Yakup, o gece yaşadıklarının ardından artık başka bir dünyanın kapısının aralandığını biliyordu. Cinlerin saldırısı, Polat Ağa’nın yanında gördüğü kudret ve Yasin’in sessizce sergilediği vakur duruş, onun iç dünyasında geri dönüşü olmayan bir iz bırakmıştı. Sabah olduğunda köy, her zamanki gibi uyanıyordu: tavukların sesleri, taş yolları yıkayan kadınların şakırtılı kahkahaları, uzak tarlalardan yükselen saban gıcırtıları. Ama Yakup’un gözünde her şey farklıydı. O artık yalnızca köyün imamı değil, köyün kaderine adım adım yaklaşan bir muhafızdı.
Polat Ağa’nın geniş avlusunda, sabah namazının ardından ders başlamıştı. Yasin, uzun boyuyla dimdik ayakta duruyor, elinde eski ama sağlam bir kılıcı tutuyordu. Yasini sadece Polat ağa görüyordu arada bir ise yakuba kendini gösteriyor du. Görüntüsü ne insana ait ne de hu dünya da bulunan herhangi bir malukata aitti kendine has bir görüntüsü vardı. Mağrur duruşu zümrüt gözleri ve yüzünde sadece gözlerini gösteren sarığı ve her zaman bembeyaz ayaklarına doğru uzanan cuppesi vardı. Ama üzerinde ki bu kıyafetler bile sanki kumaştan değilde başka bir yerden başka bir zaman diliminden geliyordu. Bu dünyada eşi benzeri olmayan bir şeydi. Korkusuz duruşu mağrur bakışları dağlar kadar sarsılmaz görüntüsü vardı. Üzerinde her zaman devasa bir kılıcıyla duruyordu. Kılıcın kabzası sıradan bir metalden yapılmış gibi görünse de, dikkatle bakıldığında üzerinde Arapça hatlarla işlenmiş ayetlerin ışıldadığı belli oluyordu. Yakup arada bir ona görünen bu Allah'ın yarattığı mahlukati kah hayranlık kah merakla inceliyordu. Bir an göze göze geldiler. Tam gözükmüyor du ama Yasin kesin bu delikanlıya içten içe gülümsüyor du
“Yakup,” dedi Yasin, sesi yine insan kulağının alışık olmadığı bir tınıyla zihninde yankılanarak. Dudakları kıpırdamıyor, ama sözler doğrudan beynine işliyordu. “Bu kılıç, sıradan bir demir parçası değildir. Kanınla birleştiğinde, imanınla parlar. Ama unutma, onu kaldırmak cesaret değil; hakkıyla taşımak imandır.” dedi ve ona kılıcı uzatti
Yakup, ürkekçe kılıcı kavradı. Avuçlarına batacak kadar ağır hissettirdi. Avuç içleri yanıyormuş gibi oldu. Birkaç damla ter alnından süzüldü. İçinden sürekli tekrar ettiği tek cümle vardı: “Ya Rab, beni utandırma.”
Polat Ağa, avlunun gölgelik kısmında onları izliyordu. Yüzünde hem bir gurur hem de derin bir ciddiyet vardı. “Delikanlı,” dedi tok sesiyle. “Köyümüzü, ailemizi korumak için önce kendi nefsini yenmelisin. Nefsi yenmeyen, cinlere galip gelemez.”
Yakup başını öne eğdi.
“Efendim, bazen korkuyorum. Ama… Halise’yi düşündüğümde, korkum azalıyor.”
Bu söz Polat Ağa’nın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm yarattı.
“İşte bu,” dedi. “Korku, insanı diri tutar. Ama aşk… aşk imanla birleşirse, seni yiğit kılar.”
Yasin, Yakup’un ellerini kaldırmasını işaret etti. Kılıcı tam ortasından kavradılar. Yasin kendi avucunu hafifçe çizdi, kan damlaları demirin üzerinde gezindi. Yakup da aynı hareketi yaptı. Ardından Yasin, içinden dualar fısıldamaya başladı. Ayetlerin yankısı havada titrerken, kılıcın metalinden solgun bir ışık sızdı. Sanki o kan damarlarindan çekilip almış gibi canını yakıyordu ama ayni zamanda kılıcın en ucuna kadar uzanan kırmızı bir parıltı yayıldı
Yakup, korkuyla geri çekilmek istedi ama Yasin’in bakışı ona güç verdi. Kılıcı sıkı sıkıya tuttu. O an kalbinde Halise’nin yüzünü, gözlerindeki masumiyeti canlandırdı. Bir anda içini tarifsiz bir cesaret doldurdu.
Polat Ağa ayağa kalktı, elini Yakup’un omzuna koydu.
“İşte bu delikanlı. İlk adımın oldu. Korku, iman ve aşkınla birleştiğinde, sen de bu köyün gerçek koruyucularından biri olacaksın.”
O gün saatler boyunca eğitim sürdü. Yasin, ona yalnızca kılıçla savaşmayı değil; aynı zamanda hangi ayetin hangi kötülüğe karşı okunacağını, hangi duanın nasıl bir siper oluşturacağını anlattı. Yakup’un zihni dolup taşıyordu; ama ruhu huzurluydu. Çünkü artık yalnız değildi.
Akşam olduğunda, avlunun taş duvarlarına yaslanıp yorgun düşmüş halde göğe baktı. Gökyüzünde hilal parlıyordu. İçinden şu sözler döküldü:
“Ya Rab, Halise’yi bana emanet etmedin; senin emanetin olarak bana gösterdin. Onu koruyacak gücü bana ver.”
Ve o gece Yakup, ilk kez kendi içinde bir dönüşümün başladığını hissetti. Artık sıradan bir genç değil; imanın kılıcını öğrenen bir muhafızdı.
Köyde günler geçtikçe, Yakup’un adı farklı dillerde fısıldanmaya başlamıştı. Kimi kadınlar çeşme başında “O delikanlı meğer ne cesurmuş,” diye bahsediyor; tarladan dönen ihtiyarlar kahvelerde “Polat Ağa’nın yanında kılıç tutmuş, cinlere karşı durmuş,” diyerek hayranlıkla anlatıyordu. Yakup, bunların hiçbirine kulak asmazdı; çünkü onun kalbi yalnızca Halise için çarpıyordu.
Halise ise, gün be gün büyüyen karnını elleriyle sıvazlıyor, bebeğinin hareketlerini hissettikçe ürperiyor ama aynı zamanda huzur buluyordu. İçinde taşıdığı hayat, ona hem korku hem de umut veriyordu. Babasının gölgesi, evin içinde hâlâ en büyük sığınaktı. Polat Ağa her fırsatta kızına:
“Merak etme kızım. Evladın da sen de Allah’ın izniyle güvendesiniz,” diyordu.
Ama asıl karar, Saadet Nine’nin yüreğinde şekillenmişti. Bir gece, evin avlusunda otururken kızının yüzüne uzun uzun baktı. Halise’nin gözleri artık daha olgun, daha dingindi. Annelik gölgesi düşmüştü yüzüne. O an Saadet Nine içinden geçirdi:
“Vakti geldi. Bu kızı artık emanetsiz bırakamam. Yakup efendiye gönül verdiği bellidir. Hem köyde dilden dile onun yiğitliği konuşulur. Zamanıdır, nikâh kıyılmalı.”
Sabah olduğunda, Saadet Nine Yakup’u evlerine çağırttı. Yakup avlunun taş kapısından içeri girerken kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Çünkü karşısına ilk defa Halise’nin annesiyle böylesine ciddi bir mesele için çıkıyordu.
“Yakup evladım,” dedi Saadet Nine, sesi titremeyen ama derin bir vakar taşıyan bir tonla. “Biz seni gördük, sınadık. Kızımı korumak için hem canını ortaya koydun, hem de Allah yolundan ayrılmadın. Benim gönlüm razıdır. Eğer sen de razıysan, nikâhınızı kıyarız.”
Yakup’un gözleri bir an ışıldadı. Hemen ellerini göğsüne götürdü, başını eğdi:
“Saadet ana, vallahi ben gönlümü de canımı da çoktan Halise’ye bağladım. Bu nikâh bana ömrün en büyük hediyesi olur.”
Bu sözleri duyunca Halise’nin gözleri doldu. Sessizce annesinin arkasında duruyordu, ama kalbi deli gibi çarpıyordu.
O anda Polat Ağa da avluya girdi. Ağır adımlarla yaklaştı, Yakup’un karşısına dikildi. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra tok sesiyle konuştu:
“Yakup, ben sana evladım gibi bakmaya başladım. Ama bil ki bu evlilik, sadece iki gönül işi değil. Sen bu köyün imamısın, aynı zamanda bu ailenin namusunu, soyunu taşıyacak insansın. Bu yükü kaldırabilecek misin?”
Yakup, gözlerini kaldırdı. Korkusuzca ve iman dolu bir sesle cevap verdi:
“Efendim, Allah şahidim olsun, hem Halise’yi hem evladınızı hem de bu köyü canımla başımla korurum. Eğer bir gün nefesim kesilirse, o nefes sonuna kadar emaneti korumak için olacaktır.”
Polat Ağa, bu sözleri duyunca derin bir nefes aldı. Sonra gözleri doldu ama belli etmedi. Yavaşça elini Yakup’un omzuna koydu:
“Öyleyse bu iş tamamdır. Nikâhi istersen 1 hafta sonra kıyalım... Halise o vakte kadar iyice tekrardan düşünmüş olsun... Düğünse doğumdan sonra yapılır. O vakte kadar da senin eğitimin sürecek.”
Yakup, gözlerinden yaşlar süzülen Halise’ye bir an bakabildi. O bakışta bütün dünya saklıydı: minnet, sevgi, iman ve cesaret.
O gece, köydeki yaşlı kadınlar bu haberi fısıltıyla yaymaya başladılar. “Halise’nin nikâhı kıyılacakmış Yakup efendiyle,” dediler. Ve köyün taş sokakları, uzun zamandır ilk kez böylesine umut dolu bir söylentiyle çınladı.