Feryal
Sınav beklediğimden de iyi geçmişti. Günlerdir omuzlarımda görünmez birer kaya gibi taşıdığım o ağırlık, sınav salonundan dışarı adım attığım anda kuş olup uçmuştu sanki. İnsan bazen ardındaki bir kapıyı tamamen kapatmadan derin bir nefes alamıyor. Ben de bugün o kapıyı gürültüyle kapatmış, zihnimin labirentlerinde ilk kez bu kadar rahatlamış hissederek yürüyordum.
Derslerim bitmiş, durağa doğru adımlıyordum. Kızlar benden önce varmış olmalıydı. Alışkanlıkla telefonumu çıkardım; annem gün içinde mutlaka ama mutlaka küçük bir mesaj atardı. "Yemek hazır", "Geç kalma", "Kendine dikkat et kuzum"… Kağıt kesiği kadar kısa cümlelerdi bunlar ama içleri okyanuslar kadar sevgi doluydu. Fakat bugün ekran bomboştu. Hiç mesaj yoktu.
"Demek ki bugün çok yoğun," diye geçirdim içimden. Bazen üst üste iki ev temizliğine gittiğinde nefes alacak vakit bulamazdı, biliyordum.
Servisten inip sokağımıza saptığımda ıslak asfaltın kokusu karşıladı beni. Hafif esen rüzgâr, az önce dinmiş olan yağmurdan arta kalan o serin, toprakla karışık koku yüzüme çarpıyordu. Çok severdim böyle havaları; insanı hafifçe üşütürdü belki ama içindeki tüm kiri pası silip süpürür, ferahlatırdı.
Binaya girdiğimde asansörün kapısındaki o meşhur "Arızalı" yazısıyla göz göze geldim. İçimden hafifçe söylendim ama vakit kaybetmeden merdivenlere yöneldim. Üç katı soluk soluğa, hızlı hızlı çıkınca nefesim kesildi. Anahtarı kilide sokup içeri girdiğimde Selin ve Nida çoktan gelmiş, masanın başına geçip ödevlerine gömülmüşlerdi.
Selin beni görür görmez kalemi bırakıp yanıma yaklaştı.
"Abla, annem nerede? Sana haber verdi mi?"
Başımı çaresizce iki yana salladım. "Yok Selin, şimdi arayacağım."
Telefonu elime aldım, ekrana baktım ama annem mesajıma cevap vermemişti. O an, belli belirsiz bir huzursuzluk, zehirli bir sarmaşık gibi kalbimin kenarına tutundu. Önemsememeye çalıştım, mutfağa geçip kendimi oyalamaya karar verdim.
Mutfakta, ocağın üzerinde iki tencere duruyordu. Sabahın köründe kalkıp hazırlamış olmalıydı melek annem. Kapakları kaldırdığımda burnuma mis gibi nohut ve pilav kokusu doldu. Kendi kendime gülümsedim.
"Bugün bana çalışmış canım annem," diye mırıldandım. En sevdiğim yemekti bu.
Hemen ocakları yakıp tencereleri ısıtmaya koyuldum. "Selin, bir salata yapar mısın canım?" diye seslendim içeriye.
"Tamam abla, hemen geliyorum!" dedi Selin.
Odaya geçip üzerimi değiştirdim, okulun yorgunluğunu üzerimden atmak istercesine en rahat eşofmanlarımı giydim. Saçlarımı tepeden dağınık bir topuz yaptım. Gün boyu yüzümde emanet gibi duran makyaj çoktan akıp gitmişti; aynaya baktığımda yorgun ama sınavı atlatmış olmanın verdiği o garip huzurla parlayan bir kız görüyordum. Yüzümü soğuk suyla yıkayıp biraz kendime geldim.
Mutfağa döndüğümde her şey hazırdı. Selin ocağın altını kapatmış, yanına da bol sirkeli bir salata eklemişti. Hep birlikte sessizce masayı kurduk ama sofrada annemin o her zamanki neşeli varlığı hissediliyordu. Sandalyesi boştu, mutfaktaki saatin tıkırtısı her zamankinden daha yüksek geliyordu kulağıma.
"Yetişir mi acaba yemeğe?" diye düşündüm. Sabrım tükenmişti, tekrar aradım.
Bu kez telefon açıldı. Ama karşıdaki ses anneme ait değildi. Soğuk, yabancı ve mesafeli bir kadın sesiydi bu... Kendini hemşire olarak tanıttığında, elimdeki çatalın masaya düşüş sesini duydum. Annemin aniden fenalaştığını ve acil olarak hastaneye kaldırıldığını söyledi.
Dünya, ekseni etrafında dönmeyi bıraktı o an. Her şey bir saniyeliğine karardı.
"Durumu nasıl?" diye sordum, sesim bir yaprak gibi titrerken. Hemşire net bir şey söyleyemedi, sadece "Hemen gelmeniz gerekiyor," dedi. Bu cümle, bir uçurumun kenarından aşağı itilmekle eşdeğerdi benim için.
Hızla adresi not aldım. Kızlara döndüğümde, yüzlerindeki o saf korkunun benim aynadaki aksim olduğunu gördüm. Ama yıkılmaya vaktim yoktu, güçlü durmak zorundaydım. Annemin her zaman en kötü günler için sakladığı, o çekmecedeki dikiş kutusunun altına gizlediği acil durum parasını aldım.
"Hazırlanın," dedim, içimdeki kıyameti sesime yansıtmamaya çalışarak. "Hastaneye gidiyoruz."
Donup kalmaya, ağlamaya ya da korkmaya hakkım yoktu. En azından şimdi değil...
Taksi durağına kadar rüzgâra karşı koştuk. Araca bindiğimizde kalbim göğüs kafesimi parçalayıp çıkmak istiyordu. Yol bitmiyordu, sanki tüm trafik lambaları bize inat kırmızıya dönüyordu. Sokak lambalarının sarı ışıkları camın önünden uzayıp gidiyor, zaman her saniye biraz daha ağırlaşıyordu.
Zihnimde yankılanan tek bir soru vardı: Annem iyi mi?
İçimdeki o belirsiz endişe, devasa bir canavara dönüşüyordu şimdi. Annem hep kendini feda ederdi; çok yorulur, bazen ilaçlarını "Bana bir şey olmaz" diyerek ihmal ederdi.
"Ama ya olmuşsa?" diye fısıldadı içimdeki o karanlık ses.
Taksinin camından dışarı baktım. Yağmur yeniden, bu kez daha öfkeli çiselemeye başlamıştı. Ruhumdaki o büyük huzursuzluk, gecenin karanlık ve ıslak kollarına karışarak bizi bilinmezliğe doğru taşıyordu.
Hastaneye adım attığımız anda zamanın akışı değişmişti. Beyaz ışıkların altında telaşlı adımlar, sarsılan sedyeler ve o bitmek bilmeyen dezenfektan kokusu... Hepsi birleşip üzerime devasa bir kâbus gibi çökmüştü.
Danışmadaki masaya yaklaştığımda akciğerlerime çektiğim hava sanki yetmiyordu. Nefesimi toparlamaya çalışarak, "Annem... Hülya Görgülü buraya getirilmiş," diyebildim.
Görevli kadın, parmaklarını klavyenin üzerinde hızla gezdirdi. Ekrandaki ışık yüzüne vururken soğuk bir sesle sordu: "Nesi oluyorsunuz?"
"Kızıyım."
Kadının yüzündeki ifade bir anlığına dondu, ardından profesyonel bir ciddiyet maskesi kuşandı. "Anneniz yoğun bakım ünitesine alınmış. Doktoru Burhan Sönmez."
"Yoğun bakım mı?"
Kelimeler birer taş gibi boğazıma dizildi. Az önce evde ısınan o nohut yemeğinin kokusu burnumda tüterken, şimdi "yoğun bakım" gerçeğiyle yüzleşmek... Selin ve Nida yanı başımda birer gölge gibi titriyordu.
"Abla, ne oluyor? Annem neden orada?" diye fısıldadı Selin.
Onların gözlerindeki o saf korkuyu görünce kalbim bin parçaya ayrıldı.
"Bilmiyorum canım... Şimdi öğreneceğiz," diyebildim, sesimin çatlamasına engel olamayarak.
Hemşirenin tarif ettiği o bitmek bilmeyen koridorlarda yürümeye başladık. Hastane koridorları neden hep bu kadar ruhsuz ve labirent gibi olurdu? İnsan, sevdiklerinin canıyla cebelleştiği bu anlarda, dünyada kaybolmuş gibi hissediyordu. Kızların buz kesmiş ellerini avuçlarımda sımsıkı tutuyor, sağa sola asılmış yön tabelalarını bulanık bir görüşle takip ediyordum.
Asansöre doğru yöneldiğimiz sırada, merdivenlerden hızla inen biriyle sertçe çarpıştım. Omuz omuza geldiğimiz o an, sarsıldım.
"Özür dilerim... Pardon," dedim aceleyle, durup yüzüne bile bakmadan. Adımlarımı daha da hızlandırdım ama arkamda kalan adamın bakışlarını sırtımda hissettim. Sessizdi ama o bakışta isimlendiremediğim, ağır bir dikkat vardı. Duracak, özür dileyecek vaktim yoktu. Aklım, o camlı kapıların ardındaki annemdeydi.
Asansörün önünde durduğumda tuşa art arda basmaya başladım. Sanki her basışımda o metal yığınını daha hızlı aşağı çağırabilecek mişim gibi...
Arkamdan sakin, tok bir ses duyuldu:
"Çok basınca daha hızlı gelmiyor. Biraz sakinleşin isterseniz."
Başımı hızla çevirdim. Az önce çarptığım adamdı bu. Sesi, bu kaosun ortasında tuhaf bir şekilde huzurlu ama yüzündeki ifade bir o kadar mesafeliydi. Derin bir nefes aldım, gözlerimi kapatıp saniyeler içinde binbir dua ettim. Benim sakinliğe değil, annemin nefesine ihtiyacım vardı.
Asansörün kapıları iki yana açıldı. İçeri girdiğimizde üçüncü katın tuşuna bastım. Adam da yanımızda durdu, başka bir tuşa basmadı. Kaderin garip bir cilvesi miydi yoksa sadece tesadüf mü, bilmiyordum ama o da bizimle aynı kata çıkıyordu.
Asansör ağır ağır yükselirken zaman bir sakız gibi uzuyordu. Ben koşmak, duvarları yumruklamak istiyordum ama hayat adımlarımı görünmez zincirlerle tutuyordu. Kapı açılır açılmaz kızları çekerek koridora fırladım. Burası daha sessizdi. Havada asılı kalan o ağır, metalik koku buranın "yoğun bakım" olduğunu haykırıyordu.
Bankodaki hemşireye yaklaştığımda, "Annem... Hülya Görgülü," diyebildim sadece.
O sırada elindeki dosyayı kapatan bir hemşire yanımıza yaklaştı. "Hülya Görgülü’nün yakını siz misiniz?" diye sordu gözlerimin içine bakarak.
"Evet, ben Feryal annemiz olur."
"Anneniz ilk aranacak kişi olarak sizin isminizi vermişti Feryal Hanım. Buyurun, sizi Burhan Bey’in yanına götüreyim."
Selin’in ağlamaklı sesi koridorda yankılandı: "Abla... Anneme ne oldu?"
Dizlerimin bağı çözülmek üzereydi. Gövdemi ayakta tutan tek şey, arkamdaki o iki masum canın sorumluluğuydu.
"Bilmiyorum... Şimdi birlikte öğreneceğiz," dedim, sesime yapay bir güç aşılayarak.
Hemşireyi takip ederken her adımda kalbim daha çok sıkışıyordu. Doktorun odasının önüne geldiğimizde durduk. O kapı, ya hayatımızın devamıydı ya da sonu... Kapının koluna uzandığımda buz gibi metal tenimi yaktı.
İçimde, ruhumun en derin yerinde tek bir cümle yankılanıyordu:
Ne olur Allah'ım, anneme kötü birşey olmasın…
Kapıyı hafifçe tıklatıp içeri süzüldük. Doktor, masasının arkasından ağır adımlarla ayağa kalktı. Kırklı yaşlarında, ciddi bir duruşu olmasına rağmen bakışlarında insanı rahatlatan, yumuşak bir ifade vardı.
"Ben Burhan Sönmez," dedi, elini uzatırken. "Hülya Hanım’ın doktoruyum."
Boğazım sanki biri tarafından sıkılıyormuş gibi kurumuştu. Zar zor yutkundum. "Biz kızlarıyız… Annem nasıl? Ne oldu ona, neden yoğun bakımda?"
Doktor bir an sustu, derin bir nefes alıp eliyle yanındaki sandalyeleri işaret etti. "Oturursanız daha sağlıklı konuşabiliriz."
Oturmadım. Oturursam, o sandalyeye çökersem kötü bir haberin altında ezileceğimi, bir daha asla ayağa kalkamayacağımı hissediyordum. Ayaklarımın titremesine rağmen dimdik durmaya çalıştım.
"Öncelikle sakin olmanızı rica edeceğim," dedi, sesindeki o profesyonel ama merhametli tonu koruyarak. "Anneniz hastaneye kontrol için geldi."
"Nasıl yani? Evde fenalaşmamış mı?"
"Hayır. İlaçlarını almak için gelmişti. Nöroloji bölümünde rutin bir kontrolü varmdı."
Nefesim daraldı. Göğüs kafesime bir yumruk yemiş gibi sarsıldım. "Ne ilacı?"
Doktor kısa bir duraksama yaşadı, gözlerimin içine adeta ruhumu okumak ister gibi baktı.
"Annenizin bir süredir beyin tümörü tedavisi gördüğünü biliyor muydunuz?"
Dünya o an ekseninden çıktı. Tüm sesler kesildi, ışıklar soldu. Zaman, o acı haberin ağırlığıyla durdu.
"Ne… tümör mü?" Kelimeler ağzımdan çıkarken parçalandı, her biri boğazımı kanatan birer cam kırığına dönüştü. "Bizim haberimiz yok… Böyle bir şey olamaz. Yanlışınız var."
"Anneniz yaklaşık sekiz aydır takibimizde. Beynin sol tarafında, çevre dokulara baskı yapan bir kitle var. Ameliyat sınırında, kritik bir bölgede olduğu için oldukça riskli. Bu yüzden şimdiye kadar ilaç tedavisiyle o kitleyi küçültmeye çalıştık."
Dizlerimin bağı çözüldü, düşmemek için masanın kenarındaki sandalyeye tutunmak zorunda kaldım.
"İyi huylu mu?" diye fısıldadım, bir umut ışığı arayarak.
"İlk bulgular öyle olduğunu düşündürüyor ancak bulunduğu yer son derece hassas. Denge, konuşma ve görme merkezlerinin tam ortasında."
Selin’in nefesinin kesildiğini duydum; hıçkırıkları odayı doldururken Nida sessizce ağlamaya başlamıştı. Kardeşlerimin acısı, kendi acıma karışıp devleşti.
"Peki şimdi ne oldu? Neden yoğun bakımda?"
"Bugün kontrol sırasında şiddetli bir baş ağrısı ve ani tansiyon yükselmesi yaşamış. Muhtemelen kitlenin yaptığı basınç bir eşiği aştı. Kısa süreli bir bilinç bulanıklığı gözlemledik, bu yüzden tedbir amaçlı yoğun bakıma aldık. Beyindeki ödemi dağıtmak için şu an damar yoluyla müdahale ediyoruz."
"Hayati tehlikesi var mı?"
Doktor bu kez kaçamak bir cevap vermedi, daha net konuştu. "Şu an durumu stabil. Ancak bu kriz bize şunu gösteriyor: Artık ameliyat seçeneğini çok daha ciddi ve hızlı bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor."
"Ameliyat…" Kelime dudaklarımda buz kesti. "Riskli mi?"
"Evet," dedi, dürüstlüğü bir tokat gibi yüzüme çarparak. "Ama müdahale etmezsek basınç artmaya devam edecek. Bu da geri dönüşü olmayan kayıplara yol açabilir."
Başımı iki elimin arasına aldım. Şakaklarımın zonkladığını, damarlarımın patlayacak gibi olduğunu hissettim. Annem… O melek kadın, sekiz aydır bu devasa yükü tek başına, sessiz sedasız nasıl taşımıştı? Ocağa yemeği koyarken, saçlarımızı okşarken, temizliğe giderken bu ölümcül sırla nasıl yaşamıştı?
"Buna neden izin verdi? Bize neden tek bir kelime bile söylemedi?" diye mırıldandım, kendime sorar gibi.
Doktorun sesi, odadaki en yumuşak şeydi o an. "Bazı anneler, evlatlarını gerçeğin yakıcılığından korumak için, o gerçeği kendi kalplerinde yakmayı seçerler."
O cümle kalbimi bir hançer gibi delip geçti. Annem bizi korumak için kendi sonunu bir sır gibi saklamıştı.
"Görebilir miyiz onu?" dedim, gözyaşlarımı elimin tersiyle silip ayakta durmaya çalışırken.
"Sadece bir kişi, çok kısa süreliğine. Ama sakın unutmayın Feryal Hanım; onu üzmemeye, güçlü görünmeye çalışın. Şu an onun en çok ihtiyacı olan şey sükûnet ve huzur."
Doktorun odasından çıkıp kapıya yönelirken zihnimde tek bir yemin yankılanıyordu:
Annem bizi korumak için hastalığını bile bizden saklamıştı. Şimdi her şeyi feda etme sırası bende. Onu bu karanlıktan çekip alma sırası bendeydi... Ne pahasına olursa olsun.