Kadir’in Anlatımıyla
Mihriban… Yüreğimin en güzel çiçeği, biricik sevgilim…
Sabah erkenden kalkıp tarlaya gittim. Güneş yeni doğmuş, toprağın üzerindeki çiğ taneleri parlıyordu. Mihriban gelecekti. Bütün gün onu görecek olmanın heyecanı içimi titretiyordu ama bir yandan da yorgunluğuna üzülüyordum.
“Benim gülüm…” dedim içimden. Onu ikna edene kadar ne çektirdi bana. “Olmaz Kadir, denk değiliz” dedi defalarca. Ama gönül ferman dinlemezdi. Benim de gönlüm dinlemedi. Bir ahu gözlüye vurulmuştum bir kere…
Mihriban tarlaya geldiğinden beri yüzü durgundu. Bir şey vardı, sezmiştim. Gözleri bir noktaya dalıyor, dudakları kıpır kıpır bir şeyler mırıldanıyordu. Tarladan ayrılırken bana öyle bir baktı ki, o bakışta hem korku hem de hüzün vardı. Hemen peşine düştüm. Her zaman gizli gizli buluştuğumuz o çadıra doğru yürüdü. Ardından ben de girdim.
Her gün görsem de hasreti burnumun direğini sızlatıyordu. Sarıldım ona, kokladım. Mihriban çoktan benim olmuştu. Bana güvenmiş, yüreğini, bedenini bana teslim etmişti. Ama o gün gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.
Yüzüne baktım, ellerimi tuttu. Dudakları titreyerek konuştu. Söyledikleriyle kan beynime sıçradı. Bilal Ağa’nın adını duyduğumda yüreğimde bir ateş yandı.
“O orospu çocuğunu mezara koyarım ulan…” diye geçirdim içimden. Ama önce Mihriban’ı sakinleştirmem gerekiyordu. Çünkü aramıza kimsenin girmesine izin vermeyecektim.
Mihriban başını göğsüme yasladı, hıçkırıklarla ağlıyordu. Saçlarını okşadım, “Tamam gülüm, ağlama. Ben varım” dedim.
O çadır… O eski, yıpranmış bez parçası… Kaç defa şahit olmuştu sevişmemize, sevgimize. Dayanamadım, öpüp kokladım. Mihriban kendini kollarıma bıraktı.
O an sadece onu istedim. “Artık ayrı kalmak istemiyorum” dedim içimden. “Sabahlara kadar koynumda uyusun, ben onu seyredeyim yeter… Belki bir bebeğimiz olur, Mihriban’a benzeyen bir kız çocuğu… Hayali bile güzel.”
Mihriban sessizce giyindi, yüzü bembeyaz olmuştu. Çadırdan çıktı. Ben de üzerimi giyip tarlaya döndüm.
Yüreğimde bir ağırlık, dilimde bir dua vardı. “Tövbe yarabbim… Böyle abdestsiz dolaşıyorum, affet Allah’ım…”
Akşam olduğunda Mihriban giderken gözlerim doldu. “Bu son ayrılık…” diye fısıldadım kendi kendime.
Konağa gitmek için aceleyle arabaya bindim. Bu araba son günlerde bir tuhaftı ama önemsemedim. “Hayırlısı bakalım…” dedim. Konağa vardığımda doğruca annemin odasına yöneldim.
Kapıyı açar açmaz yüzünde güller açtı. “Oğlum!” dedi, sesi titriyordu. “Oğlum, benim yiğidim!”
“Anam…” diyerek elini öptüm, dizinin dibine oturdum. Yüzümdeki hali görünce endişelendi.
“Oğlum, neyin var senin? Hele anlat bana.”
“Anam…” dedim, sesim boğazıma düğümlendi. “Ben bir sevdaya tutuldum ama…”
Annemin gözleri ışıldadı. “Söyle kurban olduğum, kim bu kız? Gider isteriz. Buna üzülmek mi gerek?”
“Anam… Kız bizim tarlada çalışan Mihriban.”
Zozan Hanım gülümsedi. “Tamam oğlum. Yarın haber yollarım. Akşam gider isteriz. Sen üzülme, her şey olur.”
Ama ben derin bir nefes alıp kısık sesle söyledim: “Ana… Kızı bu akşam Bilal Ağa isteyecek.”
Annemin gözlerinde bir anda öfke parladı. “Oğlum, git söyle. Yarın akşam gelinimi istemeye gideceğiz. Bilal Ağa’yla da ayrıca konuşacağım.”
“Sağ ol anam.” dedim, elini öpüp dışarı çıktım. Ayluya çıktığımda gökyüzü yıldızlarla doluydu. “Ohhh…” dedim derin bir nefes alarak. “Bekle beni ahu gözlüm.”
Arabaya bindim, yolların virajını umursamadan gaza yüklendim. Artık Mihriban ile aramda bir engel kalmamıştı.
Zozan Demirhan dediğini yapardı. Beni hep ayrı severdi. Babam ölünce ağalığı abime değil, bana vermişti.
Hiçbir zaman ağalıkta gözüm olmadı ama abim bu duruma çok bozulmuştu. Yine de sesini çıkaramamıştı.
Viraja yaklaştığımda direksiyonda bir terslik hissettim. Araba sanki kendi kendine savruluyordu. Frene bastım ama boşunaydı. Fren tutmuyordu…
Yazarın Anlatımıyla
Kadir’in arabası birkaç gündür garip davranıyordu ama bu seferki bambaşkaydı. Frene bastığında ses çıkmadı, pedallar boşlukta asılı kaldı. Araba, karanlık tarlalara doğru taklalar atarak savruldu.
Gecenin sessizliği, metalin çığlığıyla bozuldu. Uzaklardan köpekler havladı, yoldan geçen birkaç araç durdu. Görenler hemen ambulansı aradı.
Kadir, ağır yaralı bir şekilde araçtan çıkarıldı. Kanlar içinde, bilincini yitirmişti. Ambulans sirenleri gecenin karanlığını yardı. Hastaneye götürüldü, hemen ameliyata alındı.
Konağın önünde bir sessizlik vardı. Zozan Hanım, gözünün nuru dediği oğlundan gelecek iyi bir haber bekliyordu. Doktor, ameliyathaneden çıktığında gözleri yorgundu.
“Elimizden geleni yaptık.” dedi sessizce. “Yoğun bakıma alındı. Allah’tan umut kesilmez.”
Zozan Hanım başını eğdi, dua etmeye başladı. Tespihini elinden düşürmeden sabahlara kadar bekledi. Sabah olduğunda oğlu Yakup’u yanına çağırdı.
“Git,” dedi kararlı bir sesle. “Git Mihriban’ın babasına söyle. Kızını Kadir’e istiyorum.”
Yakup, usulca başını salladı. Annesinin ne planladığını anlamıştı. Çünkü o, Zozan Demirhan’dı. Oğlunun gözlerindeki o kara sevdayı görmüş, o kız gelirse oğlunun uyanacağına inanmıştı.
Ama kader bu ya… Yakup hastaneye döndüğünde yüzü bembeyazdı. Annesine bakıp kısık bir sesle konuştu:
“Daye… Kızı dün gece Bilal Ağa’ya vermişler. Nikahları kıyılmış.”
Zozan Hanım yumruğunu sıktı. Gözlerinden yaşlar süzülürken, “Yade… Demek ki Kadir öğrendi. Kendine yediremedi. Kaza değil bu… İntihar…” dedi.
Üç gün, üç gece bekledi yoğun bakım kapısında. Ne yemek yedi, ne uyudu. Sadece dua etti. Son gece hemşirelerin tüm uyarılarına rağmen Kadir’in yanına girdi.
“Oğlum…” dedi, gözyaşlarını tutamayarak. “Benim kuzum… Dayanamayıp kendini mi öldürmek istedin? Bana deseydin oğlum… O kızı alırdım. Bilal Ağa’yla nikahı bozdururdum…”
Kadir, makinelerin soğuk sesleri arasında annesinin sesini duydu belki de. Kalp monitörü bir anda delicesine ötmeye başladı. Hemşireler koştu, ama Zozan Hanım çıkmadı odadan.
Oğlunun gözlerinin önünde ölümünü seyretti.
Kadir artık yoktu.
O gün, Zozan Demirhan’ın içinde bir yemin doğdu.
Kadir’in intikamı alınacaktı. Hem Bilal Ağa’dan… hem Mihriban’dan.
Zozan Hanım’ın ağıtları bütün konağı sarstı. Urfa’da sabah olduğunda her camiden sela sesi yükseldi.
“Demirhan Aşireti’nin Ağası Kadir Demirhan, hakkın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi, bugün öğle namazını müteakip Merkez Camii’nden kaldırılacaktır…”
Genç yaşta toprakla buluştu Kadir. Ardında yarım kalan bir sevda bıraktı… İntihar değil bir cinayetti aslında.....
Ve kimsenin bilmediği bir sır:
Mihriban’ın karnındaki o küçük can…
Kadir Demirhan’ın kanından bir evlat…
Peki o evladı kim koruyacaktı, Zozan Demirhan'dan...
Mihriban 'ın anlatımıyla
Üç gün geçmişti... Kadir’im gelmemişti. “Duymadı demek ki,” diye geçirdim içimden. Yoksa durmaz, gelirdi… Her geçen gün biraz daha umudum tükeniyordu. Bilal Ağa ise her gece odaya geliyordu. Her defasında istemedim. O yaklaşınca odanın en kuytu köşesine sinip ağladım. Yüreğim paramparça olmuştu. Yapamazdım… Kadir’den başkası haramdı bana.
Bilal Ağa, beni konağa getirdiği gecenin sabahında kadınlara zılgıt çaldırdı. Bilal Ağa, “Mihriban artık benim namusumdur!” diye ilan etti. O an, içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim. Gözlerim karardı, dünya başıma yıkıldı sanki. Ben onun olmak istemiyorum… Ben Kadir’i istiyorum.
Günlerim o iki kelimeyle geçti, Gel Kadir’im… Ne olur gel.
Her sabah umutla uyandım, her gece gözyaşlarıyla uyudum. Kadir’imden bir haber gelir diye gözüm kapının üzerindeydi. Ama ne gelen oldu ne de giden…
Uykusuz geçen bir gecenin sabahında, odanın ortasında öylece oturuyordum. Yüreğimde kocaman bir boşluk vardı. Gözlerim dalgın, ellerim titriyordu. Tam o sırada cami minaresinden yankılanan o ses kulaklarımda çınladı. İmamın sesi…
Kelimeler ağır ağır kalbime işliyordu,
“Kadir Demirhan… Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.”
O an içimdeki tüm nefes kesildi. Dizlerimin bağı çözüldü, yere yığıldım. “Benim Kadir’im… Ölmüş…” dedim kısık bir sesle. Gözlerim doldu, sonra sel gibi boşaldı yaşlar yanaklarımdan. Ondan gelememiş demek ki…
Peki ya ben? Ben nasıl dayanırdım buna? Onsuz yaşamak, nefes almak neye yarardı ki? İçimden bir ses, “Git ardından Mihriban, git…” diyordu. Bu dünyada olmadı, ahirette olur düğününüz…
Ama sonra annemin sesi geldi kulaklarıma, çocukluğumdan kalma bir öğüt gibi,
“Kızım, can Allah’ındır, kul kendine kıymaz. Kendini öldürmek büyük günahtır.”
Titreyen ellerimi dizlerimin üzerine koydum. “Yapamam,” dedim kendi kendime. “Kendimi öldüremem. Ama yaşamak da nefes almak kadar zor artık.”
O günü ağlayarak, dua ederek, içim kan ağlayarak akşam ettim. Güneş batarken odama karanlık çöktü. Sessizlik ağırlaştı. O an içimde bir huzursuzluk vardı, sanki fırtına yaklaşıyordu.
Kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri Bilal Ağa girdi. Gözlerinde zaferin pis bir ışıltısı vardı. Benim için ise ölümün ayak sesleri gibiydi. Ağır adımlarla bana doğru yürüdü. Kaçmadım bu defa… Kaçacak yerim kalmamıştı. Odada ayakta, taş kesilmiş gibi durdum.
“Gül Goncam…” dedi, sırıtarak. “Artık kabul ediyorsun demek beni.”
Sesi iğrenç bir alayla yankılandı duvarlarda. O pis ellerini üzerime doğru uzattı.
O an içimden bir çığlık yükseldi ama dilim tutuldu. Bu, Bilal Ağa için bir zaferdi,
ama benim için ölüme yürümekti.