Zahir Sungurlu Arka bahçeye çıktığımda sigaramın dumanı havaya karışıyordu. Kamelya dedikleri sıradan ahşap saçmalıklardan değildi bu; siyah metal iskeleti, köşelere gömülmüş taş sütunları ve üstünü kaplayan mat cam tavanıyla tam bana ait bir yerdi. Ortadaki masanın çevresinde ağır ahşap koltuklar vardı, hepsi koyu deriyle kaplanmış, oturana hükmeden türdendi. Ben kendi yerime geçip arkamı yasladım, ayağımı da bacağımın üzerine attım. Sadık sağ yanımda, diğer adamlar ayakta, sessizce bekliyordu. Karşıma oturan Cemil’e baktım. Yanında sürüsüyle köpeği, el pençe divan hâlinde. “Hayrola Cemil?” dedim, sesimle birlikte dumanı da üstüne üfledim. “Köpeklerinle birlikte kapımda ne işin var?” Cemil’in bakışları sertleşti, sesi de tehditkâr bir tona büründü. “Geçen gün Ordu’daydım. Kadınımı al

