Zozan Hanım sert adımlarla oğullarının yanına yürürken yüzündeki ifade, her zamanki gibi duygusuz ve buyurgandı. “Gidiyoruz,” dedi kararlı bir sesle ve arkasını dönüp yürüdü. Hülya ve Ceylan gözyaşlarını tutamıyor, sessizce ağlıyorlardı.
Zozan Hanım, ağlayan torunlarına dönüp keskin bir bakış attı. “Bir Demirhan ağlamaz!” diye gürledi. O anda genç kızlar sustu, gözyaşlarını sildi. Aşiretin kadınları ve erkekleri, ağır bir sessizlik içinde arabalarına binmeye başladılar. Düğünden ayrılırken geride fısıltılar, kargaşa ve gerginlik dolu bir hava bırakmışlardı.
Kafile hastaneye doğru yola koyuldu. Araba camlarından dışarı bakan Zozan Hanım’ın yüzü üzgün görünse de iç dünyasında bir kıvılcım parlıyordu. İçten içe sevinç duyuyordu, istediği olmuştu. Artık Verda’ya ulaşmasına sadece bir adım kalmıştı.
Hastanenin acil kapısından içeri girdiklerinde ortalık karışıktı. Doktorlar, hemşireler ve telaşlı akrabalar arasında bir uğultu hakimdi. Zozan Hanım kalabalığı yara yara ilerledi. “Baran’ım nasıl?!” diye bağırdı öfkeyle.
Yusuf , Zozan hanım'ın yanına yaklaşıp sakin bir sesle cevap verdi,
“İyi yade, merak etme. Kurşun sıyırıp geçmiş, ciddi bir zarar vermemiş.”
Zozan Hanım öfkeyle elini havaya kaldırdı. “Baran’ın kanı aktıysa, bir damla bile olsa bu bize zarar demektir!” dedi. Sesi o kadar güçlüydü ki herkes sustu. Koridorda yankılanan bu sözler, Demirhan adının ağırlığını bir kez daha hissettirmişti.
Torunlarına tek tek dönüp baktı. Gözlerinde ateş vardı. “Kimsenin size dokunmasına izin vermeyin. Biz Demirhan aşiretinin başıyız! Bizim kanımızı akıtırlar ise, bu onlara cesaret verir!” dedi.
Zozan Hanım kimseye aldırmadan acil müdahale odasına yürüdü. Önüne çıkan hemşireler, doktorlar korkuyla geri çekildi. “Çıkın dışarı!” diye emrettiğinde herkes çil yavrusu gibi dağıldı.
Yatağın üzerinde yatan Baran solgun ama dimdik bakıyordu. Zozan Hanım yanına yaklaşıp saçlarını okşadı.
“Aferin torunum… İyi iş çıkardın. Başardık, Baran’ım.”
Baran acıyan omzuna rağmen gülümsedi. “Yadem, senin istediğin oldu… Peki ya benim isteğim?” diye sordu.
Zozan Hanım’ın yüzü karanlık bir gülümsemeyle gölgelendi. “Olacak, torunum. Günü geldiğinde her şey olacak,” dedi.
Baran derin bir nefes aldı. Zozan Hanım, Yusuf’tan küçük olmasına rağmen Baran’ı ağa olarak seçmişti. Çünkü Baran’ı yönlendirmek kolaydı. Yusuf ise söz dinlemezdi, kalbinde vicdan taşıyan bir delikanlıydı.
“Baran,” dedi Zozan Hanım, “yarın ağaları Aktaş'lara yollayıp teklifimizi yapacağım. Biraz sabret, sadece biraz.”
Baran başını salladı. “Tamam yadem, sen nasıl istersen.”
Oysa Baran’ın içinde fırtınalar kopuyordu. Onun tek isteği vardı, sevdiği kadınla evlenmek. Her şeyi, tüm bu oyunları, kanın gölgesinde yapılan planları sırf o sevdiği kadını alabilmek için yapıyordu. Çünkü biliyordu, başka türlü Zozan Hanım’a kabul ettiremezdi.
Zozan Hanım ayağa kalktı. “Sen dinlen torunum. Yarın büyük gün.”
Baran, gözlerini tavana dikti. İçinden sessizce fısıldadı: “Yapmak zorundasın Baran… başka yolun yok.”
Koridora çıktığında herkes onu bekliyordu. “Herkes konağa gitsin. Yusuf, sen burada kal,” dedi.
Yusuf başını usulca eğdi. Hastanede sessizlik çöktü. Yalnız kalan Yusuf ve Baran, bir süre konuşmadan oturdular. Aralarındaki gerginlik hissediliyordu. Sonunda Baran sessizliği bozdu.
“Yusuf… bu gece vuruldum ama kurşunla değil, bir çift gözle vuruldum,” dedi.
Yusuf şaşkınlıkla başını kaldırdı. “Baran… sen Alev’le değil misin?” diye sordu.
Baran yüzünde suni bir tebessümle cevap verdi. “Alev’i yadem istemiyor, biliyorsun. Ama bu gece Verda’yı görünce… ona vuruldum.”
Yusuf’un yüreğine saplanan bir bıçak gibi hissettirdi bu cümle. Nefesi kesildi. Verda’yı birkaç kez çarşıda görmüştü ve o günden beri kalbi onun için atıyordu. Ama şimdi Baran Verda diyordu.
“Nasıl yani? Anlamadım Baran,” diye zar zor sordu.
“Verda’ya aşık oldum, Yusuf. Yademe söyledim. Yarın ağaları yollayıp kana karşılık Verda’yı isteyeceğiz. Hem… bende gönlü var,” dedi Baran, kendinden emin bir sesle.
Yusuf’un dudaklarından sadece şu kelimeler döküldü: “Hakkında hayırlısı olsun.”
Ama içi paramparça olmuştu. “Verda’nın gönlü varmış, bana yakışmaz engel olmak,” diye düşündü.
Sonra ayağa kalktı, sigarasını alıp hastanenin bahçesine çıktı. Gökyüzüne baktı, yıldızları izlemek için değil, ağlamamak için yapıyordu bunu.
“Verda… seni sevmek öyle güzel ki,” diye fısıldadı kendi kendine. “Senin mutluluğun için susarım. Uzaktan severim… sen mutlu ol yeter.”
O gece Yusuf’un yüreği kan ağladı ama kimseye belli etmedi. Artık Verda onun sevdiği değil, yengesi olacaktı. Bu aşkı kalbinden söküp atamazdı ama diline de dökemezdi.
Sabaha kadar bahçede sigaralar içti, her nefeste biraz daha yandı. Sonra derin bir nefes alıp kendi kendine “dik durmalısın,” dedi ve Baran’ın yanına dönüp sessizce oturdu.
O sırada Zozan Hanım hastaneden çıkar çıkmaz Hasan Ağa’yı yanına çağırttı. Gözleri kararlı, sesi buz gibiydi.
“Aktaşlara gideceksin. Baran’ın kanına karşılık kızları Verda’yı isteyeceksin. Baran ve Verda evlenecek,” dedi.
Hasan Ağa şaşkınlıkla başını kaldırdı ama karşısında Zozan Hanım’ın sert bakışlarını görünce susmayı tercih etti.
“En iyisi bu,” dedi yavaşça. “Kan davası çıkmadan çözülsün bu iş.”
Zozan Hanım elini göğsüne koyup, “Kin gütmek yerine düğünle tatlıya bağlayalım,” dedi.
Hasan Ağa düşünceli bir ses tonuyla, “Yarın akşam gider konuşuruz. Ağaları da yanıma alırım. Ama… ya Verda’yı vermeyi kabul etmezlerse? Helin büyük kız, belki onu vermek isterler,” dedi.
Zozan Hanım sert bir bakışla kapıyı işaret etti. “Ya Verda’yı verirler ya da kan seçimini yaparlar,” dedi.
Hasan Ağa başını eğip çıktı. Zozan Hanım odasında yalnız kaldı. Elini masanın üzerindeki çerçeveye uzattı. Yıllar önce kaybettiği oğlu Kadir’in fotoğrafına dokundu, parmak uçlarıyla resmin kenarlarını okşadı.
“Oğlum…” dedi titrek bir sesle. “Yıllar geçti ama senin acın dinmedi. Dinecek gibi de değil, Kadir’im…”
Ve gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
Urfa’nın sokakları sessizdi. Gece yarısı çoktan geçmiş, şehir derin bir uykuya dalmıştı.
Aktaş Konağı’nda ise fırtına kopuyordu.
Bilal Ağa salonun ortasında ileri geri yürüyordu. “Bu iş başımızı ağrıtacak, Polat! Ne yapacağız?” diye bağırdı.
Polat sakin ama kararlı bir sesle cevap verdi,
“Bizimle bir alakası yok baba, kaza oldu sonuçta.”
Bilal Ağa hiddetle koltuğa oturdu. “Polat, bu aşiret bizimle ne zamandır uğraşıyor. Sence bu durumu kullanmazlar mı?”
Polat derin bir nefes aldı. “Yarın hallederiz baba. Ağalarla konuşuruz, bir yolunu buluruz,” diyerek odasına geçti.
Bilal Ağa karısı Zühre’ye dönüp, “Kızlardan altınları al, getir. Kasaya kaldır. Yarın ağalar için hazırlık yapın. Verda’yı da çarşıya yolla, alışveriş yapsın,” dedi.
Zühre Hanım başını sallayıp, “Tamam ağam, merak etme,” dedi.
Sonra kızların odasına geçti. Önce Helin’den altınları aldı, ardından Verda’nın kaldığı odaya yöneldi.
Kapıyı tıklatıp içeri girdiğinde Verda ayağa kalktı. “Buyur Ana,” dedi saygıyla.
Zühre Hanım elini uzattı. “Altınları ver bakayım. Yarın erken kalkacaksın, çarşıya gidip alışveriş yapacaksın. Ağalar gelecek akşam,” dedi.
Verda usulca başını eğdi. “Tamam Ana,” dedi sessizce.
Zühre Hanım odadan çıkınca, Verda derin bir nefes aldı. Kendini yatağın üzerine attı. Gözleri ağırlaştı, yorgundu… ama içi huzurluydu.
Oysa bilmeden, son kez huzurlu bir uykuya dalıyordu.