Azat Tatar;
Evîn karşımda oturmuş benden bir cevap bekliyordu.. Ne diyeceğimi nasıl toparlayacağımı ben de bilmiyordum.
“Ben..” diyorum ağzımdan başka türlüsü çıkmıyordu.
“Senin için de zorunlu değil mi yani?” diye sordu tekrar.
“Evet Evîn, benim için de zorunlu. Yoksa başka türlüsü mümkün mü?” diye sordum.
İtiraf edemezdim, şu an beni reddedeceğinden, sevgime bir karşılık vermeyeceğinden o kadar emindim ki..
“Tabi ki mümkün değil Azat. Bak bir ortak noktada buluştuk en azından.” dedi.
Beni sevmiyordu, ama ben vazgeçmeyecektim. Ona gerçek Azat Tatar’ı doğru düzgün tanıtmadan da bırakmayacaktım.
“Eve gidelim mi artık?” diye sordu Evîn. Bana kalsa ömür boyu bu odadan çıkmazdım ama “Tamam” dedim.
“Anlaştıysak, gidebiliriz.”
Sadece başıyla onayladı beni.
Kapıdan çıkarken aramızdaki o birkaç adımlık mesafe, sanki kilometrelerce yol varmış gibi uzadı. Evîn önde yürüyordu; omuzları dikti ama adımlarındaki o tereddüdü görebiliyordum. Ben ise hemen arkasında, hem onu koruyan bir gölge hem de ona yaklaşamayan bir yabancı gibiydim.
Arabaya bindiğimizde motorun sesi dışında çıt çıkmıyordu. Evîn başını cama yaslamış, dışarıda hızla yağan karları izliyordu.
"Evîn," dedim, sesim beklediğimden daha kısık çıkmıştı.
Bakışlarını camdan ayırmadan, "Efendim?" dedi. Sesi o kadar mesafeliydi ki, sanki az önce ortak bir noktada buluştuğumuzu söyleyen o değilmiş gibiydi.
"Bu zorunluluk..." diye başladım, direksiyonu sıkarak. "Sadece bir kağıt parçası üzerinde kalabilir. Ama aynı evin içinde birbirimize yabancı olmak zorunda değiliz. Ben... Ben senin düşmanın değilim."
Bunu söylediğimde yavaşça bana döndü. Gözlerinde bir anlık bir yumuşama görür gibi oldum ama hemen ardından o korumacı kalkanını geri çekti.
"Düşmanım olmadığını biliyorum Azat. Ama dostun da olamam. Biz sadece bu hikayeye kurban seçilmiş iki kişiyiz. Fazlasını bekleme benden."
Araba Kayapınar konağına yaklaştıkça içimdeki daralma artıyordu. Onu bu kapıdan içeri bırakmak, sanki onu tamamen kaybetmek gibi hissettiriyordu. Tam o sırada sessizliği, beklediğimden çok daha sert bir darbeyle bozdu.
"Yarın Urfa'ya dönüyorum Azat," dedi, sesi buz gibiydi ama kararlıydı. "Tayin dilekçemi verip eşyalarımı toparlayacağım."
Gözlerim yoldan ayrılmasa da direksiyonu tutan ellerimin eklemleri bembeyaz kesilmişti. Gitmekten bahsediyordu. Yine, yeniden... Ama bu sefer bir fark vardı.
"Yani bu sefer kaçmayacaksın?" dedim, sesimdeki alaycı tını aslında içimdeki korkuyu gizliyordu. "En azından haber verdiğine göre, gizli saklı gitmiyorsun."
Evîn, bakışlarını camdan çekip doğrudan bana çevirdi. O kehribar gözlerinde ilk kez yenilgiyi değil, meydan okumayı gördüm.
"Nereye gitsem bulursun çünkü," dedi açık bir dürüstlükle. "Saklanmanın bir anlamı yok. Tatar’ın gölgesi her yerse bulur beni , değil mi?"
Hafifçe gülümsedim. Bu acı bir gülümsemeydi ama içinde takdir de barındırıyordu. Arabayı kapının önünde durdurdum ve ona dönerek gözlerinin en derinine baktım.
"Beni tanımaya başladın yavaş yavaş," dedim, sesimi alçaltarak. "Güzel... Kaçamayacağını bilmen, kalmayı öğrenmen için ilk adım. Ama şunu bil Evîn; seni bulacak olan Tatar’ın gölgesi değil, benim."
Arabayı Kayapınar konağının önünde sertçe durdurdum. Motorun homurtusu sustuğunda, aramızdaki o gergin sessizlik yeniden baş gösterdi. Evîn kapıyı açmadan hemen önce elini kapı koluna koydu ama inmedi. Bana bakmadan, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi;
"Urfa’da sadece eşya toplamayacağım Azat... Kapatmam gereken eski meseleler, bitirmem gereken hesaplar var."
"Eski meseleler" lafı kulağıma bir kurşun gibi değdi. Göğüs kafesimin altındaki o tanıdık sızının yanına bir de yakıcı bir kıskançlık eklendi. Kaşlarım istemsizce çatılırken gövdemi tamamen ona doğru çevirdim.
"Ne meselesi Evîn? Ne hesabı bu?" diye sordum, sesimdeki kıskançlığı saklayamamıştım. "Eğer bir sorun varsa söyle, ben hallederim?"
Evîn hiçbir şey söylemedi. Yüzünde belli belirsiz, ne anlama geldiğini çözemediğim bir tebessüm belirdi; hüzün müydü yoksa bir intikamın izi mi, anlayamadım. Bakışlarını bir an bile bana çevirmeden kapıyı açtı.
"Bazı hesaplar başkasıyla kapatılmaz Azat. Sadece o meselenin sahipleri arasında çözülür."
"Evîn, cevap ver bana! Kim bu mesele?" diye arkasından seslendim ama beni duymamış gibi yaptı.
Arabadan inip hızla konağın kapısına yöneldi. Ben daha emniyet kemerini çözemeden, o kapının ardında kaybolup gitti. Direksiyona sert bir yumruk indirdim. İçimdeki bu huzursuzlukla sabaha kadar nasıl bekleyecektim bilmiyordum ama Urfa yolculuğunun artık sadece bir "tayin" meselesi olmadığı kesindi.
O sinirle bizim konağa sürdüm, orda da görülmesi gereken bir hesabım vardı. Arabayı avlunun ortasında öyle bir durdurdum ki, öfkemden ben bile korktum. Kapıyı çarpıp dışarı çıktım. Damarlarımdaki kan çekilmiş, yerini öfkeye bırakmıştı.
"Hasret!" diye bağırdım. Sesim avlunun ortasında yankılandı, konaktaki bütün herkesin duyduğuna emindim. . "Hasret! Çık dışarı!"
Mutfaktakiler, çalışanlar, annem... Herkes korkuyla avluya döküldü. En son Hasret göründü merdivenlerin başında. Şaşkın ve bir o kadar da tedirgin, ağır adımlarla aşağı indi. "Ne oluyor Azat? Bu ne hal?" dedi, sesi titreyerek.
Gözlerimi ona diktim. "Nerede o?" diye kükredim. "Nerede Rojda?"
Hasret yutkundu, çevresindekilere bakıp tekrar bana döndü. "Memlekete gitti Azat. Sabah erkenden çıktı yola. Ne oldu, neden soruyorsun kızı bu saatte?"
Adımlarımı üzerine doğru attım, aramızda sadece birkaç karış kaldı. "Sen..." dedim dişlerimin arasından. "Sen niye getirdin o kızı buraya? İstemeye niye dahil ettin? O kim oluyordu da bizimle o istemeye geldi?"
Hasret bir adım geri kaçtı, kendini savunmaya çalışarak, "Kabul etmesen de akrabayız Azat. Ne oldu ki şimdi? Kızın ne günahı var?" dedi.
"Bana bak Hasret!" diye üzerine yürüdüm. . "Evîn’e, Rojda’nın benim eski sevgilim olduğunu kim söyledi? O mu söyledi, yoksa sen mi soktun o zehri kızın aklına?"
Hasret’in gözleri fal taşı gibi açıldı. "Ne alakası var Azat? Rojda bütün gün dizimin dibinde oturdu, ağzını açıp tek kelime etmedi. Hiçbir yere de gitmedi, nasıl söylesin öyle bir şeyi?"
Bir an duraksadı, yüzünde sinsi bir ifade belirir gibi oldu. "Evin seni istemediği için, bu evlilikten kaçmak için bahane uyduruyor olmasın? Ona sordun mu hiç? Belki de seni reddetmek için böyle bir yalan attı ortaya."
Gözlerim karardı. Evîn yalan söylemezdi, buna emindim. Ama Hasret’in bu kadar rahat inkar etmesi içimdeki şüphe ateşini daha da körükledi. "Ona sordum Hasret, o duymuş ki söylüyor!" dedim bağırarak. "Eğer senin ya da o kızın bu işte parmağı varsa, bu konağı ikinizin de başına yıkarım. O Rojda bir daha bu kapıdan içeri adımını atmayacak!"
Arkamı dönüp merdivenlere yöneldiğimde, kalbimdeki asıl yangın hala sönmemişti. Evîn Urfa’ya gidiyordu ve kafasında bu yalanla gitmesine izin veremezdim.
Rehberden Ciwan’ı bulup aradım. Telefon ikinci çalışta açıldı.
"Buyur Azat Ağam," dedi Ciwan, sesinden tetikte olduğu belliydi.
"Ciwan, iyi dinle beni," dedim sesimi alçaltarak ama her kelimenin üzerine basa basa. "Yarın sabah Evîn konaktan çıktığı an peşine düşüyorsunuz. Urfa’ya gidecek. Bir saniye bile gözden kaçırmayacaksın. Nereye giriyor, kiminle konuşuyor, ne yapıyor... Her nefesinden haberim olacak. Anladın mı?"
"Emredersin ağam, çocukları ayarlarım. Kuş uçurtmayız," dedi Ciwan. Telefonu kapatıp cebime tıkıştırdım. İçimdeki o ateş sönmek yerine daha da harlanıyordu.
Ayaklarım beni Sinan’ın odasına götürdü. Kapıyı vurmadan daldım içeri. Sinan, tekerlekli sandalyesinde pencereye dönük oturuyordu; dışarıdaki gürültüyü duymuş olmalıydı ki ben girer girmez sandalyesini bana doğru çevirdi. Yüzünde o her zamanki hafif alaycı ama her şeyi sezen gülümseme vardı.
"Oooo Azat Ağam," dedi Sinan, sesindeki sakinlik benim fırtınama zıttı. "Aşağıda fırtına estirdin, konağın temelleri sarsıldı. Hayırdır? Bu öfke kime?"
Gidip karşısındaki koltuğa kendimi bıraktım. Ellerimi saçlarımın arasından geçirdim. "Hasret ve oyunları işte," dedim.
Sinan gözlerini kısarak beni süzdü. "Bırak şimdi Hasret’i... Mesele o olsa bu kadar yanmazdın sen. Ne oldu? Yoksa bizim yenge seni mi kıskandı?"
"Kıskanmak mı?" dedim acı bir gülüşle. "Keşke kıskansa Sinan. Keşke beni sevse de ondan yapsa. Rojda meselesini duymuş, eski sevgilim sanıyor. Şimdi de yarın Urfa’ya gidip 'eski hesapları' kapatacakmış.Bana gıcık veriyor.”
Sinan tekerlekli sandalyesini biraz daha yaklaştırdı, elini dizime koydu. "Bak Azat, kıskanmasa 'hesap kapatacağım' deyip seni böyle delirtmezdi. Kadın milleti böyledir; kaçar ki kovalayasın. Ama dikkat et, Evîn o kadınlara benzemez. Eğer Urfa'ya o 'eski hesap' için gidiyorsa, kesin seni yakıp yıkacaktır."
"Yaksın," dedim dişlerimi sıkarak. "O yangının içinde sadece ben ve o kalana kadar yanalım."
Sinan’ın yüzündeki alaycı ifade yerini derin bir ciddiyete bıraktı. Tekerlekli sandalyesini iyice yanıma yaklaştırıp, sanki içimi okumak ister gibi gözlerimin içine baktı.
"Sen bu kıza kör kütük aşıksın, Azat Tatar," dedi, sesi odanın içinde bir itiraf gibi yankılandı. "Kendinden bile saklamaya çalışıyorsun ama yangının buraya kadar vuruyor."
Sessiz kaldım. İnkar etmenin bir anlamı yoktu, Sinan beni benden iyi tanırdı.
"Ama bak Azat," diye devam etti Sinan, sesi bu sefer daha endişeliydi. "Bu evlilik seni sandığından çok daha fazla zorlayacak. Aynı evin içinde, aynı odanın içinde... Bir yanda deliler gibi sevdiğin kadın, diğer yanda sana bir yabancı gibi, hatta bir düşman gibi bakan o gözler. Hem bu kadar yakın olup hem de bir nefes kadar uzak kalmaya o koca yüreğin nasıl dayanacak? İnsan sevdiğine dokunamadan, onun gönlüne giremeden aynı havayı nasıl solur?"
Başımı arkaya yaslayıp tavana baktım. Sinan’ın her kelimesi kalbime batan birer iğne gibiydi. Ama benim cevabım çoktan belliydi.
"O yanımda olsun da Sinan..." dedim, sesimdeki yorgunluk ilk kez bu kadar belirgindi. "Varsın bana yabancı kalsın. Varsın düşman gibi baksın. Ben onun nefesini aynı çatının altında duyayım, sabah uyandığımda onun o sert ama masum yüzünü göreyim; başka hiçbir şey istemiyorum. Ben onun yabancısı olmaya da razıyım, yeter ki hayatında benden başka bir adama yer kalmasın."
Odama geçtiğim de Ceketimi bir kenara fırlatıp yatağa uzandım ama uyku, gözlerime uğramamak için yemin etmiş gibiydi. Tavana bakarak saatlerce Evîn’in o kararlı yüzünü, "Eski meselelerim var," deyişini düşündüm. Sabaha karşı gözlerim yorgunluktan kapandı.
Güneş daha yeni yeni doğuyorken telefonumun komodinin üzerindeki titremesiyle sıçrayarak uyandım. Ekranda "Ciwan" adını görünce, uykunun ağırlığı saniyeler içinde dağıldı.
"De, söyle Ciwan!" dedim telefonu kulağıma götürürken, sesim uykuluydı hala.
"Ağam, sabahın ilk ışıklarıyla çıktı yola gelin hanım," dedi Ciwan. "O kadar erken çıktı ki, nerdeyse biz bile yetişemeyecektik. Şu an Urfa sınırına girmek üzereyiz. Yol üzerinde bir tesiste durdu, mola verdi galiba. Kahve mi alıyor yoksa birini mi bekliyor bakıyoruz."
Yerimde doğruldum, yatağın kenarına oturup elimi yüzüme sürdüm. Birini mi bekliyor? O "eski mesele" dediği şey, bir adam mıydı gerçekten yani? Dişlerimi sıktım.
"Tamam Ciwan, sakın gevşemeyin," dedim sesimi sertleştirerek. "Uzaktan izlemeye devam edin. Kiminle konuşuyor, yanına kim yaklaşıyor, en küçük detayı bile atlama. Hareket ettiği an peşine düşün, vardığı yerin konumunu bana anlık atacaksın."
"Emredersin ağam, merak etme. Gözümüz üzerinde."
Telefonu kapattıktan sonra öylece boşluğa baktım. Onu takip ettirmek, nefesinden bile haberdar olmak istiyordum ama bir yanım da bu gizemli "hesaplaşmanın" ne olduğunu öğrenmekten ölesiye korkuyordu.
Hızla hazırlanmaya başladım. Evîn’in gittiği yere benim de gitmem uzun sürmeyecekti. O kendi geçmişine yürüdüğünü sanıyordu ama Azat Tatar’ın onun geçmişini de geleceğini de çoktan sahiplendiğinden haberi yoktu.
Hızla hazırlanıp kendimi Urfa yoluna vurdum. Ceylanpınar'ın uçsuz buçaksız düzlüklerine girdiğimde beni vir heyecan bastı. Tam ilçeye giriş yaptığım sırada telefonum yeniden çaldı.
"Ağam," dedi Ciwan, sesi bu sefer her zamankinden daha gergin, daha korkuyordu. "Gelin hanım eve girdi. Ama biz geldikten hemen sonra, gümüş rengi bir araç yanaştı. İçinden bir adam indi, etrafı şöyle bir süzüp hızla içeri girdi. Yüzünü tam göremedik ağam, şapkası vardı ama kapı anında açıldı... Adam hala içeride, çıkmadı."
Beynimdeki kanın çekildiğini, yerini sadece kıskançlığa bıraktığını hissettim. Kapı anında açılmıştı demek? Demek beklenen biriydi. Demek o "eski mesele" bu kapının ardındaydı.
"Tamam," dedim, "15 dakika sonra oradayım. Sakın müdahale etmeyin, o kapıdan ben gireceğim."
Söylediğimden de kısa sürede, sokağın başında durdum. Ciwan ve diğerleri evin çaprazındaki bir ağacın gölgesinde bekliyorlardı. Arabadan indiğimde Ciwan yanıma gelip eliyle o beyaz boyalı, bahçeli evi işaret etti.
"İçerideler ağam."
Adımlarım yeri döverken, belimdeki silahın ağırlığı bana kim olduğumu hatırlatıyordu. Bahçe kapısını itip içeri girdim. Her adımda Sinan’ın sözleri yankılanıyordu; "Aynı odada bir yabancı gibi..."
Hayır, yabancı olmayacaktık. Ya bu kapının ardında her şey bitecekti ya da yeni bir savaş başlayacaktı.
Evin kapısının önüne geldim. Derin bir nefes aldım ama bu ciğerlerime dolan hava değil, başka birinin olmasının verdiği korkuydu. Sağ elimle kapıya sertçe üç kez vurdum. İçeriden ayak sesleri geldi.
Kapı yavaşça aralandı. Evîn, karşımda duruyordu. Beni görmeyi beklemediği her halinden belliydi; gözleri fal taşı gibi açıldı, rengi bir anda kireç gibi süzüldü.
“Azat! Senin ne işin var burada?” diye şaşkınlıkla sordu.