EVİME HOŞ GELDİN
"Doğa, hazır mısın?"
Heyecanla üzerimdeki doktor önlüğünü düzelttim, "Hazırım," dedim.
Son kez derin bir nefes alıp kameraların karşısına geçtim.
Tedavisi olmayan bir hastalık olan Vena Vesta hastalığının tedavisini bulmuştum; tabii ki henüz teoride kalmıştı. Uzun uğraşlar sonucunda ünlü bir kanala çıkıp derdimi anlatma fırsatı buldum. Çalışmalarıma maddi anlamda destek verecek, bana ilacı geliştirip üretmem için kaynak sağlayacak bir bağışçıya ihtiyacım vardı.
Tabii ki bu işte yalnız değildim; devlet gözetiminde ve kendi kuracağım ekibimle beraber çalışacaktık. İlacı ürettikten sonra ise bize denek olmak isteyen insanlar üzerinde çalışmamızı devam ettirecektik. Tüm bu hayallerimin gerçekleşebilmesi için ihtiyacım olan tek şey, bu çalışmaya inanarak bağış yapacak olan insanlardı.
Muhabirin uzattığı mikrofona derdimi anlatıyordum. Ne kadar çalıştığımızı, emek verdiğimizi ve bunun tüm insanlık için önemli olduğunu anlatmaya başladım. Çok sık görülmeyen nadir bir hastalık olsa da insanların canını yakan, hayat kalitesini düşüren ve sonunda onları ölüme götüren bir hastalıktı. Daha önce bu hastalığa sahip olan iki hastam olmuştu, maalesef ikisi de hayatını kaybetti. Onların yıllar süren tedavi süreçlerinde hep yanlarındaydım. Ne kadar acı çektiklerine gözlerimle bizzat şahit olmuştum. İki hastamı da kaybettiğim için bu hastalığa bir çözüm bulmam gerektiğini hissetmiştim. Yıllardır bu konunun üzerinde çalışıyordum, sonunda doğru formülü bulmayı başardım ama maddi açıdan çok pahalı bir üretim süreci olacaktı. Arkadaşlarımın önerisiyle bağışçı aradığımı tüm dünyaya duyurmam gerektiğinin farkına vardım ve işte şimdi tam olarak bunu yapıyordum.
Muhabirin sorduğu sorulara tek tek yanıt verdim. Biraz hastalıktan ve tedavi sürecinden bahsettim. Son olarak kameraya dönerek, "Yardımlarınız binlerce insanın hayatını kurtarabilir. Belki bir evladı annesine kavuşturmuş olacaksınız, belki de bir evlada anne ve babasıyla yaşayacağı uzun yıllar vereceksiniz. Hayat vermek sizin ellerinizde," dedim.
Kameraman kamerayı kapattı. "Çok güzel bir kayıt oldu, teşekkürler," dedi. "Bu akşam saat 8'de tüm haberlerde yayınlanmış olur."
Gülümseyerek kameramana ve muhabire teşekkür ettim. Onları yolcu ettikten sonra hastaneye geri döndüm. O kadar yoğun çalışıyordum ki haberi bile hastanenin bahçesinde yapabilmiştik ama işimin yoğunluğundan asla pişman değildim. Doktor olmayı, insanları iyileştirmeyi, onlara hayat vermeyi seviyordum. Bu hayatta sahip olduğum tek şey doktorluktu, onu da hakkıyla yapmak istiyordum.
"Ooo, ünlü Kalp cerrahı Operatör doktor Doğa Yılmaz geldi, bir alkış alalım!"
Çalışma arkadaşlarım beni alkışlamaya başladığında gülerek onları durdurdum. "Daha ünlü değilim," dedim.
Genel Cerrah Beyza gülerek, "Valla ben şimdiden yerimi alayım," dedi. Daha ne olduğunu anlamadan hızlıca ikimizin fotoğrafını çekti.
"Çok çirkin çıktım, sil onu!"
Gülerek, "Silemem valla, ilk defa bir ünlüyle fotoğraf çektirdim," dedi.
"Tamam arkadaşlar, bu kadar eğlendiğimiz yeter, işimizin başına dönelim."
Eylül dostça elini omzuma koydu. "Bari biraz şu anın tadını çıkaralım, biraz da kendini düşün," dedi.
Omzumdaki elinin üzerine içtenlikle elimi koydum. "Hastalar beklemez," dedim.
Ahmet de konuşmaya dahil oldu: "Senin onları düşündüğün kadar onlar da kendilerini düşünseydi hepsi çoktan iyileşip evlerine dönerdi," dedi.
"Bizim işimiz bu Ahmet, hastaları iyileştirmek için okumadık mı yıllarca?"
"Valla Doğa çok haklı arkadaşlar, hadi herkes işinin başına dönsün, dağılalım."
Beni desteklediği için Burçin'e öpücük yolladım ve herkes gibi ben de işimin başına döndüm.
Bu akşam nöbetim akşam saat 7'ye kadar olduğu için fazlasıyla yorulmuştum.
Üzerimdeki doktor önlüğümü çıkarıp özenle dolabımdaki askılığa astım. Önündeki cep kısmında "OP. Dr. Doğa YILMAZ - KALP VE DAMAR CERRAHİSİ" yazıyordu. Annem elleriyle işlemişti; tabii annem bunu işlerken ben henüz tıp birinci sınıftaydım. O zamanlar hangi bölümde uzmanlık istediğime henüz karar vermediğim için annem sadece "Dr Doğa yılmaz yazmıştı ". Kalp ve Damar Cerrahisi bölümünde Uzman olunca kenarına ben de ünvanlarımı işlemiştim; tabii anneminki kadar güzel olmasa da bir şeye benzemişti.
Bu yazıyı her okuduğumda gururlanıyordum. Annem ve babam benim hep doktor olmamı istemişlerdi. Maalesef ikisinin de ömrü bugünleri görmeye yetmedi ama beni bir yerlerden izlediklerine eminim. Bugün olduğum kadınla gurur duyuyorlardır.
Üzerime ceketimi giyip hastaneden çıktım. Haberlerin başlamasına bir saat kalmıştı, hemen eve gidip izlemeliydim. Cebimden telefonumu çıkarıp Serdar'ın mesajlarını okumaya başladım. Gün içinde o kadar yoğun oluyordum ki sevgilimin mesajlarına bile cevap verecek vaktim olmuyordu; zaten telefonu da sadece acil çağrılar için kullanıyordum.
Serdar beni ne kadar özlediğine dair romantik mesajlar atmıştı. Kendisi de avukat olduğu için işlerimin yoğunluğunu anlayabiliyordu, o yüzden hiçbir zaman bu konuda bana kızmıyordu.
Ben de onu özlediğime dair mesajlar gönderdim. Bu akşam haberlere çıkacağımı söyleyerek beraber izlemek için onu evime davet ettim.
Seve seve geleceğine dair bir mesaj yollamıştı. Eve gitmek için adımlarımı hızlandırdım, sevgilim için hazırlanmalıydım.
Sokağın köşesini dönüp evimin olduğu mahalleye girdim.
Birkaç adımda apartmanın önüne gelmiştim. Çantamdan anahtarı çıkararak kapıyı açtım. Merdivenlere yönelerek iki katı çıkmaya başladım. Yorgun yorgun bu merdivenleri çıkmak ölüm gibi bir şeydi.
Burası hastaneye yürüme mesafesinde olan bulabildiğim tek kiralık evdi. Beş katlı apartmanın ikinci katında kalıyordum. Burada ev bulabildiğim için çok şanslıydım, o yüzden mahallenin tekinsizliği de asansörün olmayışı da umurumda bile değildi.
Dairemin kapısının önüne geldiğimde biraz durup nefeslendim. Anahtarı kilide yerleştireceğim sırada bir el belime sarıldı. Panikle olduğum yerde sıçradım.
"Şşşt, sakin ol sevgilim, ben geldim."
Korkuyla Serdar'a döndüm. Bir elimi kalbimin üzerine koyup derin bir nefes verdim. "Ödümü kopardın!" dedim.
Serdar yanağıma bir öpücük kondurdu. "Özür dilerim sevgilim, amacım korkutmak değil, sürpriz yapmaktı," dedi.
Ben de gülümseyerek kapıyı açtım ve Serdar'ı içeriye davet ettim. "Hoş geldin sevgilim," dedim.
"Hoş buldum sevgilim."
Evin kapısını kapatıp içeriye geçtim. İyi ki dün evi toparlamıştım, yoksa şimdi Serdar'a rezil olacaktım.
Serdar çoktan koltuğa geçip yayıldı, televizyonu da açtı. "Hangi kanal demiştin sevgilim?" dedi.
"Bütün kanallarda olacağını söylediler, rastgele aç bir tanesini. Benim acilen pijamalarımı giymem lazım."
Salondan çıkıp odama girdim. Zaten ev çok büyük olmadığı için iki adım atarak diğer odanın önüne geliyordunuz.
Pembe renk pijama takımı giydim. Uzun bir altı vardı, üstü ise kısa kollu gömlek tarzındaydı; kollarında pembe tüyleri vardı. Saten kumaşının parıltısını çok seviyordum. Hayatımın neredeyse tamamı hastanede geçiyordu, eve geç geliyordum. Bazen nöbete kalmak zorunda olduğum için eve hiç uğramadığım günler bile oluyordu. Eve geldiğimde ise kendimle ilgilenmeyi, en sevdiğim süslü pijamalarımı giymeyi seviyordum. Kaygan saten kumaş tenime değdikçe rahatlıyordum. Saçlarımı dağınık topuz yaparak Serdar'ın yanına geri döndüm.
Yanına oturup başımı da göğsüne yasladım. Bu halime alışık olduğu için ondan çekinmiyordum.
Serdar orta sehpada duran poşete uzandı. "Bize içecek bir şeyler getirdim, güzel haberi kutlamak için," dedi.
Dudaklarımı büzerek, "Çok düşüncelisin ama içemem, yarın nöbetim var," dedim. Koltukta biraz yayılarak Serdar'ın dizlerine başımı koydum. Bugün yoğun bir gündü. Ellerini saçlarımın üzerinde gezdireceği sırada durdu ve elini geri çekti. Saçlarıma dokunulmasından hoşlanmadığımı biliyordu. Onun yerine parmaklarını yanağıma koyup okşadı ve anlayışla gülümsedi.
"Bunu diyeceğini tahmin etmiştim," dedi ve tekrar poşete uzandı. Bu sefer içinden meyve suyu çıkardı. "Hazırlıklı geldim," dediğinde gülmeye başladım.
"Sen var ya harikasın," dedim. "Ben bardakları getireyim."
Mutfağa gidip iki tane bardak aldım, bir de meyve suyunun yanında yiyebileceğimiz birkaç abur cubur getirdim.
Serdar kumandayı eline alarak tek tek kanalları gezmeye başladı. "Hiçbirinde bulamadım, saati yanlış duymuş olabilir misin?" dediğinde kaşlarım çatıldı. "Hayır, saat 8 dedi."
"Biz mi kaçırdık acaba?"
"Sanmıyorum ama internetten bakacağım şimdi." Serdar telefonu eline aldı, birkaç haber sitesine baktı. "Hiçbirinde yok," dedi.
Hem moralim bozulmuştu hem de üzülmüştüm. Yoksa yayınlamayacaklar mıydı?
Serdar üzüldüğümü gördüğü için telefonu bir kenara bıraktı. Elini yanağıma koyarak başparmağıyla nazikçe okşadı.
"Üzülme sevgilim. Zaten çok geç bir saatte kamera karşısına geçmiştin; düzenlemesi, montajı derken bu akşamki haberlere yetişememiş olabilir. Yarın yayınlarlar."
Serdar'ın söyledikleri çok mantıklı gelmişti. "Haklısın, yarın tekrar bakacağım," dedim.
Serdar'ın telefonu çalmaya başladı. Telefonu açıp kulağına götürdü. "Tamam Metin Bey, hemen geliyorum." Telefonu kapattı, mutsuz bir şekilde bana bakıyordu. "Gitmem lazım, patron çağırıyor," dedi.
Serdar zengin bir iş adamının birkaç avukatından biriydi. Yüklü bir maaş aldığı için patron gece çağırdığında bile gitmek zorundaydı.
"Sorun değil, sen işine git, yarın tekrar buluşuruz," dedim.
Serdar bana sıkıca sarıldı. Çıkardığı ceketini geri giydi, kapıya kadar onu yolcu ettim.
Serdar'la iki yıldır beraberdik. Ona körkütük aşık değildim, biliyorum; büyük ihtimalle o da bana değil ama ikimiz çok iyi anlaşıyoruz. Hiçbir sorun yaşamadan iki yılı devireceğiz. Serdar bana karşı hep çok anlayışlı ve sabırlı, aynı şekilde ben de ona karşı öyleyim. Aşık olmasak da beraber iyi bir hayat arkadaşıyız. Bence bir ilişkide önemli olan aşktan önce sevgi ve saygıdır, bizim ilişkimizde de bunlar var.
Serdar gittikten sonra bir süre daha televizyonun karşısında oyalanıp meyve suyu içmeye devam ettim.
Aklıma çöpü atmam gerektiği geldi. Kaç gündür akşamları aklıma geliyordu ve "Sabah atarım," deyip geçiyordum; sabah da atmayı unutuyordum. Yakında evimden çöp kokusu gelmeye başlayacaktı.
Yorgun da olsam yerimden kalkıp balkona bıraktığım çöpü aldım ve evden çıktım. En azından hava güzeldi.
İki katı yavaş yavaş indim ve binadan çıktım. Çöp konteyneri mahallenin sonundaydı.
Biraz temiz hava almak iyi gelir diye sallana sallana gidiyordum. Uzak bir mesafeden çöp poşetini sallayarak konteynere fırlattım ve basket! Fazladan adım atmama gerek kalmadan halletmiştim. Tembel miyim yoksa fazlasıyla yorgun olduğum için mi bilmiyorum ama genel olarak fazla iş yapmayı sevmiyorum.
Eve geri dönmek için arkamı dönüp yürümeye başladım.
Bir el ağzımın üzerine kapandığında gözlerim korkuyla büyüdü, çırpınmaya başladım ama nafile; beni tutan kollar çok güçlüydü. Bağırıp çığlık atmama fırsat bile olmadan beni bir minibüsün içine bindirdiler ve araba hızla hareket etti.
Beni zorla arabaya bindiren adam karşımda oturuyordu. O kadar iriydi ki gerçek hayattaki dev gibiydi. Korkuyla, "Beni nereye götürüyorsunuz, bırakın!" dedim.
Adam sanki beni duymuyormuş gibi davranıyordu.
Bütün yalvarmalarıma rağmen sessiz kaldığı için artık konuşmayı bıraktım. Beni götürdükleri yerde neler olup bittiğini öğrenebilirdim.
Araba nihayet durmuştu. İri adam kapıyı açıp arabadan indi ve kolumdan tutarak beni de indirdi. O kadar güçlü tutuyordu ki sanırım kolumu koparacaktı.
Bir evin önündeydik. Buraya ev demek hakaret olurdu; buraya yakışan hitap "saray yavrusu" olurdu.
Büyük kapılar açıldı.
Büyük bahçenin ortasına kadar yürüdük.
Uzun boylu, kaslı bir adam bize doğru yaklaşıyordu. Tam karşımda durdu. Sadece bakışlarıyla bile korkutmayı başarmıştı. Gözleri siyah mıydı yoksa gecenin karanlığı mı yansımıştı bilmiyorum; tek bildiğim şey, başımın belada olduğu.
"Evime hoş geldin, doktor."