işte gördün mü bak! Kendini Amerikalı sanıyor." Babamın arkadan 'sen kitap okumayı sevimiyorsun diye neden kızımla bana karışıyorsun Birsen?' dediğini duydum ve kıkırdadım. Ah be kimin babası! Hani babasının kızı derler ya, işte ben oyum.
Babamla ortak zevkimiz ve tutkumuz aynıydı, o da tâbi ki kitaplar. Babam anneme sadece kitaplarına laf edince cevap verirdi. Yoksa babamın anneme verdiği cevaplar hep aynıydı o da 'tamam karıcığım, haklısın karıcığımdı.'
"Bana bak Zeynep! Hemen o kafeye git! Yoksa senin eve gelmeni beklemem, ben gelirim oraya haberin olsun!"
Tam yine itiraz edecektim ki, telefonu yüzüme kapattı. Öfkeyle bir iki saniye yüzüme kapanan telefona baktım. Tam telefonu çantama atacaktım ki, bana bir şey çarptı. Daha ne olduğunu anlayamadan, yere, popomun üzerine düştüm. Gül, "hih Zeynep" diye yanıma geldi ve kolumdan tuttu.
Gül beni ayağa kaldırırken, ne oldu öyle diye etrafımıza baktık, az önce bana çarpan şişman çocuk o kadar hızlı koşuyordu ki, gözlerime inanmadım. Arkasında iki uzun adam vardı ve ona yetişmeye çalışıyorlardı. Kumral uzun boylu olan,"lan bebe buraya gel! Seni bir yakalarsam var ya! Seni Kızılay'da ibret olsun diye çıplak gezdireceğim!" Diye bağırdı. Bir iki adım gerisinde olan diğer kumral adama döndü bu defa da, "lan Cüneyt, koşsana lan! Adam elimizden kaçarsa önce seni sikerim şerefsizim" diye kükredi. Cüneyt dediği o adam, yüzündeki piç gülümsemeyle "abi tamam ben biliyorum da! Neden şimdi durduk yere tüm Ankara'ya şerefsiz olduğunu ilan ettin?" Dedi. Şişman çocuk bu arada zikzak çizerek tekrar önümüzden geçti.
Kumral adam da "lan ben senin" diye arkasındaki adama bakarak koşmaya devam edince, bana çarptı.Onunla birlikte bir iki adım geriye sendeledim, dengemi kaybettim, tam düşecektim ki, o ikimizin de düşmesine engelledi; gözlerimi kapatıp çığlığı bastım.
Adam kulağımın dibinde, "bağırmasana be kadın kulağımın zarını patlattın!" Deyince kan beynime sıçradı! Sinirle gözlerimi açtım ve beni sıkı sıkıya tutan kollara baktım. "Sen de önüne bakarak yürüsene be adam! Senin yüzünden ikinci defa yeri boyluyordum" dedim.
Ama sinirle başımı kaldırıp onunla gözlerimiz buluştuğunda 'sen bana her gün böyle çarp canım ne olacak' dedim. Ama tâbi içimden söyledim bunu, bunları ona sesli söyleyip onun egosunu şişirmeye gerek yok, değil mi? Bu gördüğüm gözler gerçek miydi Allah'ım? Derin, ıssız, el değmemiş suyun beraklığında biz göz rengi olacağını söyleseler inanmazdım. Ama işte karşımda.Okyanus mavisi mi, yoksa lacivert mi gözleri? Ya burnunun üzerindeki bu çillere ne demeli, ay çok tatlı ama ya! Kalın alt dudağıda tam ağzıma layık diye düşünüyordum ki! Tövbe, tövbe ne saçmalıyorum ben ya, dedim ve onu ittim. Sıkı tutuşundan kurtulmak için kendimi geri çekilmeye çalıştım ama o izin vermedi.
"Böyle iyiydik! Neden gitmek için bu acele" dedi ve beni kendine biraz daha çekti.
"Bıraksana beni be adam!"
"İnsan aradığını bulunca bırakmamalı! Öyle değil mi?" Derken gözleri haylaz çocuklar gibi parladı. Gül yanımıza geldi ve beni onun tutuşundan kurtarmak için uğraştı ama adam zamk gibi yapışmış bırakmıyordu beni.
Gül bir yandan beni kurtarmak için uğraşırken, o diğer yandan beni bırakmamak için uğraşıyordu, ben de omuzlarımı bunu sen istedin dercesine silktim ve "günah benden gitti" dedim. Bana tepeden ukala şekilde bakarken, ne yapabilirsin ki dercesine kumral tek kaşını kaldırdığında yüzümdeki gülümseme genişledi.Gözlerimi ondan ayırmadan dizimi kaldırdım ve tüm gücümle dizimi bacak arasına vurdum. "Lannnn," diye bağırarak bıraktı beni ve iki eliyle bacak arasını tuttu. O acıyla kıvranırken Gül yanıma geldi ve "senden korkulur Vallahi," dedi kıkırdayarak.
"Kes gülmeyi de gidelim," dedim ve Gül'ün koluna girdim. Tam birkaç adım atmıştık ki, onun acılı çıkan sesiyle ve sözleriyle donup kaldım.
"Lan... lan kadın! Eğer ileride çocuklarımız olmazsa tüm suç senin!"
Ünlem-Zeynep
Virgül- Songül
Nokta- Gül
Benimkilerin birbirine taktığı lakaplar bunlar🤭