Pakize Karahan
Karşımda, omuzlarında dünyanın yükünü taşıyan ama yine de diz çökmeyen çaresiz bir anne vardı. Bir zamanlar, tam olarak onun durduğu o karanlık eşikte ben de beklemiştim. Bu yüzden bakışlarını, o çırpınan göz bebeklerini çok iyi tanıyordum. İnsan, parayla bile satın alınamayacak tek şeyin "zaman" ve "can" olduğunu anladığım o gün, geçmişteki tüm kibrimle yüzleşmiş ve hayata başka türlü bakmaya başlamıştım. Ben de o gün, o lüks malikanemin koridorlarında yankılanan topuk seslerimden, sahte nezaketimden, insanlığımdan utanmıştım.
Aslında ailem beni çok güzel yetiştirmişti; terbiyeli, görgülü ve seçkin bir kadın olduğumu sanırdım. Fakat itiraf etmeliydim ki, o fildişi kulemden aşağıdakilere hep yukarıdan bakmıştım. Hayatın tokatı, o amansız hastalıkla kapımızı çalana kadar…
Torunum Mert. İlk göz ağrım, evladımın yürek yangını, evimizin neşesi...
Kalp yetmezliği teşhisi konulduğunda dünya başımıza yıkılmıştı. Günler geçtikçe o küçücük bedeni eriyor, bizim acımız ise devleşiyordu. Mert’in son anlarına yaklaştığı o karanlık dönemde, Hülya Hanım’ın eşini kaybetmesi bizim mucizemiz olmuştu. Bir evde yas varken, bizim evimizde can suyu filizlenmişti. Hülya'nın eşi hayata veda ederken, Mert onun kalbiyle yeniden hayata tutunmuştu.
Bu gerçeğin yakıcı ağırlığını yıllarca sırtımda, tam şuramda taşıdım. Mert, ellerimden tutarak ilk adımlarını atan o masum çocuk, tam delikanlılığı adım atarken bu amansız hastalığa yakalanmıştı. Şimdi başka bir adamın kalbiyle yaşıyordu bu hayatı. Onu kaybetme ihtimalinin soğukluğu hala kemiklerimi sızlatırken, şimdi o hayatı bize bahşeden kadın karşımda oturuyordu.
Hülya Hanım... Zamanında ona sunduğum hiçbir maddi imkanı, hiçbir gösterişli yardımı kabul etmemişti. Sadece kızlarının eğitimi için verdiğim bursa zor bela ikna olmuştu; o bile günlerimi almıştı. Pırlanta gibi üç kızı vardı. Onları uzaktan, bir gölge gibi hep izledim. Farkında olmasalar da görünmez bir el gibi üzerlerinde oldum. Hülya gururlu kadındı; doğrudan uzatılan hiçbir eli tutmazdı ama ben de onu hayatta yapayalnız bırakamazdım.
Gizlice işler ayarlar, temizliğe gittiği evlerin sahiplerini tembihlerdim. Okuyamadığı için elleriyle rızkını kazanıyordu ama o eller, en soylu kadının ellerinden daha temizdi benim gözümde. Gittiği evlerde bahşişleri yüksek tutturur, mutfak alışverişlerini fazla yaptırırdım ki evine bir nebze olsun fazla rızık götürsün. Onu hep hayranlıkla, biraz da kıskanarak izledim. Ayakta kalışını, kızlarına o yoklukta bile kol kanat gerişini...
Şimdi ise o mağrur kadın, karşımda un ufak olmuştu. Gururunu, evlatlarının geleceği için kendi elleriyle ayaklar altına almıştı. Ama benim gözümde o hâlâ göğüs kafesinde aslan yüreği taşıyan o dimdik anneydi. Ne kadar ezildiğini, ruhunun nasıl kanadığını hissedebiliyordum; bunu ona hissettirmemeye çalışsam da nafileydi. Bazı yaralar bandaj tutmazdı, kokusundan belli olurdu acısı.
"Peki ama neden?" diye geçirdim içimden. Bu tarifsiz çaresizliğin, bu son sığınışın sebebi neydi?
Öğrendiğimde kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Sayılı günlerinin kaldığını, o amansız tümörün beynini bir sarmaşık gibi sardığını söylediğinde... İşte o an Pakize olduğumu unuttum. Sadece bir insan, bir borçlu olarak yüreğim sızladı. Kızları için her fırtınaya göğüs geren o dev çınar, şimdi sessizce devrilmeye hazırlanıyordu.
Ve ben, hayatımda ilk kez birine olan borcumun, malımla mülkümle ödenemeyecek kadar büyük olduğunu en derinden hissediyordum.
Hülya Hanım, masanın soğuk yüzeyinde titreyen ellerini uzatıp fincanın kenarında kenetlenmiş ellerimi tuttu. Dokunuşu, kış güneşinin solgun sıcaklığı gibiydi; hafifçe titriyordu ama parmaklarındaki o çelikten kararlılığı hissetmemek mümkün değildi. Gözleri gözlerime bir mühür gibi kilitlendiğinde, içinde kopan o dilsiz fırtınanın rüzgarı yüzüme çarptı.
"Pakize Hanım…" dedi, sesi derinlerden gelen, kısık ama cam gibi net bir tınıyla. "Beni affedin ama şu dünyada sizden başka kimseye güvenemem, güvenmeye mecalim kalmadı."
Bir an durdu. Ciğerlerine dolan hava, sanki ona yetmiyordu. Nefesini toparlamak için saniyelerle savaştı.
"Kızlarım…" diye fısıldadı isimlerini tek tek sayarken. "Selin, Nida ve Feryal… Onlar babalarının bu dünyadaki göz ağrılarıydı. Feridun'un mirasıydılar."
Ellerimi şimdi daha sıkı, sanki uçurumun kenarındaymış da benden başka tutunacak dalı yokmuş gibi kavradı. Avuçlarındaki sıcaklık, kalbime aktı.
"Onları size emanet ediyorum Pakize Hanım. Ne olur, başlarına bırakmayın, onlara sahip çıkın. Kimsesizliğin o buz gibi kuyusuna düşmesinler. Ama…" derken sesi kırıldı, boğazındaki hıçkırığı güçlükle yuttu. "Ama ne olur, kendilerini sizin yanınızda birer emanet gibi hissetmesinler. Sığıntı gibi büyümesinler o koca evde."
Bakışları artık yalvarmıyordu. Bakışlarında yalvarmaktan çok daha ağır, çok daha can yakıcı bir şey vardı: Tam bir kabulleniş. Ölümle pazarlığını bitirmiş, sadece geride bıraktıklarını kurtarmaya çalışan bir ruhun teslimiyetiydi bu.
"Siz bunu nasıl yapacağınızı çok iyi biliyorsunuz," dedi, yüzünde buruk bir tebessüm belirirken. "Şimdiye kadar bize uzaktan, o görünmez ellerinizle yaptığınız her iyiliğin farkındayım."
Başını usulca önüne eğdi. O mağrur boynu ilk kez bükülüyordu.
"Hiçbir arkadaşım gittiği temizlik işinden bu kadar yüksek bahşiş ya da ücret almıyordu Pakize Hanım. Hayatın gerçeklerini biliyorum… Araştırdım. Arkanızdaki o izleri sürmek, sizi bulmak benim için zor olmadı."
Sesindeki utanç, cesaretiyle harmanlanmıştı. O an anladım ki, o sadece kızlarını emanet etmeye gelmemişti; tüm sırları ortaya döküp aramızdaki o sahte mesafeyi de yıkmaya gelmişti.
"Ne olur…" dedi son bir kez, gözlerinden bir damla yaş masanın üzerine düşerken. "Kızlarıma sahip çıkın. Bunu hangi yolla yaparsınız, onlara ne söylersiniz bilmiyorum ama… Onlar bu dünyada yalnız kalmasınlar."
O an, bir annenin gururunu, evlatlarının istikbali için nasıl bir kurban gibi yere bıraktığını gördüm. Ve o an, bu emanetin ne kadar ağır, ne kadar kutsal bir bedel olduğunu iliklerime kadar hissettim. Pakize Hanım olarak değil, sadece bir insan olarak o yükün altında ezildiğimi duydum.
Hülya Hanım’ın ellerini, sanki kutsal bir emaneti tutar gibi kendi ellerimin arasına aldım. Dudaklarımda buruk, şefkat dolu bir tebessüm yeşerdi ama kirpiklerimden süzülüp yanaklarıma yol çizen o tuzlu yaşlara artık engel olamıyordum. Hülya, ruhumun en derinlerine, bugüne kadar kimsenin dokunmaya cesaret edemediği o kör noktaya dokunmuştu.
"Kızların önce Allah’a, sonra bana emanet Hülya," dedim, sesimdeki titremeyi dizginlemeye çalışarak. "Onları kendi kanatlarımın altına alacağım. Tıpkı senin bugüne kadar fırtınalara siper olup onları koruduğun gibi... Benim korumamda büyüyecekler."
Avuçlarındaki o soğukluğu ısıtmak istercesine ellerine biraz daha asıldım. "Asla ezilmeyecekler. Kimse onlara sahipsiz gözüyle bakamayacak. Ve bunu..." Duraksadım, gözlerindeki o derin kuyulara baktım. "Bunu nasıl yapacağımı da çok iyi biliyorum."
Hülya’nın bakışlarında anlık bir tereddüt, bir parça merak belirdi. "Nasıl?" diye soruyordu dilsiz dudakları. Derin bir nefes aldım; bu nefes, tüm hayatımızı değiştirecek o köprünün ilk adımıydı.
"Torunum Mert," dedim, kelimelerin üzerine basa basa. "Evlilik çağındaki kızın, Feryal... Mert ile evlenecek."
Sözlerim, o küçük kafenin nemli havasında asılı kaldı. Dünya bir anlığına dönmeyi bıraktı sanki.
"Feryal’i evimin kalbine alacağım. O artık benim gelinim olacak." Bir saniye kadar duraksadım, kurduğum cümleyi kalbimde tarttım ve düzelttim: "Hayır... Gelinim değil, öz kızım olacak o benim. Selin ve Nida ile birlikte, benim soyadımın, benim gücümün korumasında yaşayacaklar."
Sesimdeki kararlılık, masadaki porselenleri bile titretecek kadar keskindi şimdi. Bakışlarımı Hülya’nın buğulu gözlerine diktim. "Buna müsaaden var mı, Hülya? Bana bu hakkı tanıyor musun?"
Hülya’nın omuzları sarsıldı. Başımı hafifçe yana eğdim, gerçeği ikimiz de biliyorduk. "Başka türlü senin o mağrur kızların benden tek kuruş yardım kabul etmezler. Sana çekmişler... Gururları nefeslerinden önce geliyor. Onları ancak 'aile' olursak koruyabilirim."
Hülya konuşamadı. Hıçkırıkları boğazında düğümlenmiş, kelimeleri prangalanmıştı. Sadece başını yavaşça, sarsıla sarsıla aşağı yukarı salladı. Onaylıyordu. İkimizin de boğazında aynı kördüğüm, kalbinde aynı sızı vardı.
Ben, yıllardır sırtımda taşıdığım o ağır borcu ödemeye niyetlenmiştim. Mert ise, göğsünde atan o emanet kalbin diyetini bu iyilikle ödeyecekti. Şimdi en zorlu görev beni bekliyordu; torunumu, hiç tanımadığı bir kızla hayatını birleştirmeye ikna etmek...
Çünkü bu saatten sonra... Bu kızlar yetim kalmayacaktı. Hülya Hanım’ın gözü arkada, ruhu açıkta kalmayacaktı.
Kafeden dışarı baktığımda, yağmurun yerini ağır bir sise bıraktığını gördüm. Tıpkı önümüzdeki o bilinmez hayat gibi... Ama bir söz verilmişti bir kere. Ve o söz, mezara kadar benimle gidecekti.
Masadaki sessizlik, yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibi ağır ve yoğundu. Hülya Hanım’ın gözleri gözlerime birer mühür gibi bakarken, aslında benden sadece kızlarının karnını doyurmamı istemediğini biliyordum. O benden, kendisi toprak olduğunda kızlarının dünyasında doğacak olan o devasa boşluğu doldurmamı, onlara bir "yarın" vermemi istiyordu.
"Hülya..." diyebildim sadece. İlk kez hanım sıfatını bir kenara bırakarak, kalbimden gelen o yalın isimle seslendim ona. "Söz veriyorum. Onlar benim de kızlarım olacak. Ama bu..."
Lafımı kesti. Gözlerindeki o kabulleniş, ruhumdaki tüm itirazları susturdu.
"Vaktim az Pakize Hanım. Belki yarın, belki haftaya... Zihnimdeki o karanlık perde tamamen kapanmadan önce, onların güvende olduğunu bilmeye ihtiyacım var. Siz, eşimin kalbine nasıl yuva olduysanız, çocuklarıma da öyle bir yuva olun."
Çantasından, köşeleri yıpranmış bir zarf çıkardı ve usulca masanın üzerine, tam aramıza bıraktı. Zarfın üzerinde el yazısıyla sadece üç isim yazılıydı: Selin, Nida, Feryal.
"Bu onlara veda mektubum. Ama bunu onlara ben değil, vakti geldiğinde siz vereceksiniz," dedi.
Yerinden kalkarken sanki bir asırlık yorgunluğu da beraberinde kaldırmıştı. Kapıya doğru yöneldiğinde, o mağrur duruşunun altında sakladığı acıyı gizlemek için adımlarını hızlandırdı. Onu durdurmak, sıkıca sarılmak istedim ama bir annenin son gururuna dokunmaya cesaret edemedim.
Kafenin camından onun caddenin kalabalığına karışıp gidişini izledim. O, çocuklarına veda etmeye giderken; ben masada kalan o küçük zarfa ve içindeki devasa sorumluluğa bakakaldım.
Hülya gitmişti. Ama masada, hayatımı kökten değiştirecek o sarsıcı gerçek ve üç yetimin istikbali kalmıştı. Kalbim, göğüs kafesimi döverken tek bir şeyi merak ediyordum:
Bir anne, ölmeden önce kendi cenaze törenini nasıl bu kadar metanetle planlayabilirdi? Ve ben, bu mukaddes emanetin altında ezilmeden nasıl ayakta kalacaktım?
Dışarıda yağmur başlamıştı. Her bir damla, sanki Hülya’nın dökemediği gözyaşları gibi camlara çarpıyordu. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ne benim için, ne de o üç masum kız için...