3. Bölüm : “Zor Olanı Başarmak”
Hülya Karadağ
Kızlarımı hayata hazırlamış, fırtınalı bir denize salınan küçük kağıttan gemiler gibi okullarına uğurlamıştım. Sabahın o her zamanki tatlı telaşında, parmaklarımın ucuyla saçlarındaki son düzensiz tutamları düzeltmiş, çantalarının ağır yükünü omuzlarına kendi ellerimle yerleştirmiştim. Kapı kapandığında sessizlik, mutfağın soğuk fayanslarından süzülüp kalbime oturdu. Peki, onlara asıl veda etmem gereken günü nasıl karşılayacaktım?
Günlerimin bir kum saatinin son taneleri gibi sayılı olduğunu ben biliyordum ama onlar, hayatın baharındaki o üç masum can, hiçbir şeyden haberdar değildi. Beni her sabah rızkımız için temizliğe gidiyor sanıyorlardı; oysa her adımımda ruhumdan bir parça eksiliyordu. Bugün yine, o keskin dezenfektan kokusunun iliklerime kadar işlediği hastane yolunu tutuyordum.
Bugün ilaç günümdü.
Hastalığım, sinsice ilerleyen bir sarmaşık gibi bedenimi tamamen kuşatmıştı artık. Neşterin keskin soğukluğu bile bu düğümü çözmeye yetmiyordu. Doktorların o maskelenmiş, temkinli bakışlarındaki "yolun sonu" ifadesini okumak için tıp okumaya gerek yoktu. Hastane yolları… Eskiden kısa gelen o sokaklar, şimdi sanki ucu bucağı olmayan devasa birer dehlize dönüşmüştü. Gidişi ruhumu yoruyordu, dönüşü ise bedenimi parçalıyordu. Özellikle o ağır ilaçlar damarlarımda dolaşırken, dünya üzerime yıkılacakmış gibi geliyordu.
"Bugün mü?" diye fısıldadım kendi kendime, durağa doğru yürürken.
Evet, bugün o zorlu görüşmeyi de aradan çıkaracaktım. Erteledikçe zaman, avuçlarımın arasından süzülüp giden su gibi azalıyordu.
Doktorlar, kafamın içinde sinsice büyüyen o misafirin artık iyileşemeyecek kadar yer kapladığını ne kadar da kolay söylemişlerdi. Ameliyat masasına yatsam, kalkamayacağımı biliyorum. Ama O canavar sadece zihnimi kemiriyor. Kalbim, ciğerlerim, böbreklerim... Onlar hâlâ kızlarım için atan o eski, güçlü kadın gibi sağlamlar. Ben toprak olmadan, o parçalarım birilerine nefes olsun istiyorum.
Organ bağışını kabul etmiştim. Kendi mumum sönerken, karanlıkta kalan bir başkasının mumunu ateşlemek, içimdeki o tarifi imkansız sancıya bir nebze olsun iyi geliyordu. Gerçi, bu amansız hastalıktan geriye ne kadar sağlam bir parçam kaldıysa…
"Vücudum bu kadar bitkin düşmüşken, benden geriye başkasına hayat verecek bir parça kalır mı doktor bey?" diye sorduğumda doktorun cevabı bir nebze olsun rahatlatmıştı beni.
"Hastalığınızın türüne göre her organ uygun olmayabilir ama kornealarınızla birinin dünyasını aydınlatabilir ya da sağlam kalan kalp kapakçıklarınızla bir çocuğu hayata bağlayabilirsiniz." Bu kadarı bile yeterdi bana.
Kızlarımı da kendimce bu hayata hazırlamış hissetsemde bu acıya nasıl katlanacaklarını kendileri bulacaktı.
Zihnimde bir isim yankılandı: Feridun.
Kocam, bir tanem, çocuklarımın babası ve tek sığınağım. O bile bu dünyadan göçüp giderken, son nefesiyle bir başkasına can suyu olmuştu. O korkunç trafik kazası onu benden koparıp aldığında, organlarını bağışlamak benim için bir vicdan borcuydu. Feridun benim umudumdu; o gün başkalarının hayatı oldu.
Korneasıyla birinin dünyası aydınlandı, böbrekleriyle birinin acısı dindi ve kalbi…
Beyin ölümü gerçekleştiğinde, o bembeyaz kağıda imza atmak, sanki kendi kalbimi yerinden söküp vermek gibiydi. Elim öyle bir titremişti ki kalem parmaklarımın arasından düşecek sandım. Ama sonra o haberi aldım: Gencecik bir fidanın göğüs kafesinde artık Feridun’un kalbi atıyordu.
"Onlara can oldunuz hanımefendi," demişti doktor, sesinde buruk bir minnetle.
Yıllardır sadece o cümleye, o ince sızılı gurura tutunmuştum. Hiçbirini tanımak nasip olmamıştı. Özellikle de o kalbi taşıyan kişiyi… Onu bir kez olsun görmeyi, göğsündeki o tanıdık ritmi duymayı ne çok isterdim. Sonradan o gencin babaannesi ile tanışacağım dan habersizdim. Umarım emanetlerine iyi bakıyorlardır. Umarım içlerinde taşıdıkları o canın ağırlığını ve sorumluluğunu hissediyorlardır.
Hayat, bir göz kırpımı kadar kısa ve acımasızdı. Dolu dolu yaşamak, her nefesi bir şükürle içe çekmek gerekiyordu. Tabii bunun için imkanlar da el vermeliydi. Ben… Ben kızlarımı doğru, dürüst ve güçlü yetiştirdiğime inanıyordum. Ama geride üç yetim bırakacak olma düşüncesi, hastalığımdan daha çok canımı yakıyordu.
Bugünkü görüşme her ne pahasına olursa olsun iyi geçmeliydi. Kızlarım, ben bu dünyadan sessizce çekildiğimde fırtınanın ortasında perişan kalmamalıydı. Buna asla izin veremezdim.
Hastaneye iyice yaklaşmıştım. Belediye otobüsünden indiğimde dizlerimdeki dermanın çekildiğini hissettim. Ayaklarım, sanki bana ait değilmiş gibi, iradem dışında o soğuk binaya doğru sürükleniyordu. Gri beton yığınına yaklaştıkça, göğsümdeki o görünmez ağırlık her adımda biraz daha ezici bir hal alıyordu.
Tam hastanenin devasa giriş kapısına varmak üzereydim ki, siyah takım elbiseli bir adam yolumu nazikçe kesti.
"Pakize Hanım sizinle görüşmeyi kabul etti," dedi, ses tonundaki saygıyı mesafeli bir duruşla harmanlayarak.
"Sizi ilerideki kafede bekliyor."
Hastanenin hemen çaprazında, camları buğulanmış küçük bir kafeterya vardı. Kelimeler boğazıma dizildiği için sadece başımla onaylayabildim. Adamın peşine takılıp yürürken zihnimde tek bir cümle yankılanıyordu: Umarım beni anlar, umarım çaresizliğimi görür...
Kafeye girdiğimde Pakize Hanımı gördüm. Her zamanki zarafetiyle, sanki zamanı dondurmuş gibi masasında oturuyordu. Üzerindeki duru şıklık, abartısız ama hayranlık uyandıracak kadar etkileyiciydi. Bana doğru döndüğünde bakışlarındaki o derin minnettarlığı gördüm. O bakışların asıl sebebini öğrendiğim o günü asla unutamıyordum.
Eşimin kalbi, onun torununun göğüs kafesinde atıyordu.
Başlangıçta bu mucizevi bağı bilmiyordum tabii. İlk zamanlar, kızlarıma burs vermek istediğinde gururum bir kalkan gibi önüme dikilmiş, teklifini reddetmiştim.
"Kendi kendimize yeteriz," demiştim dik bir duruşla.
Dilenmek, başkalarının merhametine sığınmak benim lügatımda yoktu. Ağırıma gidiyordu bu yardım eli. Ben anneyim, ben kızlarıma hem ana hem baba olurum diye diretmiştim. Ama hayatın gerçekleri, insanın ideallerini un ufak ediyordu. Faturalar, okul masrafları ve bitmek bilmeyen ihtiyaçlar karşısında çok zorlanmıştım.
İşte tam o günlerde Pakize Hanım, o sarsıcı gerçeği fısıldamıştı:
"Eşinizin kalbi benim torunuma can oldu," demişti. Sesi sakindi ama dudakları titriyordu. "Lütfen bu yardımı kabul edin. Biz eşinize borçluyuz. Bir can borcumuz var bizim... Üç yetime burs vermişiz, çok mu?"
O an dünyam durmuştu. İtiraz edecek, o kalkanı havada tutacak gücüm kalmamıştı.
"En azından okusunlar," diye devam etmişti yalvarır gibi. "Birer meslek sahibi olsunlar. Benim de içim rahat etsin, müsaade et buna."
Tek bir şartla boyun eğmiştim: Bu sır sonsuza dek bizimle kalacaktı. Yoksa etraftakiler, "Kocasının kalbini mi sattı?" diyeceklerdi. Ailesinin ve çevrenin zehirli oklarından korkmuştum. Oysa ben o kağıdı bir kuruş beklemeksizin, sırf bir can kurtulsun diye imzalamıştım. Ama biliyordum; herkes kendi vicdanını başkalarını yargılayarak rahatlatmak isterdi. Pakize Hanım da kendi vicdan borcunu ödemek istiyordu; bu dileğine daha fazla hayır diyememiştim.
Sadece bursu kabul etmiştim. Başka hiçbir desteğe, paraya, pula elimi sürmemiştim. Oysa istese bütün servetini bir imza ile ayaklarımın altına serebilirdi. Bunu yapmaya dünden hazırdı. Ama ben o zamanlar güçlüydüm, sağlıklıydım.
Şimdi ise... Şimdi roller değişmişti. Onu ben çağırmıştım.
Çünkü artık benim ona, ondan gelecek bir can simidine ihtiyacım vardı. Daha doğrusu, benden sonra yarım kalacak olan kızlarımın...
Masaya ulaştığımda eğilip ellerinden öpmek istedim, bu minnetin en saf haliydi. Ama o, aynı incelikle beni durdurdu.
"Lütfen, oturun," dedi yumuşacık bir sesle.
Ne zarif bir kadındı... Karşısındakinin bitik halini görse bile, onu ezmemek, onurunu kırmamak için üstün bir çaba sarf ediyordu. Sandalyeye, sanki her an düşecekmişim gibi iliştim. Çantamın saplarını parmaklarım beyazlayana kadar sıkıyordum. Birinden bir şey istemek, insanın ruhunu lime lime eden bir histi.
Ama anne olunca... Bazen gurur, evlatların geleceği için diz çöküp susmak zorunda kalıyordu.
Bakışlarımı çantamdaki titreyen ellerimden çekip Pakize Hanım’ın derin, anlam yüklü gözlerine diktim. Boğazımdaki o koca yumruyu yutkunarak geriye ittim. Artık saklanacak bir yerim, sığınacak bir gururum kalmamıştı. Ölüm, kapımı çalmaktan vazgeçmeyecekti; ama ben o kapı açılmadan önce kızlarımın istikbalini sağlama almalıydım.
"Sizi buraya sadece dertleşmek için çağırmadım Pakize Hanım," dedim, sesimin titremesine engel olamayarak. "Sizden... Belki de isteyebileceğim en zor, en ağır şeyi istemeye geldim."
Pakize Hanım elindeki fincanı yavaşça tabağına bıraktı. O an kafedeki tüm sesler kesildi, zaman dondu. Sadece dışarıdaki rüzgarın uğultusu ve benim göğüs kafesimi döven kalbimin sesi kaldı. Yüzündeki o şefkatli ifade, yerini meraklı ve hafif endişeli bir bekleyişe bıraktı.
"Biliyorum, bana çok şey borçlu olduğunuzu düşünüyorsunuz," diye devam ettim, gözlerim dolarken. "Şimdi o borcu tahsil etme vakti. Ama kendim için değil... Ben gidiciyim Pakize Hanım. Kızlarım için sizden bir söz istiyorum."
Derin bir nefes aldı, masanın üzerindeki elini elimin üzerine koydu. "Ne istersen iste benden," dedi fısıltıyla. "Canımdan can istersen, onu bile veririm."
Ona baktım. Dudaklarımdan dökülecek olan o cümle, hem benim sonum hem de kızlarımın tek kurtuluşu olacaktı. Ama Pakize Hanım'ın bu kadarını beklediğinden emin değildim.
Karşımdaki kadının gözlerinin içine bakarak, o güne kadar kimsenin cesaret edemediği, hayatımızı kökten değiştirecek o teklifi fısıldadım.