4.Bölüm:Cellat ve Kurban

1278 Words
Sabah saat sekiz sularıydı. Esved, karşısında yükselen iki katlı görkemli villaya bakarken; gece karası gözleri binanın her bir penceresini, her bir çıkışını titizlikle tarıyordu. Zihninde ise başka bir film dönüyordu. Bulduğu ilk fırsatta bu gösterişli yuvayı nasıl bir mahşer yerine çevireceğinin, o fotoğraftaki gülüşleri nasıl susturacağının kanlı sahneleri... Aç karnına içtiği üçüncü sigarasının sonuna gelmişti ki cebindeki telefon titremeye başladı. Gözlerini villanın duvarlarından bir an bile ayırmadan telefonu çıkardı; ekrandaki ismi görünce derin bir iç çekti. Açmazsa o aramaların kesilmeyeceğini, tacizin dozunun artacağını biliyordu. Telefonu açıp kulağına götürdü, her zamanki gibi donuklukta cevapladı. "Efendim?" "Esved, vardın mı?" diyen dedesinin otoriter sesi telefondan taştı. "Vardım dede. Birazdan gireceğim içeriye." "Tamam, bak duruma. Fazla uzatma, işi bitir ve hemen yuvana dön." Esved, boğazına dizilen o sert yumruyu yutkundu. Sabahın serin rüzgarı saçlarını savururken sesi her zamankinden daha kararlı çıktı. "Acele etmeye gelmez dede. Bunca zaman beklediniz, biraz daha bekleyin. Müjdeli haberi size getireceğim." "Ondan şüphemiz yok torunum ama elinden gelenin fazlasını isteriz." "Tamam " dedi Esved ve tam kapatacakken "Ben aramadan beni aramayın. Bu telefonu kapatacağım. Ben size ulaşırım, duruma göre." "Tamamdır, haydi selametle." Telefon kapandı. Esved, cihazı elinde bir süre tutup bekledi, sonra tamamen kapatıp ceketinin iç cebine, geçmişini oraya gömer gibi yerleştirdi. Artık sadece "yeni kimliğiyle" baş başaydı. Göğsünü İstanbul’un sabah ayazıyla doldurdu, omuzlarını dikleştirdi ve adımlarını kapıdaki güvenliğe doğru yöneltti. Her adımı, geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcıydı. Esved, kapıdaki güvenliğe iş görüşmesi için geldiğini söylediğinde, adamın şüphe dolu bakışları üzerinde dikkatle gezindi. Adam sadece görevini yapıyordu belki ama Esved, niyetinin alnında koca harflerle yazılı olduğu hissine kapılarak huzursuzlandı. Bakışlarını bir bıçak gibi sivriltip adama aynı sert bakışla karşılık verdi. Güvenlik, telsizle içeri bilgi verirken gözlerini bu tekinsiz delikanlıdan bir an bile ayırmadı. "İçeri gönder" talimatı gelince, ağır demir kapı gıcırdayarak açıldı. Esved, her adımını bir savaş meydanındaymış gibi temkinli atarak evin içine doğru yürüdü. Giriş kapısının iki yanına dizilmiş ağaçlı yolda ilerlerken gözleri bir şahin gibi her santimetreyi tarıyordu. Kaçış rotaları, kör noktalar, güvenlik kameraları... İşine yarayacak her ayrıntıyı şimdiden belleğine kaydetmeye başladı. Aslanlı havuzu karşıdan gördüğü sırada kendisine doğru telaşla adımlayan yaşlı bir adam gördü. "Hoş geldin delikanlı" dedi adam nefes nefese. " Esved'di adın, değil mi?" "Öyledir beyim," diye cevapladı Esved. Şehrin lügatine yabancı olduğundan, ilk kez gördüğü bu adama nasıl hitap edeceğini kestirememişti. Yaşlı adam hafifçe güldü: "Ne beyi Allah aşkına? Ahmet Abi desen yeter." Esved sadece başını sallamakla yetindi. Ahmet denen adam bir yandan yürüyüp bir yandan fısıldar gibi konuşmaya başladı. "Aslında kahvaltıdalar... Aylin Hanım sofrada rahatsız edilmeye, düzeninin bozulmasına sinirlenir ama Yavuz Bey işler sıkıştırınca hemen görüşmek istedi." Çimlerin arasından geçip yan yola girdiklerinde, büyükçe bir yüzme havuzu karşıladı onları. Esved havuzun yanından geçerken dedesinin sesi zihninde yankılandı: "Biz yas tutarken, o ailesiyle sefasını sürmüş..." Kendisi matemin, gözyaşının içinde debelenmekten deniz bile görmemisti ulan! Dişlerini öyle bir sıktı ki nerdeyse çene kemiği sızladı. Sakin kalmalıydı; yoksa o Yavuz denilen adamı görür görmez silahı çekip oracıkta işini bitirmesi içten bile değildi. Evin arka tarafına, bahçenin gölgelik kısmına ulaştıklarında büyük bir masa etrafında toplanmış aile üyelerini seçti gözleri. Masanın başında, elinde gazetesiyle oturan o adamı görünce, Esved’in zorla bastırdığı tüm öfkesi volkan gibi patlamaya hazır hale geldi. Yumruğunu hafifçe sıkıp açarak kontrolünü sağlamaya çalıştı. Bakışlarını masadakiler de alelacele gezdirdi. Kestane rengi saçlarını ensesinde şık bir topuz yapmış olan Aylin Hanım, karşısındaki genç delikanlıyla bir şeyler konuşuyordu. Yanlarında duran, kendi yaşlarındaki adam ise gülerek yanındaki genç kadına laf yetiştiriyordu. Esved, ezberlediği fotoğraflardan biliyordu onları; oğlu evliydi ve normalde başka şehirde yaşıyordu, bugün buradaydı demek. Zihninden vahşi bir düşünce geçti: Önce çocuklarını birer birer temizleyip Yavuz'u evlat acısıyla sınamak... Ama bu düşünceyi hemen bir kenara itti. O, düşmanına bile kalleşlik yapamayacak kadar dürüst bir nefretle yoğrulmuştu. O adama en büyük acıyı evlatlarını öldürerek değil; kendi gözlerinin içine bakarken, kim olduğunu ve neden geldiğini bilerek canını verdirerek çektirecekti. O, mert bir düşman olacaktı. Mesafe kapandı; Ahmet'in adımları masanın hemen başında, Esved ise iki adım geride durdu. Tepelerinde bir gölge gibi dikilen bu yabancı silüeti fark eden Yavuz Bey, başını okuduğu gazeteden yavaşça kaldırıp gelenlere baktı. Ahmet Abi, her zamanki hürmetkâr tavrıyla, "Yeni şoför geldi Yavuz Beyim," diyerek Esved’in önünden çekildi ve onu kurbanıyla baş başa bıraktı. Esved, masadaki diğer meraklı bakışların üzerinde toplandığının farkındaydı ama hiçbirine dönüp bakmadı. Zifiri karanlık bakışlarını, babasının kanlısı olan o adamın yüzüne mivzer gibi dikti. Yavuz, karşısında duran bu kaya gibi sert, bakışları buzdan daha soğuk delikanlıyı uzun uzun süzdü. "Esved'di galiba?" derken, sesinde, hayatın yükünden kaynaklanan belirgin bir yorgunluk vardı. "Doğrudur beyim," dedi Esved. 'Beyim' kelimesi ağzından çıkarken dilini ısırmasına neden olmuştu; bu sahte saygı cümlesi midesine bir yumruk gibi oturdu. Adam derin bir iç çekip hafifçe başını salladı. "Hayırlı olsun delikanlı. Ahmet hangi şartlarda birini aradığımızı, nelere dikkat ettiğimizi biliyordu. Muhtemelen seni de ona göre seçmiştir." Ahmet Abi, kendine duyulan bu güvenin verdiği gururla araya girip, "Şüpheniz olmasın beyim. Bu delikanlı tam sizin kaleminiz; hem ağzı var dili yok, hem de gözü pek" dedi. Yavuz’un yüzünde buruk, acı bir gülümseme belirdi. "Sen tamam diyorsan, biz de tamamız Ahmet, delikanlıya prosedürleri anlat, kalacağı yeri göster. Bugün dinlensin, yarın iş başı yapar." Esved, bir saniye bile beklemeden, kararlı sesiyle araya girdi: "Eğer ihtiyaç varsa dinlenmeye gerek yok. Yorgun değilim." Yavuz Bey, elini havada hafifçe sallayarak itiraz etti: "Yok yok... Bugün hepimiz evdeyiz zaten, bir yere gideceğimiz yok. Sen bugün yerleş, yarın tam tekmil başlarsın." Esved, planının işlemeye başlamasının verdiği karanlık sakinlikle, "Nasıl istersiniz," dedi. Ardından Ahmet'in yönlendirmesiyle, arkasında bir enkaz bırakacağını bildiği o masadan uzaklaşmak üzere yönünü çevirdi. Esved tam yönünü dönmüştü ki, "Baba!" diye feryat eden bir ses mutfak kapısından patladı. Rüzgar gibi yanından geçen kız; dalgalı sarı saçları tepesinde darmadağın bir topuz yapılmıştı. Üzerindeki kısa bluzu ve vücuduna oturan gri eşofmanıyla, Esved’in büyüdüğü topraklarda görmeye hiç alışık olmadığı bir serbestlik içindeydi. Esved, çocukluğundan kalma bir refleksle hemen başını çevirip, bakışlarını yere indirdi ama kulakları oradaydı. "Ne demek oluyor baba bu?" diye yükseldi kız. Yavuz Bey’in o bıkkın sesi duyuldu bu kez. "Kızım bağırma gözünü seveyim..." "Ömer’e nişanı bu ay içinde yapacağımızı söylemişsin! Benim niye bundan haberim yok?" Yavuz Bey, hiçbir şey olmamış gibi gazetesine döndü. "Olmuş işte haberin. Neyin öfkesi bu?" "Baba sen beni çıldırtmaya mı çalışıyorsun? Nasıl böyle gamsızca 'olmuş işte' dersin! Böyle bir kararı bana sormadan nasıl verirsin?" Annesi araya girdi, sesi ipek gibi yumuşak ama bir o kadar otoriterdi: "Sakin olur musun İnci? Zaten sözlüsünüz. Nişan yüzüğü takınca değişen bir şey olmayacak." İnci’in durumundaki kararlılık titredi, öfkesi yerini derin bir kırgınlığa bırakırken, "Sizin bu kadar kolayca kararını verdiğiniz şey benim hayatım, farkında mısınız?" Ağabeyi, tabağındaki kahvaltısıyla ilgilenirken alaycı bir tavırla "Senin iyiliğin için veriyoruz bu kararı zaten abiciğim" dedi. "Ya.. Benim iyiliğimi düşünseniz, önce beni dinlersiniz!" Yavuz Bey, sabrının sonuna gelmiş gibi gazeteyi masaya bıraktı. Sesini alçaltarak ama her kelimenin üzerine basarak, "Yeter artık... Seni Ömer’den daha iyi kimse koruyamaz. Bunu sana defalarca izah ettim ama sen anlamamak için ısrar ediyorsun" dedi. Ağabeyi de babasını destekledi. "Evet İnci, bu konuyu defalarca konuştuk zaten, ama ısrarla şımarıklık yapıyorsun. Ömer benim arkadaşım olduğu için senin tüm bu aşırılıklarına göz yumuyor. Biraz uyumlu olmayı denesen her şey çözülecek." İnci, etrafını saran, ancak acısına korkularına da duvar gibi sağır olan aile üyelerine baktı. Ağabeyinin karısının halinden memnun, sinsi bakışları ise canını daha çok yaktı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken babasına son bir kez "Beni korumaya çalıştığınızı sanırken asıl kurdun önüne yem ediyorsun baba, farkında değilsin. O adamın yanında güvende değilim, neden anlamıyorsunuz?" Yavuz Bey, kızının bu ağır cümlesine rağmen sadece yorgunlukla başını salladı: "Hadi güzelim... Biraz babana müsaade et, olur mu? Yapacak o kadar çok işim var ki..." İnci, az önceki fırtınanın aksine, omuzları çökmüş bir halde sessizce geri döndü. Esved, bahçeden tüm bu olanları duymamış gibi uzaklaşırken kızın o son cümlesi kulaklarında çınlıyordu; "Korumaya çalıştığını zannederken asıl kurdun önüne yem ediyorsun..."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD