bc

Gamsız Hayat

book_age18+
280
FOLLOW
2.9K
READ
contract marriage
HE
love after marriage
friends to lovers
heir/heiress
drama
tragedy
sweet
lighthearted
city
cheating
like
intro-logo
Blurb

Gamsız Değil Çaresiz Hayatlar ​Hayat, bazı insanların omuzlarına bir rüzgâr gibi değer geçer; bazılarının ise göğsüne koca bir kaya gibi oturur. Kimileri için fazlasıyla gürültülü, kimileri içinse sağır edici bir sessizliktir yaşam.

chap-preview
Free preview
Tanıtım Bölümü:Feryal’in Sesizliği
Gamsız Değil Çaresiz Hayatlar ​Hayat, bazı insanların omuzlarına bir rüzgâr gibi değer geçer; bazılarının ise göğsüne koca bir kaya gibi oturur. Kimileri için fazlasıyla gürültülü, kimileri içinse sağır edici bir sessizliktir yaşam. ​Çevresindekilerin "görmezden" gelip yanından geçtiği o insanların hikâyesi, aslında en derin yaraları saklayanların hikâyesidir. Gülümsemelerin ardına gizlenen cam kırıkları, suskunluğun karanlığında devleşen sancılar vardır. Bu, hayata karşı umursamaz görünmeyi seçtiğin o ince çizgidir. Ne geçmişin hayaletleriyle hesaplaşacak gücün kalmıştır ne de geleceğin belirsizliğine tutunacak umudun... ​"Ben böyleyim," demek, aslında dünyanın en zor itirafıdır. Kimseye hesap vermeden, kimseye yük olmadan yaşayabilmek bir lükstür. Ama hayat, insanın peşini bırakmaz; kapanmamış defterleri tozlu raflardan indirip birer birer önüne koyar. Unuttuğunu sandığın o keskin acı, en beklemediğin anda kalbinin tam ortasına sızar. ​Bir karşılaşma... Bir yarım kalmış cümle… Eski bir bakış... ​Ve o gamsız sandığın hayat, bir ilmeğin sökülmesi gibi yavaş yavaş çözülmeye başlar. Biri ona yıllar önce şöyle demişti: "Bazı yaralar zamanla geçmez Feryal. Sadece sessizleşir." Feryal ​Annemin toprağa verildiği o kasvetli gün başladı benim asıl hikâyem. Gökyüzü kirli bir griydi, toprak ise buz gibi... O gün sadece annemi defnetmedik; çocukluğumu, güvenimi ve hayata dair bildiğim her şeyi de o mezarın başında bıraktım. Geriye kalan tek şey, avucumdaki mezar toprağı ve omuzlarıma bir çığ gibi binen sorumluluklardı: Kardeşlerim... Kardeşlerim için yaptığım evlilik, zamanla bana ağır bir yük olmaya başladı. Boynuma görünmez bir ilmek gibi dolanmaya başlamıştı. Dışarıdan bakıldığında düzenli, hatta imrenilecek bir hayat gibiydi. Oysa içeride yazılı olmayan kuralları, suskun cezaları ve geceleri odamın duvarlarına çarpıp geri kalbime dönen yalnızlığı vardı. Uyumadığım her gece, ertesi gün kardeşlerime daha yorgun, daha eksik dönüyordum. ​Başta her şey ne kadar da basit görünmüştü. Aynadaki aksime bakıp, "En fazla ne olabilir ki?" diye fısıldamıştım. "Olmazsa boşanırım, biter." ​Ne büyük bir yanılgı... Boşanmak, o evlilik oyununa girmekten bin kat daha zordu. İnsan bir kez kendinden vazgeçti mi, o yolu geri yürümek imkansızlaşıyordu. Günler geçtikçe aynadaki yabancıya alışmak zorunda kaldım. Hayallerim birer birer sustu, sesim kısıldı. ​Ben acı çekmeyi annemin tabutu başında öğrendim. Kardeşlerim dağılmasın diye susmayı. O gün sesimi, annemin kefeninin bir köşesine dikip toprağa gömdüm. O gün, sadece onu toprağa vermedik; çocukluğumu, güven duygumu ve hayata dair bildiğim her şeyi de mezarın başında bıraktım. Geriye kalan tek şey, omuzlarıma yüklenen sorumluluklardı. Kardeşlerim… Onlar için güçlü olmak zorundaydım. Ağlamaya bile vaktim yoktu. Başta cazip gelen bu teklife ne kadar kolay kabullenmiştim. Ne kadar kolay söylemiştim… Evet evlenirim. Oysa boşanmak, evlenmekten çok daha zordu. İnsan bir kez kendinden vazgeçti mi, geri dönüşü olmuyordu. Günler geçtikçe aynaya baktığımda tanıyamadığım bir kadına dönüşüyordum. Hayallerim susmuş, sesim kısılmıştı. Elimde kalan tek şey, yorgun bir beden ve eksik bir ruhtu. Benden bana… Hiçbir şey kalmamıştı. Annem… Anne olmak çok kutsaldı. Hele iyi bir anneyseniz, evlatlarınız tarafından seviliyorsanız, yokluğunuz geride kalanlara sadece bir boşluk değil, koca bir yıkım bırakır. Tabutun başında dimdik dururken, içimde kopan fırtınayı kimse görmedi. Kardeşlerim ağlamasın diye sustum. Babamın mezarı ile yan yanaydı. O gün ikisi kavuşmuştu. O gün, sesimi toprağın altına onunla birlikte gömdüm. Sonra suskunluk hayatıma yerleşti. Kardeşlerim iyi bir hayat yaşasın diye evlenirken sustum. İçimdeki korkuları, tereddütleri, “Ya olmazsa?” sorularını kimse duymasın diye yuttum. Bana ait olmayan bir hayatın içine adım atarken bile sesim çıkmadı. Kardeşlerime zorluk çıkarmasınlar diye kocama karşı sustum. Kocam bana karşı tavır almasın diye kayınvalideme karşı sustum. Susmak, zamanla bir refleks oldu. Düşünmeden yapılan, sorgulanmayan bir alışkanlık… Her sustuğumda biraz daha silindim, biraz daha eksildim. En acısı da şuydu; Kendi öz evladıma karşı bile sustum. Sırf benden nefret etmesin diye… Sırf annesini sevmezse dayanamayacağımı bildiğim için… Kendi çocuğum üzerinde bile söz hakkım yoktu. Ne eğitiminde ne de hayatının en küçük detaylarında. Saçına taktığım tokayı seçerken bile tereddüt eder hale gelmiştim. Bir anneydim ama annelik, benim için sadece uzaktan izlenen bir roldü. Sevmek vardı ama karar vermek yoktu. Vermek vardı ama seçmek yoktu. Ve ben, bütün bunların ortasında, sesini kaybetmiş bir kadın olarak yaşamaya devam ediyordum. Kayınvalidemin zehirli her cümlesini bir yudum suyla yuttum. ​"Bazıları sessizliği zayıflık sanır; oysa fırtına kopmadan hemen önce her yer ölüm sessizliğine bürünür." ​Yıllardır bu evin koridorlarında bir gölge gibi süzüldüm. Kayınvalidemin o küçümseyen bakışları altında ezilen, başkalarının ışığında silikleşen o kadın... O Feryal artık yok. ​Aynanın karşısına geçip üzerimdeki şık elbiseyi düzeltirken, sadece kumaşı değil, yıllardır biriktirdiğim sabrımı da üzerime kuşanıyorum. Dudaklarıma sürdüğüm kırmızı ruj, dökemediğim gözyaşlarımın bir nişanesi gibi parlıyor. ​Herkes benden yine o sessiz Feryal olmamı bekliyor. Başımı öne eğmemi, sessizce yerime oturmamı... Ama bilmiyorlar. Bugün benim miladım. Son çabamda aldığım o zafer, içimde bir ihtilalin fitilini ateşledi. Saklanmak yoktu artık. ​Aynadaki aksime bakarken kendi kendime fısıldadım: "Artık sahne benim. Ve seyretmesi düşündüğünüzden daha acı verici olacak." Mert Karahan Bazı kadınlar bir mücevher gibidir, onları taşımak için bir zarafet gerekir. Bazıları ise... Bazıları sadece o evin dekorunun bir parçasıdır. Feryal benim için hep o ikinci gruptaydı. Salonun köşesindeki dilsiz uşak ya da duvarda asılı duran, artık kabullendiğim o soluk tablo gibi. ​Eve girdiğimde beni karşılayan o ruhsuz yüzüne bakarken bazen kendime soruyordum: "Ben bu kadınla neden evlendim?" ​Cevabı basitti; itaatkârdı, sessizdi ve ailemin kalıplarına uymuştu. Ama bir erkeğin ruhunu doyurmak için itaat yetmiyordu. Feryal, heyecanını çoktan toprağa gömmüş, sönmüş bir yanardağ gibiydi. Üzerindeki o basit ev kıyafetleri, her daim toplu ama bakımsız saçları... Ona baktığımda bir kadın değil, sadece kardeşlerinin ve çocuğunun bakıcısını görüyordum. ​"Akşam yemeği hazır Mert," dediğinde sesi bile monoton geliyordu kulağıma. ​Cevap vermeye değer bulmadım. Telefonumun ekranına düşen bildirim, içimdeki tüm sıkıntıyı bir anda dağıtmaya yetmişti. Nazlı. ​Nazlı’nın ismi ekranda belirdiğinde, yüzümde istemsiz bir gülümseme yayıldı. O, Feryal’in tam zıttıydı. Renkliydi, canlıydı, her kelimesiyle "ben buradayım" diyordu. Nazlı ile konuşurken kendimi yeniden değerli, yeniden bir erkek gibi hissediyordum. ​"Nazlı arıyor, önemli bir iş mevzusu," diyerek Feryal’in yanından hızla geçtim. ​Ona açıklama yapmama bile gerek yoktu aslında ama Nazlı ile konuşurken odada o soğuk nefesini hissetmek istemiyordum. Çalışma odasına geçip kapıyı kapattığımda, sesimdeki o sert tonun yerini kadife gibi bir yumuşaklık aldı. ​"Efendim Nazlı? Sesini duymak günün tüm yorgunluğunu aldı inan bana..." ​Telefonun ucundaki o neşeli sesle şakalaşırken, kapının arkasında Feryal'in sessizce beklediğini, belki de akşam yemeği için kurduğu o kusursuz masanın başında tek başına kalacağını biliyordum. Ama bu benim sorunum değildi. Bir kadın, kocasını elinde tutmayı bilmeliydi. Feryal ise sadece susmayı biliyordu. ​Yemeğe indiğimde, masadaki o gergin sessizliği bozan yine ben oldum. Feryal tabağına dökülen yemeğiyle oynarken, ben zihnimde Nazlıya yapacağım o sürpriz yemeğin hayalini kuruyordum. ​"Yarın akşam eve gelmeyeceğim," dedim, yüzüne bile bakmadan. "Nazlı ile yeni proje üzerine bir kutlama yemeğimiz var. Şık bir yer olacak, geç kalırım." ​Feryal başını kaldırdı. Gözlerinde anlık bir fırtına kopar gibi oldu ama o yine yaptı yapacağını; yutkundu ve başını öne eğdi. ​"Peki Mert," dedi fısıltı gibi bir sesle. ​İşte bu yüzden onu küçük görüyordum. Bir kadın bu kadar kolay teslim olmamalıydı. Onu ezmekten ben yorulmuştum ama o ezilmekten bıkmamıştı. İçimden bir ses, "Bu sessizlik hayra alamet değil," dese de umursamadım. Nazlı’nın o ışıltılı dünyası varken, Feryal’in karanlık kuyusunda boğulmaya niyetim yoktu. ​Bilmiyordum ki; o sessiz kuyu, bir gün benide içine çekecek. Feryal Saten elbisem vücudumu bir zırh gibi sararken, topuklu ayakkabılarımın mermer zeminde çıkardığı o tok ses koridorda yankılanıyordu. Davetin yapıldığı salonun devasa kapısının önünde durdum. İçeriden hafif bir piyano sesi ve burjuva sınıfının sahte kahkahaları yükseliyordu. ​Garsonlardan biri kapıyı açmak için hamle yaptığında elimle onu durdurdum. ​"Bir dakika," dedim soğukkanlılıkla. ​Derin bir nefes aldım. Kalbim göğüs kafesime sığmıyordu ama yüzümdeki ifade mermer kadar hareketsizdi. Tam o anda, kapının kulbundaki altın sarısı parıltı gözlerimi kamaştırdı ve zihnim beni alıp o güne, her şeyin başladığı o tozlu yıkıma götürdü... O ilk zamanlar. Gökyüzü bugünkü kadar ışıltılı değil, cenaze evinin kasvetli griliğiyle kaplıydı. ​Henüz yirmi iki yaşındaydım. Üzerimde siyah, eski bir hırka vardı; ellerim ise annemin mezarına attığım o son toprağın izlerini taşıyordu. Evin içi kalabalıktı ama içimdeki boşluk o evi yutacak kadar büyüktü. Kardeşim Selin’in hıçkırıkları mutfaktan duyulurken, amcam bir köşede omuzları çökmüş, elindeki tesbihi sanki dünyayı yerinde tutmaya çalışıyormuş gibi sıkıyordu. ​"Abla," dedi Selin yanıma gelip yaşlı gözlerle yüzüme bakarak. "Şimdi ne olacak? Annem gitti... Biz ne yapacağız?" ​Selin’in titreyen ellerini tuttum. İçim paramparçaydı, bağıra bağıra ağlamak istiyordum ama yapamazdım. Ben Feryal’dim. Annemin emanetlerine bakacak olan bendim. Selin on dokuz yaşında Fidan ise on beş yaşındaydı. ​"Korkma," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Ben buradayım. Size hiçbir şey olmayacak." ​O gün kız kardeşlerime verdiğim o söz, aslında özgürlüğümün üzerine atılan ilk toprak oldu. Birkaç hafta sonra amcam karşıma geçip o haberi verdiğinde bile itiraz etmedim. ​"Mert'in ailesi haber yolladı Feryal," demişti amcam, gözlerini kaçırarak. "Zengin, köklü bir aile. Eğer evlenirsen... Kardeşlerin en iyi okullarda okur. Evin borçları kapanır. Kendini feda et demiyorum ama..." ​ Cümlenin devamını getirmesine gerek yoktu. Amcamın "kendini feda etme" dediği şey, aslında tam olarak buydu. ​"Kabul ediyorum amca," dedim. Sadece üç kelime. ​O an anlamıştım; hayat bazen size seçme şansı vermez, sadece feda edeceklerinizin listesini uzatır. Ben de o listede en başta kendi adımı yazmıştım. ​İLK KARŞILAŞMA: ​Mert’le ilk tanıştığımız günü hatırladım. Lüks bir restoranın loş ışıkları altında bana bakarken, bir kadına değil de sanki pazarlıkla alacağı bir mülke bakıyor gibiydi. ​"Çok sessizsin," demişti Mert, şarabından bir yudum alırken. "Ama bu güzel. Annem, dırdır etmeyen kadınları sever. Bizim dünyamızda huzur, sükunetten geçer Feryal." ​Ona bakıp gülümsemiştim. Oysa içimden, "Benim sessizliğim huzurdan değil, çaresizlikten," demek geçiyordu. Mert o gün bile bana Nazlı'dan bahsetmişti. ​"Nazlı benim iş ortağım, çocukluk arkadaşım. Onun gibi sosyal ve girişken olmanı beklemiyorum zaten, sen evinin hanımı olsan yeter." ​O gün, o masada, Mert’in gözlerinde kendimi minicik bir gölge olarak görmüştüm. Ve o gölge, on yıl boyunca o evin duvarları arasında ezilip durmuştu. ​ŞİMDİ VE BURADA ​"Hanımefendi? İyi misiniz?" ​Garsonun sesiyle geçmişin tozlu raflarından sıyrılıp ana döndüm. Kapının önündeydim. On yıl önceki o çaresiz kız çocuğu değildim artık. Sırtımdaki siyah elbise bir feda edilişin değil, bir uyanışın simgesiydi. ​"İyiyim," dedim ve dikleştim. "Kapıyı açabilirsin." ​Kapılar iki yana doğru yavaşça açıldı. Salonun tüm ışıkları üzerime devrilirken, gözlerim kalabalığın içinde Mert’i ve hemen yanında ona hayranlıkla bir şeyler anlatan Nazlı’yı buldu. Mert, elinde kadehiyle Nazlı'ya gülümserken, beni fark ettiği an kadeh elinde donup kaldı. ​Gözlerindeki o küçük gören ifadenin yerini, ilk kez saf bir şaşkınlık ve korku alıyordu. ​Dudaklarımda belli belirsiz bir tebessüm belirdi. İçimdeki Feryal fısıldadı: "Hazır ol Mert. On yıldır yuttuğum her kelimeyi bu gece sana tek tek yedirmeye geldim."

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
55.9K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
86.7K
bc

AŞKLA BERDEL

read
91.3K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
27.6K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
545.9K
bc

HÜKÜM

read
230.1K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
35.3K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook