8. Bölüm: “İlk Şok Haber Karahan Veliahtı Mert Karahan”

2951 Words
Mert Karahan ​Arka koltukta, tabletimin soğuk ışığı yüzüme vururken maillerime göz gezdiriyordum. Ekran durmadan yenileniyor; yeni talepler, onay bekleyen dosyalar ve krizler art arda sıralanıyordu. Şehrin kaosu camın ardında akıp giderken, beni yine o tanıdık, yoğun tempodan ibaret bir gün bekliyordu. ​ Şirket binasının heybetli gölgesi aracın üzerine düştüğü sırada telefonum titredi. Ekranda o ismi gördüğümde duraksadım: ​ Pakize Sultan. Ailemizin sarsılmaz lideri. Bekletmek, onun lügatinde bir hakaret sayılırdı. Hemen açtım. "Buyurun kraliçem," dedim, sesime yerleşen o hürmetkar ama mesafeli tınıyla. "Size nasıl yardımcı olabilirim?" ​Babaannem, kısa süre önce İsviçre’den dönmüştü. Bir şeylerin peşindeydi, biliyordum. Kendi sessizliğinde gizli bir satranç oyunu kuruyor ama kimseye tek bir hamle dahi fısıldamıyordu. Onu tanıyordum; bu denli sessiz kalması, yaklaşmakta olan bir fırtınanın en net habercisiydi. ​Babamı on beş yaşındayken kaybettiğimde, ailedeki tüm dengeler altüst olmuştu. O günden beri babaannem, sebebini bir türlü çözemediğim bir hırsla annemi suçlamış, hayatını dar bir çembere hapsetmişti. Annem ise sadece susmuştu. ​"Neden katlanıyorsun?" diye sorduğum o çocukluk yıllarımda, hep aynı cevabı verirdi: "Senden ayrılmak istemiyorum oğlum." ​Babaannemle iyi geçinmezse bizi birbirimizden koparacağından korkuyordu. Oysa Pakize Sultan sertti, otoriterdi, sindirmeyi severdi ama zalim değildi. Aileyi parçalamak onun kitabında yazmazdı. Beni o büyütmüş, o şekillendirmişti. Şirketin asıl gücü İsviçre’de kalsa da, beni Türkiye’deki operasyonların başına o yerleştirmişti. ​"Hazır olduğunda İsviçre’ye yerleşeceksin," derdi her fırsatta. "Asıl güç, dağların arkasında." ​Telefondaki sesi, her zamankinden daha durgun, daha hesaplıydı. "Seni hemen görmek istiyorum," dedi. ​"Toplantılarım var," dedim temkinli bir tonla. "Ajandayı ayarlamaya çalışırım." ​Sözümü bir kılıç gibi kesti: "Toplantıdakiler seni bekler, ben bekleyemem. İlk durağın benim yanım olacak. Seni otelde bekliyorum." ​Otelde. Evde değil. ​Bu, annemin henüz duymaması gereken, kapalı kapılar ardında konuşulacak bir mevzu olduğu anlamına geliyordu. ​"Tamam sultanım," dedim ve telefonu kapattım. Koltuğa derin bir nefesle yaslanıp şoföre döndüm. "Karahan Oteli’ne sür." ​Trafik ağır, sabırsız ve bitmek bilmez bir sancı gibi uzanıyordu. Camdan dışarıyı izlerken zihnimde tek bir soru yankılanıyordu: Pakize Sultan yine neyin planını yapıyordu? Umarım bu planın ucu yine anneme dokunmazdı. ​Telefonum tekrar çaldı. Bu kez arayan Nazlı’ydı. "Toplantı başlamak üzere, neredesin?" ​"Pakize Sultan çağırdı," dedim. "Onun toplantısı her şeyden daha acil. Sen idare et, detaylara hakimsin zaten. Yokluğumu aratmayacağına eminim." ​Hattın diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu, ardından sesi yumuşadı. "Tamam, merak etme." ​Nazlı ile ortaklığımız kusursuz bir makine gibi işliyordu. İş hayatında uyumluyduk, hayatın içinde ise adı henüz konulmamış, zaman zaman ısınan bir yakınlığımız vardı. Annemin hayalindeki gelin adayı tam olarak oydu. ​Olabilir miydi? Belki. Nazlı, hem kalbime hem de Karahan soyadının ağırlığına yakışacak nadir kadınlardan biriydi. Birlikte kuracağımız bir gelecek, sarsılmaz bir imparatorluk demekti. ​Telefonu kapatıp tabletime döndüm. Pakize Sultan’ın konuya nereden gireceği asla belli olmazdı. Karşısında hazırlıksız yakalanmak, bir anlık tereddüt göstermek... Bunlar benim dünyamda güç kaybı demekti. ​Ve ben, ne olursa olsun zayıf görünemezdim. Otele adım attığım anda atmosfer saniyeler içinde değişti. Çalışanların bakışları toparlandı, omuzlar dikleşti; saygı, bu binanın duvarlarına işlemiş bir refleks gibiydi. Güvenlik amiri, sanki beni kapıda bekliyormuşçasına yanımda bitti ve beni doğrudan babaannemin bulunduğu tarafa yönlendirdi. ​"Otelde bir sorun var mı?" diye sordum, tempomu bozmadan yürürken. ​"Hayır efendim," dedi amir, profesyonel bir nezaketle. "Her şey rutininde ilerliyor." ​"Doluluk oranı?" ​"Tam kapasite. Tüm odalarımız dolu." ​ Başımı onaylarcasına salladım. "Herhangi bir aksilik istemiyorum. Ayrıca benim süitimi akşama hazırlayın. Küçük bir kutlama yemeği planlayabilirim." ​"Derhâl müdüre iletiyorum efendim." ​ Babaannem restoran bölümündeydi. Otelimiz sadece büyük değil, aynı zamanda görkemliydi; beş yıldızlı bir ihtişamın mermer, kristal ve kusursuz hizmetle harmanlandığı bir mabed... Burası Pakize Sultan’ın gözbebeğiydi. Babasından kalan mirası her yıl biraz daha büyütmüş, parlatmış ve sektörün zirvesine taşımıştı. Çalışanlarını tek tek seçer, en alt kademeden en üst yönetime kadar herkesi kendi süzgecinden geçirirdi. ​Ve her zamanki yerinde oturuyordu. ​ Boğazı en geniş açıyla gören o masa... Kimseye rezerve edilmezdi; çünkü orası zaten her an sahibini beklerdi. Yanına gidip elini nazikçe öptüm. ​"Yine harika görünüyorsunuz," dedim. ​ Gülümsedi. "Beni nasıl yumuşatacağını iyi biliyorsun," dedi, eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret ederek. "Geç, otur." ​Karşısına yerleştim. Onun o olgun duruşuna, zarafetine ve keskin zekâsına her zaman hayran kalmıştım. Hayatıma girecek kadının biraz olsun ona benzemesini isterdim. Dedem gerçekten şanslı bir adamdı ama babaannem de onu parmağında oynatacak kadar güçlü bir kadındı. Şirketi büyüten, risk alan, yöne karar veren hep oydu. ​"Evet sultanım," dedim arkama hafifçe yaslanarak. "İsviçre’yi bu kadar ihmal etmene sebep olan o mühim mesele nedir?" ​ Tam o sırada kahvem masaya bırakıldı. Elbette hazırdı; Pakize Sultan hiçbir detayı tesadüfe bırakmazdı. Garson fincanı bırakırken, "Efendim, kahvenizin yanında istediğiniz çikolataları da getirdik," dedi. ​Babaannem tek kaşını kaldırdı. "Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım istedim." ​"Bakıyorum hazırlıklısın," dedim, masadaki şık tabağı inceleyerek. ​"İsviçre’den getirdim," dedi. "Bizim fabrikanın yeni ürünü. Tadına bak. İsmi Love... Aşk." ​"Dedemle olan aşkını mı tatlandırdın yoksa?" diye takıldım. ​Gülümsedi ama bu kez cevap vermedi. Sadece başıyla tabağı işaret etti. Bir parça aldım. Beklediğimden çok daha dengeli, sofistike bir tadı vardı. ​"Çok sevdim," dedim dürüstçe. "Tıpkı senin gibi; her şey kararında. Ne fazla tatlı ne fazla acı." ​Babaannem bu kez daha anlamlı, daha derin bir ifadeyle gülümsedi. Ardından yüzündeki o yumuşak ifade yerini birdenbire çelikten bir ciddiyete bıraktı. ​"Mert," dedi sesi toklaşarak. "Seninle önemli bir konu konuşacağım. Beni itiraz etmeden ve sözümü kesmeden dinleyeceksin. Sonra fikrini söylersin." ​Fincanı yavaşça tabağına bıraktım. Ortamdaki hava bir anda ağırlaştı. ​"Tamam," dedim, bakışlarımı onunkilere kenetleyerek. "Seni dinliyorum." ​Kahvemden bir yudum aldım ve gözlerinin içine baktım. O bakışı tanıyordum; bu, hayatın yönünü değiştiren o büyük kararlardan hemen önce takındığı bakıştı. ​Vereceğim cevap... Onun planlarını ya tamamlayacak ya da altüst edecekti. ​Babaannem ellerini önünde birleştirdi, parmaklarını o meşhur ciddiyetiyle çenesinin altına dayadı. Bu hareket, zihnindeki tüm taşların yerine oturduğunu ve kararın çoktan verildiğini gösterirdi. Tartışmaya kapalı, geri dönüşü olmayan bir hüküm anıydı bu. ​"Mert," dedi, sesi bir göl yüzeyi kadar sakin ama altındaki akıntı kadar buyurgandı. "Evlenme zamanın geldi. Ve evleneceğin kişiyi ben seçtim." ​Kaşım hafifçe kalktı, kalbimde bir itiraz dalgası yükseldi ama sustum. Pakize Sultan konuşurken araya girilmezdi. ​"Her şey hazır. Nikâhınız yakında, düğün hazırlıkları çoktan başladı bile. Bu kararıma itiraz hakkın yok." Gözlerimin en derinlerine, sanki zihnimden geçenleri okumak ister gibi baktı. "Eğer itiraz edersen," diye devam etti, "hisselerini elinden alır ve yerini Şahin ile doldururum. İstesen de istemesen de bunu yaparım Mert." ​Bu bir tehdit değildi. Onun dilinde bu, sadece gerçekleşecek olanın bilgisini vermekti. ​"Sana seçtiğim kızı seveceksin," dedi, sanki duygularımı bile o yönetiyormuşçasına kesin bir ifadeyle. "Senin için doğru kişi olduğundan eminim. Onu incitmeyeceksin. Onu bu kurtlar sofrasına, iş dünyasına bizzat sen hazırlayacaksın." ​Bir an duraksadı, bakışlarındaki ifade derinleşti. ​"Kendisi üniversite öğrencisi. Bu otelin başına geçecek kişi o olacak. Okuduğu bölümü bile ben seçtim; çekirdekten yetişiyor. O yüzden bu kararı ne sorgula ne de o 'hayır' kelimesini ağzına al." ​Fincanıma uzandım ama kahvenin o sıcak tadına dokunmadım. Zihnim bir hesap makinesi gibi çalışıyordu. ​"On beş gün içinde evleneceksiniz." ​ On beş gün... Aklımdan geçen ilk isim Nazlı oldu. Yerimde doğrulup masaya biraz daha yaklaştım. "Peki," dedim, sesimdeki merakı gizlemeye çalışarak. "Bu şanslı kişinin adı ne? Nazlı mı?" ​Babaannem, sanki dünyanın en saçma sorusunu sormuşum gibi alaycı bir tebessüm etti. ​"O kadına bırak seni günahıma bile vermem," dedi sertçe. "Bırak gelin yapmayı, sırf büyükbaban çok istediği için ona katlanıyorum. Normalde onunla ortak olmanı bile istemezdim. Hayatıma annen gibi bir figür daha girerse, bu kez tahammül edemem." ​Mesaj cam gibi açıktı: Nazlı, Pakize Sultan’ın kalelerinden içeri asla giremeyecekti. ​"Seçtiğim kızı gördüğünde sen de beğeneceksin," dedi, sesi yumuşar gibi oldu. "Adı Feryal. İsmi gibi kendisi de güzel bir kız." ​Sonra başını hafifçe yana eğip beni süzdü. "Yoksa bana güvenmiyor musun? Senin için yanlış bir seçim yapacağımı düşünmüyorsun umarım." ​"Hayır babaanne," dedim hemen, defansa geçerek. "Sana güveniyorum. Ama evlilik dediğin şey... Karşılıklı bir çekimle, tanıyarak olsa fena olmaz mıydı?" ​Elini havada hafifçe salladı, bu konuyu kapattığını belli etti. ​"Evlendikten sonra tanışırsınız, önünüzde koca bir ömür olacak. Birbirinizi önceden yormayın. Evlilik içinde tanışanlar her zaman daha mutlu olur. Tıpkı ben ve büyükbaban gibi..." ​İçimden istemsiz bir tebessüm geçti. Bana zaten bir seçenek sunulmamıştı; kraliçe mat hamlesini yapmıştı. "Bana zaten bir seçim şansı bırakmıyorsun," dedim. "Kararını vermişsin, bana da sadece uymak düşer." ​İşte duymak istediği teslimiyet cümlesi buydu. ​"Yarın sizin için bir tanışma yemeği ayarlayacağım," dedi, ajandasını kapatırken. "Saat sekizde, tam bu masada. Planını ona göre yap." ​"Nasıl istersen kraliçem," dedim ayağa kalkarken. "Nasıl olsa 'hayır' cevabı senin sözlüğünde yok." ​Bunun bir savaş olmadığını biliyordum. Bu, asla kazanamayacağım bir satranç oyunuydu ve en mantıklı hamle, oyunu kurallarına göre oynamaktı. Kendi yolumu bir şekilde bulacaktım. Babaannem avukatım gelecek sen işine dönebilirsin demişti. ​Tam gitmek üzereyken, babaannem son kurşununu attı: "Bu arada... Beni üzmediğin ve uslu durduğun için, o planladığın inşaat projesini onayladım evlat." ​Bir an duraksadım. Gerçekten mi? Yıllardır direndiği, "asla" dediği o büyük yatırım... Onaylanmıştı. ​Demek ki bedeli buydu: Yeni yatırımlar, daha çok güç ve daha büyük bir servet karşılığında; hayatıma girecek yabancı bir kadın. ​Derin bir nefes aldım. Bunu bir aşk hikâyesi gibi görmeyecektim. Bu bir stratejik ortaklıktı. Pakize Sultan’ın güvenini ve o projeyi kaybetmemek için, o kıza "evet" diyecektim. ​Aşk gelirse gelirdi. Gelmezse... Biz zaten duygularımızı bastırmaya alışık bir aileydik. Kızlar, okula gitmek istediklerini söylediklerinde sesleri ince ve kırılgandı; gözlerindeki uykusuzluk, acılarının nişanı gibi duruyordu. Ama kararlıydılar. Bizim için hayat durmuştu, evet... Ama dünya, bizim yasımıza hürmet etmeden dönmeye devam ediyordu. ​ Onları okula uğurladıktan sonra mutfak masasına oturdum. Annemden kalan o boşluğu, soğuk faturalarla doldurmaya çalıştım. Ödenenleri bir kenara ayırdım, kalanları tek tek hesapladım. Elimizdeki son parayı kızların ihtiyaçları için böldüm: Defter, kalem, servis ücreti, günlük harçlık... ​Akşam dönüşte alışveriş yapacaktım ama her kuruşu tartarak harcamalıydım. Artık hayatımızda tek bir liranın bile hesabı, bir ekmeğin gramajı kadar mühimdi. ​Babamın maaşını üzerime almış, tüm resmi işlemlerle sağ olsun dayım o ilgilenmişti. İlk günlerde o para bize yeter gibi gelmişti. Ama şimdi fark ediyordum ki, bu evi ayakta tutan asıl güç sadece o maaş değilmiş. ​Annemmiş. ​Onun kimselere duyurmadan gittiği o ek işler, sessizce yaptığı fedakârlıklar... Meğer bizi ne kadar ferahlatıyormuş. İnsan, birinin yokluğunu sadece kalbinde değil, boşalan mutfak dolaplarında ve ödenemeyen faturalarda da hissediyormuş. ​ Peki, ben şimdi ne yapacaktım? Kira günü bir gölge gibi yaklaşıyordu. ​ Sırtımı mutfak sandalyesine yaslayıp tavana baktım. Sanki oradan mucizevi bir cevap düşecekmiş gibi... Düşmedi. Sadece kireçli beyazlığın soğukluğu çarptı yüzüme. ​Telefonu elime alıp önce dayımı aradım. Sesimi, içimdeki o titreyen kız çocuğundan arındırıp mümkün olduğunca dik tutmaya çalıştım. ​"Dayı... Biraz sıkıştık da." ​Karşı tarafta ağır bir sessizlik oldu. Ardından gelen o derin iç çekiş, cevabı çoktan vermişti. "Şu an elimde yok kızım," dedi mahcubiyetle. "Ama ayarlamaya çalışacağım." ​Biliyordum. Olsa, canını verir yine verirdi. "Tamam dayı," dedim. "Sağ ol." ​Kapattım. Ardından amcamı aradım. ​O, hayata karşı daha çıplak ve netti. "Biz de zor dönüyoruz," dedi, kelimeleri sakınmadan. "Kimseden borç alıp sana veremem, çünkü geri isteyemem. Sen de ödeyemezsin, biliyorum. O yüzden seni boşuna umutlandırmak istemem." ​Kırılmadım. Kırılacak lüksüm yoktu. Amcam net bir insandı yapacağı birşey vrs yapar,yoksa direk kestirip atardı. Boşa umut vermezdi.Üstelik haklıydı; geri ödeyemeyeceğim bir borç, aslında bir yükten başka neydi ki? ​ Telefon kapandığında evin içindeki sessizlik daha da koyulaştı. İnsan çaresizliğin en dibindeyken bile, onurunu ve borcunu düşünürmüş. ​ Derin bir nefes alıp bilgisayarı açtım. İş ilanları siteleri, birer birer ekranda belirdi. Yarım gün, günlük, saatlik... Ne olursa. Temizlik, kasiyerlik, çaycılık... Ellerimin nasır tutması, ruhumun ezilmesinden daha evlaydı. ​Zihnimde bir düşünce filizlendi ve canımı yaktı: Okulu dondurmak. ​Uluslararası Ticaret ve Finans bölümü... Tam burslu kazandığım o hayalim, belki de hiç bitiremeyeceğim bir masal olarak kalacaktı. İçim acıyordu ama kardeşlerimin bakımı, benim diplomamdan daha öncelikliydi. ​"Bir süre," diye fısıldadım kendi kendime. "Sadece bir süre..." ​Hayat bize nasıl bir yüzünü dönecekti bilmiyordum ama sınavı, daha ilk günden en zor sorudan başlatmıştı. ​Ve ben hazır değildim. Ama mecburdum. İçimdeki darlık, artık dört duvara sığmıyordu. Kendimi sokağın serinliğine attım. Mahalledeki tanıdık esnafları birer birer gezdim; "Eleman lazım mı?" diye sormak, hiç bu kadar ağır gelmemişti. Durumumuzu biliyorlardı, en azından çalışma saatleri konusunda bana bir kolaylık sağlarlar diye umuyordum. Ancak kime sorduysam aynı cevabı aldım: Kimsenin yeni birine ihtiyacı yoktu. Yine de her biri, "Etrafı sorarız, ihtiyacı olan olursa seni öneririz," diyerek teselli verdiler. ​ Bu bile bir umuttu. Tanıdığım, bildiğim insanların yanında olmak, kendimi daha güvende hissettirecekti. ​Tam o sırada telefonum titredi. Arayan amcamdı. ​"Buyur amca," dedim, sesimdeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak. ​"Ne yapıyorsun şimdi?" diye sordu, sesi her zamankinden biraz daha mesafeli geliyordu. ​"İş arıyorum," dedim dürüstçe. "Yarım gün bir yer bulabilirsem, sadece önemli derslere gider, geri kalan saatlerde çalışırım. Eve bir katkım olur en azından. Babamın maaşı, tek başına bu yükü kaldıracak gibi değil..." ​Amcam derin, sarsıcı bir nefes aldı. "Bize gelebilir misin?" dedi. "Seninle konuşmam gereken mühim bir konu var." ​"Gelirim," dedim, zaten sokaktaydım. Alışkanlık işte; annemin her bir yere giderken sorduğu o meşhur soruyu sordum: "Bir şey lazım mı amca? Gelirken alayım mı?" ​Sorduğum anda cebimdeki paranın azlığı, bir cam kırığı gibi canımı yaktı. ​"Yok kızım," dedi amcam, sesi bu sefer yumuşayarak. "Sen gel, yeter." ​Durağa yürüdüm. Ve o, oradaydı. Her zamanki yerinde, her zamanki vakarla bekliyordu. ​Bu kez içimde bir cesaret dalgası kabardı. Ona daha yakın durdum. Sesimi duyabileceği kadar yakınına... Belki de hayatımda ilk defa, görünmez bir yabancıyla gerçekten konuşmaya ihtiyacım vardı. ​"Hayat çok garip, değil mi?" dedim, sanki sadece kendi kendime konuşuyormuşum gibi havaya doğru. ​Durakta sadece ikimiz vardık; dünya ikimizin etrafında sessizleşmişti. Bana döndü. Bakışlarında, sanki yüzyıllardır beni tanıyormuş gibi bir şefkat vardı. Sadece tebessüm etti. ​"Tam bunaldığın anlarda karşına büyük bir fırsat çıkabilir, Feryal," dedi sesi huzur vererek. "Sadece o fırsatı değerlendirmeyi bil." ​Donup kaldım. "Böyle fırsatlar beni bulmaz," diye fısıldadım. ​"Bulur," dedi sakince, güven veren bir tonda. "Sen güçlü bir kızsın. Her şeyin üstesinden gelebilirsin." ​Bir an zihnim durdu. Ben ona adımı söylememiştim. Aramızda henüz bir tanışma geçmemişti. ​"Sen... Benim ismimi biliyorsun," dedim, hafif bir sitemle. "Bu haksızlık. Ben senin ismini bile bilmiyorum." ​Yüzündeki gülümseme daha da derinleşti, gözlerinin kenarı kırıştı. "İsmin ne önemi var ki Feryal? Ama eğer sana iyi gelecekse, söylerim." ​Duraksadım. Belki de bu gizemi bozmamalıydım. "Hayır," dedim kararlılıkla. "Sen söylemeden ben bulacağım." ​"Tamam," dedi, oyunun kurallarını kabul ederek. ​"Ahmet mi?" dedim. ​ Güldü. "Hayır." ​"Talip?" ​"Yaklaşmdın ble..." dedi, bakışları uzaklara daldı. "Ama sadece bir harf verebilirim." ​"Hayır ben bulmak istiyorum," dedim zihnimde harfleri çarpıştırarak. “Fatih”dedim şansımı tekrar denedim. “Sadece bir harf yaklaşabildin”dedi. ​Tam o sırada otobüsün motor sesi sokağı doldurdu. Araç durağa yanaştı. Bindim, kartımı okuttum ve cam kenarına oturdum. Gözlerim hemen dışarıyı, onu aradı. ​Ama binmemişti. Biraz yerimden doğruldum, durağa baktım. ​Yoktu. Saniyeler içinde, sanki hiç orada olmamış gibi kaybolmuştu. ​İçimden bir ses fısıldadı: Sadece beni görmeye, iyi olduğumu anlamaya mı gelmişti? Kendi kendime gülümsedim. Ne önemi vardı ki? Nasıl olsa yine karşılaşacaktık. Amcamın kapısındaydım. Göğsümdeki o daralma hissini bastırmak için derin bir nefes alıp zile bastım. Kapı açıldığında yengem karşıladı beni; yüzünde, daha önce hiç görmediğim, anlam veremediğim tuhaf bir memnuniyet parlıyordu. ​"Gel kızım, geç içeri," dedi, alışılmadık bir ilgiyle. ​İçeri adımımı atarken, "Nasılsın yengeciğim?" diye sordum nezaketen. ​"İyiyim canım. Siz nasılsınız asıl? Bizi boş ver. Kaç gündür gelemedim yanınıza," dedi, suçlulukla karışık bir telaşla. "Çocukların okulu, ev işleri... Buraya da gelen giden çok oldu, fırsat bulamadık bir türlü." ​"Önemli değil," dedim, sesimdeki burukluğu gizlemeyerek. "Artık her şeye, en çok da yalnızlığa alışmamız gerekiyor." ​Salona geçtiğimde amcam oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi. Bana sıkıca sarıldı, alnımdan öptü. "Hoş geldin kızım." ​"Hoş bulduk amca." ​ Beni karşısına oturttu. Elleri önünde kenetlenmişti, parmaklarını birbirine sürterek gerginliğini ele veriyordu. Belli ki söyleyeceği kelimeler, boğazında birer düğüm haline gelmişti. ​"Feryal," dedi, doğrudan gözlerimin içine bakarak. "Bugün iş yerine bir avukat geldi." ​Kalbim, kötü bir haber alacakmışım gibi bir anlığına hızlandı. ​"Çok zengin, köklü bir aileymiş. Seni istiyorlar... Kadının bir torunu varmış. Aslında annenle eskiye dayanan bir tanışıklıkları varmış. Bu meseleyi zamanında annen hayattayken konuşmuşlar. Annen o zaman okulunu bahane etmiş; 'Gençler bir tanışsın, isterlerse sonra konuşuruz,' demiş." ​Nefesimin kesildiğini, ciğerlerime giden havanın çekildiğini hissettim. ​"Annen vefat edince kadın daha fazla beklemek istememiş. Üstelik okulunu bırakmana da gerek yokmuş; her anlamda, maddi ve manevi olarak arkanda olacaklarını söylediler." ​Amcam, sehpanın üzerinde duran bir banka cüzdanını bana doğru uzattı. ​"Şimdiden hesabına bir miktar para yatırmışlar. Yarın akşam için de bir tanışma yemeği ayarlanmış. Ama şunu bil kızım; istemezsen kimse seni zorlamıyor, bunu özellikle belirttiler." ​Kelimeler kulaklarımda uğulduyor, salonun tavanı üzerime çöküyormuş gibi hissediyordum. ​"Kız kardeşlerini de düşün," dedi amcam, sesini yumuşatarak en hassas noktamdan vurdu beni. "Sadece kendini değil, onları da düşünerek bir karar ver. Bir konuş bakalım... Eğer içine sinmezse, 'hayır' dersin." ​Tam o anda, zihnimde şimşekler çaktı. Duraktaki o gizemli gencin sözleri yankılandı kulaklarımda: “Tam bunaldığın zamanlarda karşına bir fırsat çıkabilir, Feryal. Sadece onu değerlendirmeyi bil.” ​Nereden bilmişti? Nasıl bu kadar emindi? Yoksa... O avukatın bahsettiği torun, o muydu? ​Eğer öyleyse, tanışmaktan zarar gelmezdi. En azından o yabancı, bana huzur veriyordu. Başımı yavaşça eğdim, sesim kendime bile yabancı gelecek kadar çekingen çıktı. ​"Tamam amca... Yarın gidelim, tanışalım. Eğer gerçekten anlaşabileceğime inanırsam... Olur." ​Benim ağzımdan çıkan bu tek kelimeyle amcamın yüzü aydınlandı. Yengem, sanki üzerinden tonlarca ağırlık kalkmış gibi derin ve rahat bir nefes aldı. Sanki benim hayatım pahasına, kendi yüklerinden kurtulmuşlardı. ​Ama benim içimde, ismini koyamadığım karanlık bir his vardı. Bu kadar hızlı, bu kadar pürüzsüz ilerleyen bu işin içinde, bilmediğim bir şeyler vardı. Ama ne? ​Tek bir umudum vardı: Yarın akşam o masada buluşacağım kişinin, duraktaki o isimsiz, huzur veren genç olması.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD