Yazarın Anlatımıyla; -26 Yıl Önce - Yıl 2000... Hasret o zamanlar yirmi üç yaşındaydı ama ruhu bu toprağın tozuna, dertlerine çoktan bulanmıştı. Güneş, başındaki tülbenti yakıp geçiyor, tenini kurutuyordu. Ama Hasret’in canını yakan güneş değil, elindeki nasırlardı. Hasret, tarlada çalışmaktan, toprağa eğilmekten, güneşin altında ter dökmekten nefret ediyordu. Onun gözü hep yukarılardaydı; o uzaktan görünen beyaz taşlı konaklarda, ipek şallarda, gümüş tepsilerdeydi. Kocası Haydar ise ondan yaşça büyüktü; yüzündeki çizgiler çektiği cefanın haritası gibiydi. Hasret için Haydar, bir aşk değil, bir mecburiyetti. Gençliğini bu adama ve bu toprağa borçlu olduğunu düşünmek bile midesini bulandırıyordu. Aralarında ne bir sevgi sözcüğü vardı ne de bir çocuk. Hasret, bu yoksulluğun içine bir can

