Mihriban’ın Anlatımıyla
Bu gece son gecemdi…
Yarın ben de o kara toprağın koynuna girecektim.
Kendime defalarca söyledim, “Sevdiğinle kavuşmak için bunu yapmak zorundasın Mihriban.”
Kalbim yorgun, aklım darmadağındı. İçimde bin bir düşünce dolanıyordu. Acı artık kabullenilmişti benim için. Hayat bana ne verdiyse, hepsini sessizce kabul etmiştim.
O gece odanın loş ışığında Bilal Ağa’nın sabırsız nefes alışlarını duyuyordum. Yüzü sertti, bakışlarında sabırdan eser yoktu. Üzerimdeki kıyafetleri hırsla çıkardı. Elleri titriyordu ama bu titreme sevdanın değil, şehvetin ve sahip olma arzusunun titreyişiydi.
Beni yatağa yatırıp kendi kıyafetlerini de çıkardı. Yorganı bir kenara fırlattı, yanıma uzandı. Nefes alışverişi ağırlaşıyor, odanın havası her geçen saniye daralıyordu.
Bana doğru eğildi, dudaklarını boynuma bastırdı. Ben taş kesilmiş gibiydim, ne hareket ettim, ne ses çıkarabildim. Sanki ruhum o an bedenimi terk etmişti.
Ama kaçınılmaz olan bir gerçek vardı, Bilal Ağa bu gece bedenime sahip olacaktı.
Ve o anda kız olmadığımı anlayacak, ardından beni öldürecekti.
Bir an göz göze geldik. Gözlerinde kıvılcım gibi parlayan bir şehvet vardı. Dişlerini sıktı, sonra kendini içime doğru itti.
Acıdan değil, korkudan gözlerim doldu. Yüzü gerildi, nefesi kesildi.
Bir an , aniden durdu. Göz bebekleri büyüdü, nefesini tuttu.
Sonra öfkeyle içimden çekildi.
Bakışlarını üzerime dikti, sonra elini kan olup olmadığını anlamak için uzattı.
Yüzünde önce şaşkınlık, ardından delice bir hiddet belirdi.
Ellerini saçlarıma daldırdı, hırsla çekti.
“Kim lan! Kimle yattın sen, Mihriban!” diye haykırdı.
Yüreğim ağzımda, sesi titreyen bir fısıltıyla cevap verdim,
“Ölürüm de söylemem…”
“Demek ölür ama söylemezsin, öyle mi?” dedi, sesi artık insanlıktan çıkmıştı. “Ben sana gösteririm!”
Sonra... O gece beni öyle bir dövdü ki… Yumrukları, tekmeleri bedenime değil, sanki ruhuma iniyordu. Her darbede biraz daha soluyor, her nefeste biraz daha ölüyordum.
Dedim ki içimden, “Bu adam sabaha sağ bırakmaz beni.”
Yüzüme inen son tokatla birlikte gözlerinin içine baktım.
“Çek, vur beni!” dedim dişlerimin arasından.
“Ulan sana her şeyi veririm dedim! Başıma taç ederim dedim!” diye bağırıyordu. “Ben seni koynuma almadan ‘namusum’ dedim! Şimdi ne diyeyim, ha? ‘Namusum’ dediğim kadın meğer namussuz muymuş desinler?”
Sustum…
Çünkü biliyordum. Bilal Ağa beni değil, kendi onurunu, kendi şerefini düşünüyordu.
Oysa ben sadece sevdim.
Sadece Kadir’i…
“Sen dur Mihriban,” dedi dişlerini sıkarak. “Seni pişman edeceğim! O her kimse, o adamı da bulup gebertmezsem bana Bilal Ağa demesinler!”
Sonra beni kolumdan tutup alt kattaki küçük bir odaya attı. Kapıyı yüzüme kapattı, ardından kilidin sesi yankılandı.
Sabah olduğunda kapıyı Zühre açtı.
Oda karanlıktı, ben yerden doğrulurken o sırıtarak, alaycı bir sesle konuştu
“Ne oldu ha? Seni bir kere koynuna aldı, bitti! Benim yerimi alabileceğini mi sandın sen, soysuz köpek!”
“Ben istemedim, Zühre Hanım…” dedim güçlükle.
“Sus!” diye bağırdı. “Bir de utanmadan cevap veriyorsun! Ama bitti! Ağam istediğini aldı. Şimdi çık dışarı, bütün konağı baştan aşağı temizleyeceksin. Hadi, kalk!”
O an anladım ki benim için asıl eziyet yeni başlıyordu.
Bilal Ağa bir daha yanıma gelmedi.
Bir ay geçti, her günü gözyaşıyla sabahladım. Her gecem Kadir’in adını fısıldamakla geçti.
Bir gün yine temizlik zamanıydı. Kendimi halsiz hissediyordum ama sesimi çıkaramadım. Merdivenleri silerken gözlerim karardı, ayaklarım kaydı ve yere yığıldım.
Sonrası karanlıktı.
Gözümü açtığımda burnuma keskin bir koku geliyordu. Bir kadın başımda bekliyordu. Elindeki bezle alnımı siliyordu.
“Çabuk kendine gel kız,” dedi. “Ağam gelecek şimdi.”
Gerçekten de az sonra Bilal Ağa odaya girdi. Yüzü cama dönüktü, arkasını dönmedi.
Ebe kadın derin bir nefes alıp, “Ağam, gözün aydın. Karın gebe,” dediğinde, Bilal Ağa’nın yüzü öfkeyle gerildi.
Ardından hızla dönüp bana baktı. O bakışta ölüm vardı.
“Çık dışarı,” dedi ebeye.
Kadın sessizce çıktı. Odanın kapısı kapanır kapanmaz üzerime yürüdü. Yakama yapıştı, beni kendine çekti.
“Kim lan!” diye haykırdı. “Kimin piçi bu!”
Ben ağlamadım.
Sadece fısıldadım:
“Benim evladım piç değil.”
“Sen de o piç de öleceksiniz lan!” diye bağırdı. Yumruğu duvara indi.
Sustum…
Çünkü Kadir gitmişti ama bana en güzel emaneti bırakmıştı.
Karnımda onun bir parçası vardı.
Sekiz ay dayanmalıydım. Sonra bir yolunu bulup dışarı çıkmalı, Zozan Demirhan’a gidip bu emaneti ona teslim etmeliydim.
“Evladımı babasının adıyla yaşatır,” diyordum içimden. “Kadir’in kızı olduğunu bilsin, yeter.”
Günler birbirini kovaladı.
Zühre bana en ağır işleri yaptırıyor, ben ise bebeğimi korumaya çalışıyordum.
Sonunda hamileliğimin sonuna geldim. Ağrılarım dayanılmaz hale gelmişti.
Ebe, “Bu doğum zor, hastaneye gitmesi lazım,” dese de Zühre izin vermedi.
Ve o gece...
Sabah olmadı sanki. Zaman durmuştu.
Son bir çığlıkla, son bir nefesle dünyaya geldi bebeğim.
Bir anda odaya minik bir ağlama sesi yayıldı.
Ebe sevinçle, “Gözünüz aydın! Nur topu gibi bir kızınız oldu!” dedi.
O an... unuttuğum bir duygu doldu içime.
Sevgi.
Umudu hatırladım.
İçimden geçirdim: “Bir kızımız oldu, Kadir…”
“Adı Verda olsun,” dedim kısık bir sesle.
Ebe gülümsedi. “Verda... Güzel isim. Adıyla yaşasın,” dedi.
Zühre ise yüzünü ekşitip bebeğime iğrenir gibi baktı.
Ama benim kızım dünyanın en güzel bebeğiydi.
Ebe Verda’yı kucağıma verdiğinde kokusunu içime çektim.
Küçücük elleri parmaklarımı kavradı.
“Verda,” dedim gözlerim dolarak, “güzel kızım… İsminin anlamı gibi bir hayatın olsun. Hep gül yavrum…”
Yazarın Anlatımıyla
Mihriban Hanım’ın son sözleri bunlar olmuştu.
Zayıf bedeni artık daha fazla dayanamadı.
O gece sessizce gözlerini yumdu.
Belki de nihayet Kadir’ine kavuştu. Kim bilir…
Verda bebeğini Zozan Hanım’a emanet edemeden göçtü bu dünyadan.
Ama o emanet, bir gün mutlaka ait olduğu yere ulaşacaktı.
Cenazesi için Bilal Ağa mecburen bir şeyler yaptı.
Sadece o biliyordu Verda’nın kendi kızı olmadığını.
Yine de çevresine karşı “karısının emanetine gözü gibi bakan baba” rolü oynadı.
Ama içten içe biliyordu; Zühre’nin o çocuğa neler yaptığını, nasıl horladığını.
Yine de umurunda değildi.
“Sonuçta benim kanımdan değil,” demişti bir keresinde.
O kadar acımasızdı.
Mihriban’ın mezarı ile Kadir’in mezarı, aynı mezarlığın iki ucuna denk geldi.
Aralarında sadece dar bir yol vardı.
Bir ucunda Kadir’in adı yazılıydı, diğer ucunda Mihriban’ın.
Sanki kader bile onları tamamen ayırmaya kıyamamıştı.
O iki mezar, sonsuza kadar birbirini seyredecekti.
Ve rüzgâr her estiğinde, mezar taşlarının arasından bir fısıltı duyulurdu
“Verda…”
Mihriban ve Kadir'in kabul olmuş duasıydı .