Yazardan
Zahir Ordu'ya girdiğinde saat öğlen olmak üzereydi. Üzerinde geceden kalma bir yorgunluk vardı. Siyah Mercedes G63’ün motoru ağır ağır susarken, aracın içindeki sessizlik Zahir’in öfkesinden daha çok yankılanıyordu.
Camdan dışarı baktı. İstanbul’un gürültüsünden sonra Ordu fazla sakin gelmişti ona.
"Sadık," dedi, gözlerini diktiği caddeye hiç bakmadan. "Terminali bul, bu sabah ki kayıtları alabilecek ne kadar yer varsa didik didik et. O kızı istiyorum."
Sadık başını hafifçe öne eğdi, bir yandan telsizini ayarlıyor bir yandan da göz ucuyla Zahir’in çenesindeki gerginliğe bakıyordu. “Emredersin abi,” dedi. Sonra bir an duraksadı. O anda gözleri karardı, dudağının kenarı kıpırdadı.
“Abi... kızı bulduğumuzda sıkalım mı kafasına? Buraya kadar bizi getirttiğine göre, çok canını sıkmış olmalı."
Cümle biter bitmez, araçtaki hava değişti.
Zahir başını ağır ağır çevirdi. Sadık göz göze gelmeye cesaret edemedi ama o bakışı omzunun üstünde hissetti.
Zahir’in eli bir hamlede Sadık’ın boğazına yapıştı.
"O kızın saçının bir teline zarar gelirse, senin belanı sikerim! Yanımda büyümüş olman, seni korumaz. Bu işte sadece emir dinlersin. Kendi fikrini kendine sakla. Anladın mı?”
Sadık’ın gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi ama tek bir kelime bile etmedi. Boğazındaki baskı onu acıyla kıvrandırsa da, asıl acı... o sözlerin içindeki sertliği tanıyor olmasıydı. Çünkü o ses, bir zamanlar kendisini çamurun içinden çekip alan adamın sesiydi. O ses, hayatını borçlu olduğu adamındı.
Yıllar önce...
Yağmur, gökyüzünden değil; sanki dünyanın dibinden yağıyordu o gece. Duvarlar yosun tutmuş, pencerelerden içeri rüzgâr değil, küf kokusu giriyordu. Ve o beton zeminde, kollarını bacaklarına dolamış bir çocuk uyuyordu. Üzerinde sadece eski bir mont. Saçları ıslak, elleri çatlamış, gözleri mor.
Sadık’tı bu çocuk.
Kimsesiz değildi. Sahipsizdi.
Ne bir adresi vardı, ne bir sıcak ekmeği. Yıllardır orada burada yatıyor, bazen çöplerden besleniyor, bazen ayakkabı boyuyor, bazen de dövülüyordu. Ama pes etmiyordu. Çünkü içindeki öfke, açlıktan büyüktü.
Ve o gece, hayatına yön verecek adam girdi o binaya.
Zahir…
Henüz şehre adını yeni yeni duyuruyordu. Belki ismi biliniyordu ama yüzü hâlâ karanlıktı. İçeri adım attığında ilk fark ettiği şey, nemli duvarda uyuyan o çocuk oldu. Önce bir borçluyu arıyordu.
Sadık gözlerini açtığında korkuyla doğruldu. “Yanaşma!” diye bağırdı.
Zahir bir süre hiç konuşmadı. Sadece baktı.
"Ne işin var burada?"
Sadık cevap vermedi.
Zahir montunu çıkardı, çocuğun üstüne attı. “Karnın aç mı?” dedi.
Sadık başta direndi. Ama sonra… o gece, Zahir’in peşine takıldı.
Sadece karnı doyduğu için değil. İlk kez biri onun ismini sormuştu. İlk kez biri, onu bir hiç gibi görmemişti.
Zamanla büyüdü Sadık. Yarasını kendi dikip kendi kanattı. Her şeye rağmen Zahir’e sadık kaldı. Adını aldığı gibi, hayatını da onun yoluna koydu. Ama bazen sadakat, fazla yakınlaşınca sınırları unuttururdu.
İşte Zahir’in boğazını sıktığı o an da buydu. Sadık, onun için hâlâ o yağmurlu gecede bulduğu çocuktu ama duygular, emirlerin önüne geçemezdi. Zahir bunu bir kez daha hatırlatıyordu. Acımadan. Tüm geçmişlerine rağmen.
Sadık yutkundu. Gözlerinde acı değil, pişmanlık vardı.
“Anladım abi...” dedi kısık bir sesle.
Zahir elini boğazından çekti. Gömleğinin manşetini düzeltirken sesi buz gibiydi:
“Şimdi git ve Lina Aydan’ı bul. Ve bir daha... bana kendi fikirlerini değil, benim emirlerimi getir.”
Yaklaşık 1 saat sonra...
Güneş bulutların ardından çıkmaya başlamıştı. Şehrin üzerine loş bir huzur çökse de, Zahir’in içindeki fırtına henüz dinmemişti. Mercedes’in kapısını açık bırakmış, sokaktaki küçük bir çay ocağının yanına yaslanmış sigarasından bir nefes çekiyordu. Dumanı ağır ağır havaya karışırken ayakkabısının ucuyla kaldırım taşına sertçe bastı.
Adımlarını tanımıştı.
Sadık yaklaşırken nefesini toparlamaya çalışıyordu. Hızlı yürüyüşü, tedirgin hali, az önce başına gelenleri unutmayan bir çocuğun adımları gibiydi.
“Abi,” dedi nefes nefese. Ceketinin içinden buruşturulmuş bir kağıdı çıkardı. “Taksiyi bulduk. Plaka 52 T 1345. Terminalden öğlene yakın çıkmışlar. Kadın arka koltukta, tek başına. Elinde de küçük bir valiz varmış.”
Zahir sigarasını yere attı, ayakkabısının ucuyla ezdi.
“Şoför nerede şimdi?”
Sadık, dudaklarını yalıyıp başını çevirdi. “Aşağı mahallede bulduk, lokantanın önünde çay içiyordu. Hemen konuştu.”
Zahir’in bakışları keskinleşti. “Ne dedi?”
“Kadın ev adresi olarak Meşebükü Mahallesi demiş. Şoför sokağın ismini hatırlamıyor ama ‘yukarı doğru çıkan, tek katlı bir evdi’ demiş."
Zahir gözlerini kısmış, yere bakıyordu ama zihni çok daha ilerideydi. Bir mahalle adı yetmişti onun için. O bölgedeki tüm sokakları tarayacaktı. Gerekirse kapı kapı bakacaktı. Zaten kolay bir şey istemiyordu hayattan.
“Arabalar burada kalacak,” dedi Zahir. “ Oraya konvoyla girmeyeceğiz. Şüphe çeker. Girişe bir kişi bırak. Kız oradaysa... fark etmeden akşam çıkaracağız.”
“Tamam abi. Ama şey... Cemil Alagöz’ün arabaları da şehre girmiş. Bizim çocuklardan biri görmüş."
“Cemil mi?”
Sadık usulca başını salladı. “Evet abi.”
Zahir hafifçe güldü ama bu kahkaha, bir kurdun gülüşüne benziyordu. “Yine bir işler peşindedir o puşt... dikkatli olun." dedi. Sonra sigarasından bir nefes daha çekti ve yere fırlattı.
“Yürüyün,” dedi Zahir. “Sabah olmadan bu işi bitiriyoruz.”
Zahir Sungurlu
Her yere bakmıştım ama Lina hiçbir yerde yoktu. Özellikle de o tek katlı evi izledim. Ne pencereye çıkan vardı ne de dışarı. En iyisinin gece yarısı eve baskın yapıp kızı kaçırmak olduğuna karar verdim.
Telefonum titreyince hemen açtım.
"Ne buldun, sadık?"
"Abi, kızı daha bulamadık ama Cemil Alagöz bizim arabaları bıraktığımız yerde durmuşlar bir kaç dakika. Sonra da gitmişler."
Tam da sırası mıydı. Ne işi vardı orada.
Bu Cemil Alagöz adını çok şık duyar olmuştum. Daha önce yeraltında adını hiç duymamıştım ama soyadına bakılırsa Alagöz soyundandı. Ahmet Alagöz'ün neyi oluyor tam olarak acaba. Oğluysa eğer onu da ortadan kaldırmam an meselesiydi. Bu işi İstanbul'a döndüğümde araştıracaktım.
Yolda hem düşünüp hemde arabaları bıraktığımız yere gelmiştim. Sadık hemen yanıma gelip, "Abi... az önce Alagöz'lerin arabası buradaymış. Arabaya bir şey yerleştirmiş olmasınlar." Bende bundan şüpheleniyorumdum.
"Bak o zaman Sadık!" Kendi arabamın arkasına adımlarken, "Sadık! arkadaki arabaları kontrol edin." dedim.
Bagajın kulpuna elimi atıp açtığımda, yüzümdeki şaşkınlığı gizleyemedim. Her yerde yana döne aradığım kız; meğer arabamın bagajındaymış. Gözlerim yüzünden bedenine indiğinde...
Siktir!
Kız çıplak, hemde benim arabamda!
üzerinde sadece askılı, şortlu bir gecelik vardı. ve içinde başka hiç bir şey yoktu. Sokağa bu şekilde mi çıkmıştı.
Ama asıl kafamı kurcalayan, sokağa bu şekilde çıkmasına sebep olan neydi?
Kızın gözündeki şaşkınlığa bakılırsa, oda beni görmeyi beklemiyordu.
"Bak sen... gökte ararken yerde buldum seni." Yüzümdeki gülümsemeye engel olamamıştım.
"Abi, bir şey mi var arabada?" Sadık'ın sesiyle kendime geldim. Adımlarını atmış yanıma geliyordu. Hızla kapağı geri kapattım. Lina yarı çıplak bir şekilde bagajda yatarken, kimsenin onu görmesini istemiyordum.
"Abi, bir şey varsa uzaklaş. Ben senin yerine açarım." Sadık elini kulpa atmış tam açacakken, "o kulpu açarsan eğer götünde o kulpla gezersin!" Elini ateşe değmişçesine hızla geri çekti.
"Abi, bu sıralar her şeye kızıyon. İstifa edip emekliye ayrılasım geliyor."
"Sadık sus! İstanbul'a dönüyoruz. Ben önden çıkıyorum beş dakika sonra sizde arkamdan gelin "
"Ama kız?"
"Dediğimi yap Sadık!" Sadık' kovma düşüncesi ayda yüzlerce kez aklıma gelse de, yine ondan iyisini bulamazdım. Hiçbir şey demeden arabamın sağ koltuğuna oturdu. Bir de trip atıyordu pezevenk.
"Sadık, ben tek gideceğim. Siz arkadaki arabaya geçin."
"Nasıl sığacağız abi?" Bir kere de dediğimi sorgulama be Sadık.
"Onu da ben mi düşüneyim Sadık!" Derin bir nefes alıp, "kucak kucağa oturun. Birbirinizi sikecek haliniz yok," dedim.
Sadık'ın bir şey demesini beklemeden arabaya binip hızla uzaklaştım.
Biraz ilerledikten sonra orman yolunda arabayı durdurdum. Koltukta ki ceketimi kaptığım gibi aşağı indim. Bagajı açtığımda Lina aynı şekilde karşımda yatıyordu.
"Bagajımda ne işin var güzelim?" Saçları terden boynuna yapışmıştı. Bu haliyle bile o kadar çekiciydi ki.
"Ben... senin araban olduğunu bilmiyordum. Sadece saklanıyordum." Son kelimesiyle yüzümde şeytani bir gülümseme oldu.
Ben de Lina'yı saklayabilirdim. Ama benim saklama yöntemim... biraz farklı...