Deve benzettiğim adam kolumdan sıkıca tutarak beni yürütmeye devam etti.
Bahçenin ortasında karşılıklı koyulmuş iki tane sandalye vardı. Adam beni sertçe o sandalyeye oturttu, diğer adam da gelip karşımdaki sandalyeye oturdu.
"Furkan, nazik davran misafirimize."
Deve benzettiğim adamın adının Furkan olduğunu öğrenmiştim.
Furkan adama bakıp saygıyla başını eğdi. "Kusura bakma patron," dedi.
Burada kusura bakması gereken kişi bendim ama patronundan mı özür diliyordu? Sinirlerim iyice tepeme çıkmıştı.
Sakin kalmaya çalıştım; zaten korkudan bayılmak üzereydim. Belki yalvarırsam beni bırakırlar diye düşünerek devin "patron" dediği adama döndüm. Zaten bakışları beni delip geçmek ister gibi bir saniye bile üzerimden ayrılmıyordu.
"Beni bırakın n’olur, gideyim. Benim kimseye zararım olmaz, lütfen bırakın beni. Hem beni şimdi bırakırsanız söz veriyorum polise falan da gitmem, bugün hiç olmamış gibi hayatıma devam ederim. Zaten sizi tanımıyorum bile," dedim.
Patron denen adamın yüzünde alaycı bir gülümseme oluştu. "Haklısın, ayıp ettik," dedi.
Elini bana uzattı. "Ben Yavuz Ulubey," dedi.
Bu ismi daha önce duyduğuma adım gibi emindim ama nereden biliyordum?
Yavuz bir bana, bir de uzattığı eline baktı. "Elimi sıkmayacak mısın doktor?" dedi. Sesinde gizlemeye zahmet etmediği o tehdidi hissetmiştim. İçimden bir ses, bu adamın elini sıkmadığı için birilerini öldürdüğünü söylüyordu. Korkuyla titreyen elimi adamın iri elinin arasına bıraktım. Canımı yakmayacak sertlikte elimi sıktı ve aşağı yukarı salladı.
"Tanıştığımıza memnun oldum Doğa Yılmaz," dedi.
Korkuyla elimi geri çektim. "Adımı nereden biliyorsun?" dedim.
Yavuz'un yüzünde kendinden emin bir gülümseme oluştu. "Senin hakkında her şeyi biliyorum," dedi.
Artık daha çok korkmaya başlamıştım.
"Ama neden?" dedim. "Benden ne istiyorsunuz? Ben size yanlış bir şey mi yaptım?"
Yavuz'un yüzü ciddileşti. "Senden istediğim şey çok basit," dedi.
Merakla ne söyleyeceğini bekliyordum; buradan kurtulmak için ne derse yapacaktım.
"Beni iyileştirmeni istiyorum."
Duyduklarımla şaşırdım. "Hastaysan neden hastaneye gelmiyorsun da bir doktoru kaçırıyorsun? Sen kafayı mı yedin?" dedim.
Yavuz gülerek bana bakıyordu. Umarim bu, psikopatların adam öldürmeden önceki son gülüşlerinden değildir. Burada ölmek istemiyordum, o yüzden Yavuz denen adama iyi davranmalıydım.
Sakin bir sesle, "Gel beraber hastaneye gidelim, orada söz tedavini yapacağım," dedim.
"Daha ne hastası olduğumu bile sormadın doktor."
"Önemli değil, bir yolunu bulurum. Tanıdığım başka doktorlar da var, hastalığına çare buluruz," dedim.
"Benim çarem sende doktor."
Duyduklarımla sertçe yutkundum. "Ne demek istiyorsun?" dedim.
"Ben Vena Vesta hastasıyım. Yani tedavisi olmayan ama senin tedavisini bulduğunu söylediğin hastalık."
"İlacı bende yok," dedim. "Eğer beni o yüzden kaçırdıysanız ortada bir yanlış anlaşılma var. İlaç henüz üretilmedi."
Yavuz karşımda bacak bacak üstüne atarak rahat bir pozisyon aldı, kollarını göğsünde birleştirdi. Çıkan kasları sadece bir saniyeliğine aklımı karıştırmaya yetmişti.
"Ortada bir yanlış anlaşılma falan yok doktor. İlacı üretmek için bir bağışçı aradığını duydum, o kişi benim," dedi.
Şu an sevinçten havalara uçmam gerekiyordu ama ben korkuyordum.
"Beni neden kaçırdınız?" dedim.
"Çünkü o ilacı üretip beni iyileştireceksin."
"Tamam ama bunun için neden kaçırdınız? Bağış yapsanız yeterliydi, devletin gözetimi altında ilaçlar üretilmeye başlanacaktı," dedim.
Yavuz dilini üst damağına vurup "Cık," dedi. "Ne devlete ne de başka birine... Ben kimseye güvenmem," dedi. "Burada, benim evimde, benim gözetimimde hazırlayacaksın. Ne zaman beni iyileştirirsen, o zaman bu evden gitmekte özgürsün."
Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyormuş gibi hissediyordum.
"Sen benimle dalga mı geçiyorsun?" dedim. Öfkeyle ayağa kalktım, oturduğum sandalye yere devrildi. "O ilaçların üretimi hızlı olsa bile senin iyileşmen yıllar sürer! İlaçların faydalı olacağından bile emin değilim," dedim.
Benim öfkeme karşılık Yavuz çok sakindi. "O zaman yıllarca benimle beraber bu evde kalmak zorundasın doktor," dedi. O kadar sakin ve sıradan bir şeymiş gibi söylemişti ki donup kalmıştım. Sanki bana "İki ekmek al da gel," diyor gibi, "Yıllarca benimle yaşayacaksın," diyordu.
"Sen kafayı yemişsin," dedim. Bahçe kapısına yürümeye başladım; tabii ki buradan elimi kolumu sallayarak çıkamayacaktım. Furkan denen dev hemen önümü kesti ve beni kolumdan tutarak Yavuz'un karşısına geri getirdi.
"Bak, benim bir hayatım var, bir sevgilim var, en önemlisi ben bir doktorum," dedim. "Kaybolduğum yarın anlaşılır. Tüm kanallarda tedaviyi bulduğuma dair haberler var, birileri beni aramaya gelecektir. Bırak beni gideyim," dedim.
Yavuz o kadar rahattı ki ilk defa birini ellerimle boğarak öldürmek istiyordum.
"Hangi haberlerden bahsediyor Furkan?"
Furkan Yavuz'a döndü. "Galiba daha yayınlanmadan sildirdiğimiz haberden bahsediyor patron," dedi.
Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. "Siz..." dedim, "o haberleri yayınlatmadınız mı?"
Yavuz umursamazca omuz silkti. "Bağışçı arıyordun, buldun . Artık haberlere ihtiyaç kalmadı," dedi.
Demek o yüzden Serdar'la birlikte o haberleri izleyememiştik, çünkü zaten yayınlanmamıştı.
"Tamam, haberler olmasa da olur. Benim sevgilim var, beni arar," dedim.
Yavuz gözlerini devirdi. "Şu beceriksiz Serdar'dan mı bahsediyorsun?" dedi.
Şaşkınca, "Sen onu tanıyor musun?" dedim.
"Maalesef tanıyorum," dedi. Sonra kömür karası gözleriyle beni baştan aşağı süzdü. "Sen ne buldun o ezikte?" dedi. "O daha bir dava kazanmasını bile bilmiyor."
Öfkeyle, "Sevgilim hakkında doğru konuş!" dedim.
"Ben senin iyiliğin için diyorum, harcanma o ezikle," dedi. Sonra ayağa kalktı. "Neyse, madem iyileşmem yıllar sürecek, o zaman ezik Serdar'ı görmek için yıllarca bekleyeceksin," dedi. "O zaten seni unutur merak etme," diye eklediğinde sinirden yanaklarım alev almıştı.
"Öyle bir şey olmayacak, seninle bu evde kalmayacağım," dedim. "Ben doktorum, işimin başına geri dönmem gerekiyor."
Yavuz derin bir nefes aldı. "Artık değilsin, senin adına bir istifa mektubu verdim," dedi.
Dizlerimin bağı çözülmüştü, bacaklarım titremeye başladı. Buraya geldiğimden beri hissettiğim korku bile beni bu hale getirmemişti ama mesleğimin elimden alındığını duymak, sanki kalbime bir kurşun saplanmış gibi yere yığılmama sebep oldu. Dizlerimin üzerine düştüm.
Ağlamaya başlamıştım. Yavuz da Furkan da şaşkınca bana bakıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Yavuz dizlerini bükerek yanıma eğildi. "Gerçekten bu kadar şey içinde buna mı ağlıyorsun?" dedi. "Belki birazdan seni öldüreceğim, belki daha kötü şeyler yapacağım; bunlardan korktuğun için ağlamıyorsun da mesleğin elinden gitti diye mi ağlıyorsun?"
Yaşlı gözlerle ona baktım. Siyah gözleri beni anlamak ister gibi bakıyordu ama asla anlayamazdı. "Ben doktor olmak için çok çalıştım," dedim. "Çok emek verdim. Annemle babam benimle gurur duysun diye iyi bir doktor olmaya çalıştım. Sen karşıma geçmiş, 'Artık doktor değilsin,' diyorsun. Artık öldürsen de benim için fark etmez," dedim.
"Tamam, söyle annene babana, yaptığın başka meslekle de gurur duyarlar merak etme."
"Onlar hayatta değil," dedim, ellerimi yüzüme kapatarak ağlamaya başladım.
Yavuz'un aldığı derin nefes sesini duydum. "Tamam, ağlama bu kadar. Eğer beni iyileştirebilirsen doktorluğa geri dönersin, bu benim için çocuk oyuncağı," dedi.
Ellerimi yüzümden çektim, gözyaşlarımı hızla sildim. "Gerçekten geri dönebilir miyim?" dedim.
Yavuz ayağa kalktı. "Şartı unutma," dedi. "Eğer beni iyileştirebilirsen dönebileceğini söyledim."
"Ya iyileştiremezsem?"
"O zaman ben mezara, sen de doktor olmadığın bir hayata gidersin," dedi.
Titreyen dudaklarımla, "Ben burada kalamam," dedim. "Evime gitmek istiyorum."
"Maalesef doktor, her zaman istediğimiz şeyler olmaz," dedi. Beni kolumdan tutarak ayağa kaldırdı ve yürümeye başladı. Kolumu acıtacak kadar sıkmasa da kaçmamı engelleyecek kadar sıkı tutuyordu.
Merdivenleri çıkarak üst kata geldik. Odalardan birinin önünde durdu. Kapıyı açıp beni de içeriye soktu.
"Bundan sonra kalacağın oda burası, şimdiden alışsan iyi olur," dedi. Cebinden bir anahtar çıkarıp komodinin üzerine koydu. "Kendini güvende hissetmek istersen kapıyı arkamdan kilitle," dedi. "Ama sabah sana seslendiğimde bu kapı açılmazsa kırarım, bunu da unutma," dedi. Başka hiçbir şey söylemeden odadan çıkıp gitti.
Ben de hemen arkasından kapıyı kapatıp kilitledim. Ben nasıl bir cehennemin içine düşmüştüm böyle? Burada ne halt edecektim? Serdar'ın ya da beni seven insanların beni aramasından başka çarem yoktu; birilerinin gelip beni bulmasını beklemek zorundaydım.
Yatağın içine girip buradan nasıl kurtulacağıma dair planlar yapmaya başladım.