Feryal:
Yoğun bakım ünitesinin o soğuk ve steril koridorunda, zamanın hızı yavaşlamış gibiydi. Hemşirenin yardımıyla üzerime geçirdiğim steril önlüğün hışırtısı, sessizliği bir bıçak gibi kesiyordu. Önlüğün iplerini bağlamaya çalışırken ellerimin kontrolsüzce titrediğini fark ettim; içimdeki korku, parmak uçlarıma kadar sızmıştı. Birazdan o ağır kapı aralanacak ve ben, dünyamı üzerine kurduğum kadını, annemi o hâlde görecektim.
Cam kapı, sanki ardındaki kederi saklamak istercesine hantal ve boğuk bir sesle açıldı.
İçeri adım attığımda, keskin bir dezenfektan kokusu genzimi yaktı. Kulaklarımı dolduran tek şey, yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiyi temsil eden makinelerin ritmik ve ruhsuz bipleyişleriydi. Etraftaki yataklarda, her biri ayrı bir hikâyenin son demlerini yaşayan, solgun yüzlü insanlar vardı. Her birinin acısı yüreğime iğne gibi battı. Başımı hafifçe öne eğip fısıldadım:
"Allah’ım, hepsine bir inşirah, bir şifa ver..."
Ancak zihnim bulanıktı; gözlerim o kalabalığın içinde sadece tek bir yüzü, tek bir varlığı arıyordu. Hemşirenin sessiz bir gölge gibi beni yönlendirmesiyle o yatağa doğru ilerledim. Ve oradaydı... Hayat dolu annem, şimdi karmaşık kabloların ve devasa makinelerin kuşatması altında, alabildiğine solgun ve hareketsiz duruyordu.
Daha fazla dayanamadım. Titreyen avuçlarımla eline tutundum. Soğuktu... Teninin sıcaklığı, sanki hayatın kendisiyle birlikte çekilip gitmişti. Parmaklarımı parmaklarına sıkıca kenetledim; sanki biraz gevşetsem, ruhu avuçlarımdan kayıp sonsuzluğa karışacakmış gibi.
“Temas etmeyin,” dedi hemşire, sesi profesyonel bir soğuklukla yankılandı.
Duymadım. Ya da ruhumun o anki feryadı, dış dünyadaki tüm seslere perde çekmişti. Gözyaşlarım, yanaklarımdan süzülüp annemin cansız eline düşüyordu. Güçlü durmak, sarsılmamak istiyordum ama onu böyle savunmasız görmek içimi paramparça ediyordu. En basit kış gribinde bile yerinde duramayan, evi neşesiyle dolduran o enerjik kadın; şimdi bir taş kadar sessizdi.
İnsanın hayatı bir günde nasıl altüst olabilirdi? Yaşamın pamuk ipliğinden bile daha ince olduğunu dün, en acı şekilde öğrenmiştim.
Annem, kirpiklerini büyük bir yükü kaldırıyormuşçasına zorlukla araladı. Bulanık bakışları yavaşça odaklandı ve beni buldu.
“Feryal... Kızım...” dedi. Sesi, sanki çok uzaklardan, derin bir kuyunun dibinden geliyordu.
“Anne!” dedim hemen, elini bir kutsala dokunur gibi öperek. “İyi olacaksın, geçecek. Hepimiz buradayız. Selin de Nida da kapıda seni bekliyor. Hepimizin duaları seninle.”
Göz pınarlarından iki damla yaş süzülüp şakaklarına doğru yol aldı. Bakışlarında, kelimelerin yetmediği bir veda sızısı vardı.
“Feryal,” dedi sesi iyice incelerek,
“Kardeşlerin artık sana emanet. Eğer bana bir şey olursa...”
“Ne olur anne, böyle konuşma!” diye sözünü kestim aceleyle. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu.
“Onları ihmal etme,” diye devam etti kararlılıkla. “Yokluğuma alıştır onları... Sen çelik gibi güçlü bir kızsın. Babanın gidişini nasıl metanetle göğüslediysen, benimkini de öyle kabullen. Ayakta dur. Sakın ama sakın yıkılma.”
“Hayır anne, hayır!” dedim başımı şiddetle iki yana sallayarak.
“Ameliyatın iyi geçecek, iyileşeceksin ve yine o eski mutlu soframıza döneceğiz. Sana gözüm gibi bakacağım. Sen sadece ayağa kalkmaya odaklan, gerisini bana bırak, tamam mı?”
Dudaklarının kenarında acı bir tebessüm yeşerdi. O an bunun, ruhuma kazınacak son gülümseme, sessiz bir veda olduğunu anlamamıştım.
Hemşire yanımıza yaklaşıp elini hafifçe omzuma koydu.
“Daha fazla yormayalım,” dedi nazik ama geri adım atmayan bir tonla.
Annemden ayrılırken, sanki varlığımın yarısını o buz gibi odada, o makine seslerinin arasında bırakıyordum. Elim yavaşça elinden kaydı; aramızdaki fiziksel bağ koptukça içimde devasa bir boşluk büyüyordu. Kapıya doğru attığım her adım, sanki bir uçuruma doğru yürümek gibiydi.
Dışarı çıktığımda, hıçkırıklarımı boğazıma hapsedip gözyaşlarımı sildim. Üzerimi değiştirirken aynadaki yansımamla karşılaştım. Karşımda duran kızın omuzlarına, dünyanın tüm yükü binmişti. Ama güçlü olmak zorundaydım. En azından onlar için.
Yoğun bakımın önündeki bekleme alanında Selin ve Nida, kapıdan çıkacak bir mucizeyi bekler gibi tüneyip kalmışlardı. Beni görür görmez fırlayıp kollarıma yapıştılar.
“Abla, annem nasıl? Ne dedi?” dediler, gözlerinde titreyen bir umutla.
Yüzüme, içi boş ama teselli dolu bir maske takındım. Yalancı bir tebessümle gözlerinin içine baktım.
“Çok iyi,” dedim. “Hatta size selamı var. ‘Ben iyileşene kadar ablanızı sakın üzmeyin’ dedi. Bol bol dua etmenizi bekliyor. Ben onu çok dirençli gördüm, daha da iyi olacak.”
Ancak ikisinin de bakışlarında, söylediklerimin sadece birer avuntu olduğunu bilen o kahredici ifade vardı. Ve ben hayatımda ilk kez, kendi söylediğim yalana tutunacak kadar bile güç bulamadım kendimde.
Hastane koridorunun sert ve soğuk sandalyelerinde, bölük pörçük uykuların pençesinde sabahı etmiştik. Sağımda Selin, solumda Nida… İkisi de birer sığınak ararcasına başlarını omuzlarıma yaslamıştı. Düzenli ama yorgun nefes alışlarını tenimde hissediyordum.
Bu yük ne kadar da ağırmış meğer... Annemin yıllardır tek başına, kimseye hissettirmeden sırtlandığı o devasa yükü şimdi iliklerimde duyuyordum. Üç kız evlatla, hayatın fırtınasına karşı yapayalnız durmak... Bir kadının omuzlarına sığmayacak kadar büyük bir yükmüş bu.
Doğrulmak için hafifçe hareketlendiğimde, sanki tetikte bekliyorlarmış gibi ikisi de aynı anda uyandı. Gözlerindeki o mahmur ama korku dolu ifadeyi görünce sesimi yumuşattım:
“Hadi,” dedim, “Kantine inip bir şeyler atıştıralım. Sonra hemen yine buraya döneriz.”
Kollarımı, sanki tek dayanakları benmişim gibi daha sıkı tuttular.
“Ayrılmayalım buradan abla,” dedi Selin, sesi titreyerek. “Belki annem uyanır da bizi ister.”
“Evet,” diye ekledi Nida, bakışlarını zemine sabitleyerek. “Zaten boğazımızdan bir şey geçmez.”
“Annem çağırırsa hemşireler bizi hemen bulur,” dedim, onlara güven vermeye çalışarak.
“Telefon numaramı her yere bıraktım. Biraz güç toplamanız lazım. Annem uyandığında karşısında bitkin değil, güçlü kızlarını görmeli.”
Onları ikna etmeye çalışırken, yoğun bakımın ağır kapısı açıldı ve bir hemşire seri adımlarla yanımıza yaklaştı. Kalbim göğüs kafesimi zorlamaya başladı.
“Doktor Bey annenizi acil ameliyata alacak,” dedi hemşire, sesindeki profesyonel aciliyet beni ürpertti.
“Acil müdahale listesine alındı. Sizinle son bir kez görüşmek istiyor.”
Doktorun odasına girdiğimizde hava, kelimelerle tarif edilemez bir basınçla doluydu. Doktor; risklerden, istatistiklerden ve olasılıklardan bahsediyordu ama zihnim bu bilgileri reddediyordu. Kelimeler havada asılı kalıyor, kulaklarıma çarptıktan sonra birer cam kırığı gibi yere düşüyordu. Benim zihnimde yankılanan tek bir cümle vardı:
Annem iyi olacak. Olmak zorunda.
Önüme uzatılan evrakları imzalarken parmaklarımın titremesine engel olamadım.
Ameliyatın bu kadar alelacele kararlaştırılması, durumun sandığımızdan çok daha vahim olduğunun sessiz bir kanıtıydı. Yine de bir umuda tutundum; pamuk ipliği kadar ince ama çelik kadar kopmaz bir umuda.
“Ne gerekiyorsa yapın,” dedim doktora, sesimdeki çaresizliği gizleyemeyerek. “Gerekirse ömür boyu çalışır, her kuruşunu öderim. Yeter ki annem iyi olsun.”
Doktor, anlayışlı bir ifadeyle başını salladı. “Müsterih olun. Burası bir vakıf hastanesi, tüm masraflar kurum tarafından karşılanıyor.”
O an, babamdan kalan emekli sandığı güvencesi ya da özel bir hastanede olduğumuz gerçeği bile aklımdan çıkmıştı. Para, o kapının ardındaki canın yanında ne kadar da ehemmiyetsizdi.
Ameliyathanenin önündeki o bitmek bilmeyen bekleyiş başladı.
Zaman, bizim için akmayı bırakmıştı. Akrep ve yelkovan, sanki bu acıya ortak olmak için paslanmış ve durmuştu.
Haber verdiğim akrabalarımızdan gelen tepkiler ise içimdeki o yalnızlık hissini perçinledi. Dayım işten izin alamamış, “Akşama gelirim,” demişti. Amcam ise sadece birkaç dakika uğrayıp, iş yerinden zar zor çıktığını vurgulayarak erkenden ayrılmıştı.
Herkesin gizli ajandasında aynı soğuk soru vardı: “Masraf ne olacak?” Oysa içeride yatan bir candı; bizim dünyamızdı. Annem giderse, bu fırtınalı dünyada sahipsiz kalacağımız gerçeği bir sis bulutu gibi üzerime çökmeye başladı. Tam da bu yüzden, o sisin içinde dimdik duran bir fener olmalıydım.
“Ayakta dur, Feryal,” diye fısıldadım kendime. “Sırası değil.”
Ameliyathanenin kapısı nihayet açıldığında, üçümüz de yerimizden fırladık. Doktorun karşısına geçtiğimizde, üç çift gözde tek bir soru yanıyordu. Doktor derin, yorgun bir nefes aldı.
“Çok zor bir ameliyattı,” dedi, gözlerini bizden kaçırmadan.
“Önümüzdeki kırk sekiz saat kritik.
Eğer bu süreci atlatabilirse uyandırmayı deneyeceğiz. Hasar ciddi; sinir sistemi etkilenmiş durumda. Maalesef tümör, sandığımız kadar masum çıkmadı.”
Dünya bir anlığına altımdan kaydı, ama doktorun son cümlesi karanlığa ince bir ışık sızdırdı:
“Yine de Allah’tan umut kesilmez. Siz dua edin kızlar. Anneniz gerçekten büyük bir direnç gösterdi.”
Bize ayrılan odaya geçtiğimizde, Selin ve Nida’yı biraz uzanmaları için zorla ikna ettim. Ben ise odanın sonundaki büyük cama doğru yürüdüm. Dışarıda yağmur yoktu ama gökyüzü, ruhumun rengini almış gibi gri ve boğucuydu. Bulutlar, güneşi amansızca saklıyordu.
“Ne zaman yüzünü göstereceksin bize?” diye düşündüm. “Bu karanlık ne zaman dağılacak?”
Ellerimi önümde birleştirip başımı soğuk cama yasladım. Gözyaşlarım, verdiğim tüm sözlere rağmen yine sızmıştı. O sırada omzumda hissettiğim el, beni bu derin kuyudan çekip çıkardı. Arkamı döndüğümde dayımı gördüm. Nefes nefese kalmıştı.
“Feryal,” dedi, sesi şefkat doluydu.
“Zor bela izin alabildim. Nasıl ablam? Bir ihtiyacınız var mı?”
“Doktor kırk sekiz saat dedi,” diye mırıldandım. “Yoğun bakımda. Atlatırsa... Atlatırsa iyi olacakmış.”
“Ablam güçlüdür,” dedi dayım, beni teselli etmek istercesine. “O ne fırtınalar atlattı, bunu da geçer.”
Birlikte kızların yanına döndük.
Yengem gelememişti ama gönderdiği termosla çay, börekler ve kurabiyeler masanın üzerindeydi. Dayım, hiçbirimize dokunmadığımız o yiyecekler için ısrarcıydı.
“Hadi çocuklar, biraz zorlayın kendinizi. Anneniz uyandığında sizi böyle bitkin görmemeli. Ona iyi bakabilmek için, önce kendinize bakmalısınız.”
Zamanın kum saati, her tanesini yüreğimize dökerek ağır ağır boşalıyordu. Kızlarla birlikte dakikaları, hatta saniyeleri adeta tek tek sayıyorduk. Amcam, dayım, kuzenler... Birer birer gelip gidiyor, hastane koridorunun o yabancı boşluğunu varlıklarıyla doldurmaya çalışıyorlardı. Kalabalık bir aile değildik belki ama gelen her yüz, fırtınanın ortasında tutunacak bir dal gibiydi. Varlıkları, insanın yalnızlık korkusuna merhem oluyordu.
Yengem sessiz bir kahraman gibi eve gidip ortalığı toparlamış, pencereleri ardına kadar açıp odalara taze nefes doldurmuş, yemekler hazırlamıştı. Dayım ise okulla görüşüp durumun ağırlığını anlatmış; müdür, gösterdiği anlayışla omuzlarımızdaki bir yükü daha hafifletmişti. Dönem boyunca derslerimize o kadar sıkı sarılmıştık ki, hakkımız olan o ilk devamsızlıkları hayatımızın en karanlık günleri için saklamış gibiydik.
Kritik kırk sekiz saatin dolmasına sadece yirmi dakika kalmıştı.
Heyecan, bir kuşun kanat çırpışı gibi göğüs kafesimizde çarpıyordu. Annem için hazırlanan odaya girip çıkıyor, sanki bir kusur varmış gibi durup durup yatağın örtüsünü düzeltiyorduk. Her şeyin kusursuz, her köşenin huzurlu olmasını istiyorduk. Selin, çantasının derinliklerinden küçük, lavanta kokulu bir mum çıkardı ve titreyen ellerle yaktı.
“Annem bu kokuyu çok sever,” dedi sesi titreyerek. “Odaya girince burayı hastane gibi değil, evi gibi hissetsin.”
Oda pırıl pırıl olmasına rağmen ellerimizde ıslak mendillerle her yerin tozunu alıyor, eşyaların yerini değiştiriyorduk. Aslında tek amacımız o akrep ile yelkovanı hızlandırmaktı. Bir an önce gelmeliydi o an... Bu boğucu bekleyiş artık son bulmalıydı.
Kapı hafifçe vuruldu. İçeriye önce doktor, ardından da ifadesiz bir yüzle hemşire girdi.
Kalbim, göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi küt küt atmaya başladı. Yüzümde kontrolsüz bir sevinçle öne atıldım.
“Annem geliyor mu?” dedim, kelimeler ağzımdan dökülürken nefesim kesiliyordu. “Yoğun bakımdan çıkıyor mu? Kırk sekiz saat doldu. Kritik eşiği aştık, değil mi doktor bey?”
Üçümüz, kaderimizin yazılacağı o anın karşısında el ele tutuşmuş, tek bir vücut gibi doktora kilitlenmiştik.
Ancak doktorun yüzünde, daha önce hiç görmediğim, içimi buz gibi bir ürpertiyle kaplayan o tuhaf ifade belirdi. Gözlerini önce yere indirdi, ardından derin bir kederle bize baktı.
“Maalesef,” dedi sesi odadaki lavanta kokusunu dağıtarak.
“Annenizi az önce kaybettik. Vücudu daha fazla direnemedi. Başınız sağ olsun.”
‘Başınız sağ olsun.’
Zihnim bu iki kelimenin arasında sıkışıp kaldı. Bizim başımız... nasıl sağ kalacaktı? Babam gitmişti, şimdi annem de bizi bırakmıştı. Kökü kopmuş fidanlar gibi, bu dünyada nasıl dik duracaktık artık?
Selin’in kulakları tırmalayan acı çığlığı odanın duvarlarında yankılandı; Nida olduğu yere çöküp hıçkırıklara boğuldu. İkisi de birer kağıt gibi yıkılmıştı. Ben ise... Ben sadece donup kalmıştım.
O kadar çok umut biriktirmiştim ki odaya... Annem güçlüydü, annem savaşçıydı. O her zorluğun altından kalkar, her enkazdan sağ çıkardı.
Bu kez de mucizesini gerçekleştirecek, o kapıdan adımlarıyla girecekti sanmıştım. Ama şimdi, ruhumun tüm kanatları kırılmıştı. Rabbimin bize emanet ettiği o melek, görevini tamamlamış ve ait olduğu gökyüzüne erkenden süzülmüştü.
Ben şimdi ne yapacaktım? Annem kokmayan bir dünyada nasıl nefes alacaktım?
“Feryal Hanım... İyi misiniz?” Doktorun sesi çok uzaklardan geliyordu.
Hemşireler kızları sakinleştirmek için etrafımızda pervane oluyor, birileri omuzlarıma dokunup bir şeyler mırıldanıyordu. Sesler, bir suyun altındaymışım gibi boğuk ve anlamsızdı. Doktoru duyuyordum ama dilim mühürlenmişti.
Konuşursam, bu gerçeğin bir mızrak gibi kalbime saplanacağını ve her şeyin geri dönülemez bir şekilde bittiğini kabul edeceğimi biliyordum.