Köyün yeni imamı
Mardin’in taş evlerle çevrili dar yolları tozlu tozların arasında eksik olmayan hem neşe hemde gözyaşı... güneşin kavurduğu ama akşam serinliğinde insanı ferahlatan bir köyüydü burası Karanlikdere... Evet adı buydu. Karanlıkdere... kendisi kadar karanlık gelirdi bazen dışarıdan gelene ama içeri girince insanların içini ısıtan kalbi samimi ve sevecan halleri asla eksik olmazdı. Adi karanlık ama insanları güneş gibi parlaktı bu köyde
Dağların eteklerinde, mor çiçekli tarlaların arasında, tarihle doğanın iç içe geçtiği bir yerdi burası. Köyün havası, sabahları taze ekmek kokusuyla, akşamları ise kekik ve toprak kokusuyla dolardı. İnsanların neşe ve barış içinde yaşadıkları bir birlerine her zaman destek oldukları yerdi... Zaman zaman köye çöken sisleri kalplerindek sevgi nuruyla çözen insanlarla doluydu bu Karanlıkdere
İnsanları sert, geleneklerine bağlı, ama yürekleri sıcak, misafirperverdi. Çeşme başında kızlar su taşır, Nineler hali örer dikiş diker günlerini gün eder, çocuklar ise sokaklarda koşar, yaşlılar ise kahvehanede çay eşliğinde muhabbet ederdi. İşte bu köyde, Yakup’un yeni hayatı başlamıştı.
Yakup, yirmili yaşlarının sonunda, uzun boylu, esmer, gözleri kararlı ama bir o kadar da yumuşak bakışlı bir gençti. İstanbul’da geçirdiği zor günlerden, boşanmanın yükünden kurtulmak için bu küçük köye, imam olarak atanmıştı.
Köyün girişinde o kalabalığa bakarken içine derin derin havayı soludu... işte bu dedi kendi kendine.. İşte bu aradığım huzur... diye düşündü. Caminin minaresinden yankılanan ezan sesi, köyün sakin ritmine karışırken, Yakup kendini bu sessizliğin içinde bulmuştu. Yeni bir başlangıç istiyordu; nefreti, kavgayı, geçmişi ardında bırakıp burada, bu taş evlerin arasında huzuru bulmayı umuyordu. Önce köyün içinde biraz dolaştı sonra kahvenin oraya gitti.
"Selamün aleyküm ağalar" dedi heyecanını gizlemeye çalışarak
"Aleyküm selam yiğidim hoşgeldin" dedi köyün yaşlıları
"Hoşbulduk babam ben diyanetten bu köye yeni atanan imamim adım Yakup muhtarlığa gitmem lazım ama bulamadım rica etsem yardımcı olur yol gösterir misiniz" mümkün olduğu kadar ricacı şekilde konuşmak köyün yerlisini kızdırmamak için uğraşıyor du
"Buyur oğlum iyi geldin hoşgeldin ben muhtar Selami uzun yoldan geldin bir çay çorba iç sonra seninle konuşup yeni evine taşırız gel oğlum gel" dedi köyün muhtarı
Hemen aralarında sanki Yakup kendi evlatları gibi sahip çıktılar konuştular tanıştılar. Genç yaşta yetim kalan çocuğun kaderinin kismetininde kötü olduğunu öğrenip adama pek bir üzüldü köyün yerlisi. Çok geçmeden adami önce muhtarın küçük, dükkandan hallice tek gözlü ofis diye adlandırdığı ama gece kondu benzeri binasına gittiler gerekli evrakları hazırlayıp sonra Yakubu kalacağı eve götürüp yerleşmesine yardımcı oldular...
----
Karanlıkdere, dağların gölgesinde, rüzgârın fısıltılarıyla uyanan bir köydü. Sis, sabahları köyün dar sokaklarını bir örtü gibi kaplar, akşamları ise evlerin bacalarından süzülen dumanla birleşip gökyüzünü gizlerdi. Bu köyde, herkesin birbirini tanıdığı, sırların ise ya toprağa gömüldüğü ya da fısıltılarla kulaktan kulağa yayıldığı bir düzen vardı. Ve bu düzenin içinde, küçük bir kız olan Halise, henüz bilmediği bir hikayenin kahramanı olarak dünyaya gelmişti.
Halise annesi Saadet, köyün hatırı sayılır isimlerinden Polat Ağa’nın kızıydı. Sarı saçları, griye çalmış yeşil gözleriyle, genç kızlığında köyün en güzel kızı olarak nam salmıştı. Ama Halise’nin hayatı, masallardaki gibi değildi.
İlk evliliğinde, henüz on sekizinde, ailesinin uygun gördüğü bir adama verilmişti. Kocası, köyün zenginlerinden biriydi; ama bu zenginlik, Halise’ye sadece keder getirmişti. Kocası ve kayınvalidesi, Halise’ye karşı ellerini hiç sakınmamış, gece gündüz hakaret ve şiddetle onu yıldırmıştı. Halise, bu evlilikten kurtulup baba ocağına döndüğünde tek değildi... 4 aylık hamileydi, karnındaki can onun tek tesellisiydi, ama o evden kaçıp babasının evine sığındığında, köyün dedikoduları peşini bırakmamıştı.
O sonbahar, köyün kaderi değişmeye başlamıştı. Çeşme başında, su testisini doldururken Halise’nin karşısına bir yabancı çıktı. Adam onu görmemişti muhtarla beraber ellerinde valizlerle bi yere gidiyordu... Sadece bir anlık göz göze geldiler işte o an halisenin nefesi kesildi. bu adam o beklenen köyün yeni imamıydı. herkes orta yaşlarda birini beklerken bu gencecik çocuk gelmişti buralara... gözlerinde hüzünlü bir kararlılık taşıyan kara kaşı bir orman kara gözü gece örtüsü misali bakan bir adamdı. Halise Yakubu ilk gördüğü an, kalbi bir başka atmıştı. Ama diyememişti utançtan kimseye... kara kaşı kara gözü aklını başından alsada kendi kendine kızmıştı "Kız halise sen kimsin ki aşık olasın kendine gel..." demiş kendi hislerinden utanarak evine dönmüştu
Yakup yeni yeni yerleşmeye başlamışti köy de daha çoğu insan onu pek tanımıyor. O da köyü keşfetmeye çalışıyor du. Bir akşamüstü, köyün taş evleri arasında gezerken çeşmeyi gördü gidip kana kana su içti ve az ötede bir ağacın gölgesine oturmuş Mardin’in uçsuz bucaksız doğasını seyrediyordu Yakup. Uzakta, mor ve sarı tonlarıyla süslenmiş dağlar, batan güneşin altında adeta bir tablo gibiydi. Derken, gözü köyün çeşmesine takıldı. Orada ellerinde bakır bir testiyle duran bir kız gördü. Sapsarı saçları, rüzgârda hafifçe dalgalanıyor, beyaz teni akşam ışığında parlıyordu. Üzerine giydiği su yeşili elbisesi bol etekleri rüzgarda hafifçe dalgalanıyor Yeşil gözlerini daha çok vurguluyordu. kıpkırmızı yanakları sanki doğanın bir parçası gibi, etrafındaki her şeyi daha canlı kılıyordu. Yakup’un kalbi bir an durdu. Bu kız, köyün diğer kızlarına benzemiyordu; sanki başka bir dünyadan gelmiş gibiydi. O sarı saçlar, yeşil gözler, bir bahar dalı gibi narin ama kırılmış bir kadın... Sanki Yakup’un yıllardır aradığı bir şeydi, ama ne olduğunu bilmediği bir şey. Kimdi bu kız? Yakup, o akşam köye dönerken aklından bu soruyu çıkaramadı. Çarşıda, kahvehanede usulca soruşturdu.
Köylülerden biri, “O Halise,” dedi, “Polat Ağa’nın kızı. Aylar önce kocasından kaçıp baba ocağına döndü. Zor günler geçirmiş, 4 buçuk aylık hamileymiş. Kimse yanaşmaz ona, Polat Ağa da pek serttir, bilesin.”
Halise… Yakup bu ismi zihninde tekrar etti. Onun gözlerindeki o derin hüzün, ama bir o kadar da dimdik duruş, Yakup’un yüreğine işledi. Halise, eski kocasının ve kayınvalidesinin zulmünden kaçmış, babası Polat Ağa’nın ve annesi Saadet Hanım’ın evine sığınmıştı.
Polat Ağa, köyün hatırı sayılır hocasıydı; sözü dinlenir, öfkesi korkuturdu. Saadet Hanım ise sessiz, ama şefkatli bir kadındı; kızına kol kanat germiş, onu bağrına basmıştı. Halise, babasının göz bebeğiydi, ama aynı zamanda köyün dedikodu malzemesiydi.
Yakup, köyün yabancısıydı. Yetim büyümüş, kendi alın teriyle okumuş, ilim irfan öğrenmiş bir adamdı. Ama bu, Polat Ağa’nın gözünde hiçbir şey ifade etmiyordu. Kalbi, Halise’nin acısına daha da bağladı. Günler geçti, Yakup’un yüreğindeki ateş sönmedi.
Yakup, aşkının mantıksız olduğunu biliyordu. Yetimdi, kimsesizdi, elinde avucunda bir şey yoktu. Üstelik Halise hamileydi, geçmişi ağırdı. Ama kalbi dinlemiyordu. Onunla konuşmak, gözlerine bir kez daha bakmak istiyordu. Günler geçti, Yakup her fırsatta çeşme başına gitti, Halise’yi uzaktan izledi. Bir gün cesaretini topladı, Halise su doldururken yanına yaklaştı.
“Selamün aleyküm,” dedi usulca, sesi titreyerek.
Halise başını kaldırdı, yeşil gözleri Yakup’un gözleriyle buluştu. Bir an sessizlik oldu, sadece suyun testiye dolarken çıkardığı şırıltı duyuluyordu.
“Aleyküm selam,” dedi Halise, temkinli ama nazik. “Siz yeni imam mısınız?”
“Evet,” dedi Yakup, gülümseyerek. “Yakup ben. Köyü, doğayı, burayı sevdim. Sen… buralı mısın?”
Halise’nin yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, ama gözlerinde bir gölge vardı.
“Buralıyım,” dedi kısa keserek.
Testiyi aldı, sırtını döndü ve yürüdü. Yakup öylece kalakaldı, ama içindeki ateş daha da harlanmıştı. Melodi gibi sesi onu adeta buyulemis kendine daha çok bağlamıştı
Günler geçti, Yakup’un aşkı büyüdü. Halise’yi her gördüğünde kalbi çarpıyor, onunla konuşmak için bahaneler arıyordu. Halise ise temkinliydi; geçmişi ona güvenmeyi unutturmuştu. Ama Yakup’un gözlerindeki samimiyet, onun da yüreğini ısıtmaya başlamıştı.