... “Baba Ocağı”
Feryal
"Feryal… Feryal güzelim, hadi uyan artık. Okula geç kalacaksın. Sınavın vardı, unutmadın değil mi? Kahvaltı hazır."
Annemin sesi, zihnimin puslu koridorlarında yankılanan yumuşak bir melodi gibiydi. Rüyalarımın o beyaz pamuk gibi bulutlardan oluşan dünyasından kopmak istemeyerek yorganı burnuma kadar çektim. Odanın içindeki serin hava, yorganın altındaki mayışmış sıcaklıkla savaşırken; dünyanın geri kalanı, sınav stresinden ve sorumluluklardan uzakta birkaç dakika daha bekleyebilir miş gibi geliyordu.
Ama bekleyemezdi. Gerçek hayat, alnıma konan sıcak bir öpücük ve saçlarımı şefkatle okşayan o tanıdık el ile odaya sızmıştı bile.
"Anne… Azıcık daha uyusam ne olur?" diye mırıldandım, sesim uykunun mahmurluğuyla boğuk çıkmıştı.
Annem cevap vermek yerine, usta bir hamleyle yorganı üzerimden çekip aldı. Kapıdan çıkarkenki kararlı duruşu, bu sabahki ilk yenilgimi aldığımın resmiydi. Uykuya teslim olmamam için stratejik bir geri çekilme yapmıştı.
Ayaklarım isteksizce soğuk zemine değdiğinde titredim. Ama geri çekmedim, adımlarım banyoya doğru ilerledi, mutfaktan gelen sesler beni kendime getirmeye başlamıştı. Banyonun aynasındaki yansımam pek de iç açıcı değildi; saçlarım dağılmış, göz altlarım hafifçe kararmıştı. Tam yüzümü yıkayacakken lavabonun kenarındaki manzarayı görüp duraksadım.
"Nidaaa!" diye bağırdım, sesim evin koridorlarında yankılanırken kapı aralığından başımı uzattım. "Biz evde evcil hayvan mı besliyoruz ablacım?"
Mutfaktan elinde bir tost ile çıkan Nida, çatık kaşlarıyla bana döndü. "Hayır… Ne oldu yine?"
"O zaman bu kadar tüy, bu kadar kıl kimden?" dedim, sesimdeki iğneleyici tonu gizleme gereği duymadan. "Saçını tarıyorsun ama arkanda savaş alanı gibi bir enkaz bırakıyorsun."
Nida sadece gözlerini devirdi ve tek kelime etmeden mutfağa süzüldü. Sessizliği, aslında en gürültülü cevabıydı; "Seni duymuyorum bile," demenin bir yoluydu bu.
Odama dönüp dolabımın karşısına geçtim. Bugün o zorlu sınavlardan biri vardı ve bedenim sadece konfor çığlıkları atıyordu. Üzerime rahat, vücudumu sıkmayan spor kıyafetlerimi geçirdim. Aynanın karşısına geçtiğimde elim istemsizce makyaj çantamın dibinde kalan malzemelere gitti.
Aslında ışıl ışıl parlamak, o pahalı markaların reklamlarındaki kızlar gibi kusursuz görünmek isterdim. Ama hayatın gerçekleri, kredi kartı borçları ve kısıtlı bütçemiz buna izin vermiyordu. Rimel fırçasını kirpiklerimde hafifçe gezdirirken kendi yansımama gülümsedim.
"Az ama temiz," diye fısıldadım kendimi teselli edercesine. "Doğallık da bir duruştur Feryal."
Okulun o kalabalık koridorlarında "cool" takılıp doğal olmak, aslında içimdeki o kırılgan kızı saklamak için giydiğim bir zırhtı. Bazı sabahlar güçlü görünmek, gerçekten güçlü olmaktan çok daha kolaydı. Ve bugün, o zırhın içinde dimdik durmam gereken sabahlardan biriydi.
Mutfağa doğru yürürken, kapı eşiğinde bir an durup derin bir nefes aldım. Sınav sadece kağıt üzerinde olmayacaktı, bunu biliyordum.
Çaydanlıktan yükselen gri buhar, mutfağın sabah serinliğini kırarken masadaki tatlı sohbete eşlik ediyordu. Hepimizin zihninde okula yetişme telaşı olsa da gülüşlerimiz tabağımızdaki zeytinler kadar gerçekti. Annem, her sabah olduğu gibi sevgisini kelimelere dökmek yerine sofraya sermişti. Kimin hangi peyniri sevdiğini, kimin çayını kaç şekerli içtiğini ezbere bilirdi. O küçük, özenli dokunuşlar onun dilsiz sevgi diliydi.
Bugün gözlerinde alışık olmadığım bir durgunluk vardı. Yorgunluk, bir gölge gibi yüzüne yerleşmişti. Babamın yokluğunu bize hissettirmemek için kendi hayatından vazgeçen bu kadın, her sabah güneşten önce uyanıyordu. Başkalarının evlerini pırıl pırıl yapmaya giderken, kendi kalbindeki tozları süpürmeye vakti kalmıyordu. Ne zaman "Anne, gitmesen de olur," desek, o aynı vakur tavrıyla başını sallardı.
"Babanızın maaşı bir yere kadar kızım," derdi, sesindeki o hafif buruklukla.
Babam öldükten sonra sadece soframızdaki sandalye eksilmemiş, hayatın yükü de iki katına çıkmıştı. Ölümün bıraktığı o derin boşluğun üzerine, geçim sıkıntısının soğuk gerçekleri eklenmiştir. Dayım ve amcam ellerinden geldiğince destek olmaya çalışıyorlardı ama, onlarında durumu malumdu. Herkes kendine yetebiliyordu bu devirde.
Kahvaltıdan sonra kızlarla birlikte kendimizi dışarı attık. Evden aynı anda çıkmak, bir fırtınanın kopması gibiydi; her kafadan bir ses çıkıyor, eksik kalemler, unutulan hırkalar havada uçuşuyordu. Durakta servisi beklerken rüzgâr, bir kamçı gibi yüzümüze çarpıyor, yağmur hafiften tenimizi selamlıyordu.
Çoğu insan ıslanmaktan kaçarken, ben yüzümü gökyüzüne kaldırdım. Üzerime düşen her damlada içimden sessizce şükrediyordum. Çünkü yağmur, benim için sadece bir doğa olayı değil; babamın kokusuydu. Şemsiyeleri bir kenara fırlatıp çocuk gibi sırılsıklam olduğumuz, dünyanın geri kalanına gülüp geçtiğimiz o mutlu anların yankısıydı.
Ben şanslıydım. Babamla biriktirecek anılarım olmuştu. Kız kardeşlerim ise o dev çınarın gölgesini benim kadar tanıyamamıştı. Babamın ölüm haberini aldığım o ilk an, sanki gökyüzü parçalanmış da ruhumun üzerine çökmüş gibi hissetmiştim. Her şeyin bittiğini sanmıştım. Onsuz bu hayat güvenli değildi sanki.
Ama bitmemişti. Çünkü annem vardı.
Bizi dağılmış bir tespih tanesi gibi tek tek toplayan, ipe dizen ve bize yeniden bir "aile" olduğumuzu hatırlatan oydu. O anlarda, asıl büyük yıkımın annemi kaybettiğimde yaşanacağını henüz bilmiyordum. Tahmin bile edemezdim.
Canım annem... Bizim koruyucu meleğimiz. O kanatsız meleğin bir gün bizi bırakıp sonsuzluğa kanat çırpacağından tamamen habersizdik.
Servisin sarı ışıkları uzaktan belirdiğinde, hüzünlü düşüncelerim yavaşça dağıldı. Akşam eve döndüğümüzde mutfaktan gelecek o güzel yemek kokularını ve annemin bizi karşılayacak olan yorgun ama şefkatli gülümsemesini hayal etmeye başladım.
Hayat, bazen en büyük fırtınalarını, en masum hayallerimizin ardına gizlerdi. Biz ise sadece o akşamki akşam yemeğinin huzurunu düşlüyorduk.
Servisin sarsıntılı yolculuğunda, ayakta durmakta zorlanan yaşlı teyzelere yer vermek bizim için yazısız bir kuraldı. Annem bizi böyle yetiştirmişti; merhameti, yardımlaşmayı ve saygılı olmayı bir kural gibi koymuştu ruhumuza.
"Zorda gördüğünüze el uzatın," derdi her fırsatta. "Hiçbir şey yapamıyorsanız tebessüm edin. Tebessümde bir sadakadır. Yeter ki insanlığınızı unutup kalbinizi karartmayın."
Bu sözler, biz büyürken damarlarımızda dolaşan kan gibi içimize işlemiş. Gücümüz yettiğince, hatta bazen yetmediğinde bile birilerine omuz olmaya gayret ederdik. Tabii Selin’in o meşhur söylenmeleri olmazsa olmazdı.
Selin, yanımızdaki teyzeye yer verirken kulağıma eğilip homurdandı:
"Bu teyzeler gündüz kadın programlarında göbek atarken sapa sağlamlar ama iş dolmuşa gelince her yerleri anında ağrıyor."
Onun bu haline hafifçe gülümsedim. Söylenirdi, şikayet ederdi ama biliyordum ki o teyzeye yer vermeseydi akşam başını yastığa huzurla koyamazdı. İyilik, bizim ailede bir seçim değil, bir refleksti.
Durakta önce Nida indi, rüzgârda uçuşan saçlarını düzelterek okuluna doğru koşturdu. Yaklaşık on dakika sonra Selin de kendi dünyasına adım attı. Benim yolum ise henüz bitmemişti; birkaç durak daha sabredip ardından başka bir dolmuşa aktarma yapmam gerekiyordu.
Yol uzadıkça, zihnimdeki düşünceler de birer sarmaşık gibi boy atıyordu. Çantamdaki kitabı çıkarıp okumayı çok istesem de bu kalabalıkta, tek elle tutunmaya çalışırken kelimeleri takip etmek imkânsızdı. Ben de tek sığınağım olan kulaklıklarımı taktım.
Fikret Kızılok… Gönül…
Şarkının ilk notaları kulağıma dolduğunda, sanki babamın eli omzuma dokunmuş gibi hissettim. Bu bizim şarkımızdı. Melodi aktıkça, dolmuşun uğultusu ve şehrin karmaşası silindi. Fakat o silinmedi.
Gözlerim, kalabalığın arasından sıyrılıp yine o aynı noktaya takıldı. O çocuk. Yine aynı bakışlar, yine o sessiz ama derin anlatım... Camdaki yansımadan bana bakarken yakaladım onu. Bakışlarında, "Seni seviyorum ama bunu söyleyecek cesaretim yok," diyen o ürkek ifadeyi görür gibi oldum.
Aynı okuldaydık ama aramızdaki mesafe, fiziki yollardan çok daha uzundu. Beni hep o güvenli mesafeden izliyordu. Bir gün cesaretini toplayıp karşıma dikilse ne yapardım? Yakışıklıydı, yalan yok; hatta insanın nefesini kesecek bir durgunluğu vardı. Ama hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Sadece bakışlarımızın o kısa çarpışmalarından ibarettik.
Utanarak gözlerimi kaçırdım. İçimdeki o kuşkucu ses hemen devreye girdi: Ya sapıksa? Ya o masum bakışların ardında bir seri katil yatıyorsa? Hayal gücüm yine en karanlık senaryoları yazmaya başlamıştı.
Aynı durakta indik. Aramızdaki o konuşulmamış, gizli anlaşma gereği; ben önde, o birkaç adım arkamda... Ne tamamen yan yana geliyorduk ne de birbirimizi kaybediyorduk. Tuhaf bir şekilde, onun orada olduğunu bilmek bana kendimi güvende hissettiriyordu. Karanlık sokaklardan geçerken ya da tekinsiz tiplerle karşılaştığımda, gölgesinin arkamda olduğunu hissetmek içimdeki korkuyu yatıştırıyordu.
Hiçbir şey yapmasa bile varlığı yetiyordu. O, benim henüz tanışmadığım, ismini dahi bilmediğim gizli kahramanımdı.