DALGINLIK

850 Words
O gün AVM nefes alınmayacak kadar kalabalıktı. Yakındaki stadyumda büyük bir konser vardı galiba. Daha öğlen olmadan mağazanın içi insan dolmuştu. Her yer parfüm kokusu, bağıran çocuklar, alışveriş poşetleri ve yorucu bir uğultuyla kaplıydı. Ama garip şekilde ben iyiydim. Hatta fazlasıyla iyiydim. Artık işe tamamen alışmıştım. Hangi ürün nerede, hangi müşteri ne istiyor, hangi saatte mağaza kitleniyor… Her şeyi çözmüştüm. Depodan ürün taşırken düşünmüyordum bile artık. Ellerim otomatik hareket ediyordu. Bir müşteriye yardımcı olup aynı anda kasaya destek atıyor, sonra tekrar reyon düzenliyordum. Mert uzaktan bağırdı: “Oğlum biraz yavaşla lan!” Berk güldü. “Bu çocuk insan değil. Motor takmışlar buna.” “Hasan Turbo!” diye seslendi biri. Ben elimde koliyle sırıtıp orta parmağımı gösterdim. “Siz de çalışın boş yapacağınıza.” Gülüştüler. İçimde hafif bir gurur vardı. İlk günkü eziklik hissi tamamen kaybolmuştu artık. — Ece ise tam tersiydi. Sabah fark etmemiştim ama gün ilerledikçe bir tuhaflık olduğu belli olmaya başladı. Sessizdi. Normalde herkese laf yetiştiren kızdan eser yoktu. Bir müşteriye yanlış ürün verdi. Sonra barkodları karıştırdı. Elindeki küçük kutular birkaç kez yere düştü. Bu, onun için normal değildi. Çünkü Ece hata yapmaktan nefret eden biriydi. Öğleden sonra depoda raf düzenlerken elindeki ürünler yine yere saçıldı. Refleksle eğildim. “Dur.” Birlikte toplamaya başladık. Kutuları yerden alırken ellerimiz kısa süre birbirine değdi. İkimiz de aynı anda durduk. Sonra göz göze geldik. İlk defa yüzünde gerçekten yorgun bir ifade vardı. Sinirli değil. Savunmasız gibi. Ama sadece bir saniyeliğine. Hemen gözlerini kaçırdı. “Teşekkürler,” dedi kısa şekilde. “Önemli değil.” Ayağa kalkarken saçının yüzüne düşen kısmını sinirli hareketle kulağının arkasına attı. Bir şey olduğu belliydi. — Akşamüstü molasında Ece’nin yakın olduğu kızlardan biriyle sigara içiyorduk. Ben istemsizce sordum: “Ece’ye ne oldu?” Kız bana baktı. “Neden sordun?” “Garip bugün.” Kız derin nefes verdi. “Aslında bir süredir garip.” “Neden?” “Bilmiyoruz tam ama… biri rahatsız ediyor onu galiba.” Kaşım çatıldı. “Nasıl?” “İsimsiz hediyeler geliyor.” “Ne hediyesi?” “Çiçekler. Paketler. Notlar falan.” İçimde huzursuz bir his oluştu. “Kim gönderiyor?” “Belli değil.” “Sevgilisi falan mı?” Kız şaşırdı. “Ece’nin sevgilisi yok.” “Ben onu bazen bir çocukla görüyordum.” “Ha o mu? Erkek kardeşi.” Nedense içim hafifledi. Sonra buna sevindiğimi fark edip kendi kendime sinirlendim. Kız devam etti: “Son zamanlarda korkmaya başladı biraz.” “Korkmaya mı?” “Belli etmemeye çalışıyor ama evet.” Aklıma Ece’nin o sert tavırları geldi. İnsanlara kök söktüren kızın korkusunu bu kadar iyi saklaması tuhaf hissettirdi. “Kardeşi bazen gelip alıyor onu,” dedi kız. “Her an karşısına çıkacak diye geriliyor.” Bir süre sustum. Sonra istemsizce: “İsterse yardımcı olabilirim,” dedim. Kız hafif şaşırdı. “Gerçekten mi?” “Belki bir fikir yürütürüz.” Kız birkaç saniye bana baktı. “Konuşurum onunla.” — Akşam mağaza kapanırken soyunma dolaplarının olduğu taraftan sesler geliyordu. İstemeden kulak misafiri oldum. “Niye anlattın ona?” dedi Ece sinirli şekilde. Arkadaşı sakin konuşuyordu. “Çocuğun içinden gelmiş işte.” “Bu benim meselem.” “Aynı ortamdasınız sonuçta. Her gün yüz yüze bakıyorsunuz.” “Ne yapabilir ki o?” “Erkekler kendi aralarında farklı düşünüyor bazen. Belki aklına bir şey gelir.” Kısa sessizlik oldu. Sonra Ece isteksizce: “Gelsin bakalım,” dedi. “Konuşalım.” — Çıkışta AVM’nin alt katındaki kafelerden birine oturduk. İlk defa iş dışında bu kadar sakin şekilde karşılıklıydık. Ece kollarını bağlamıştı. Yorgun görünüyordu. “Hadi,” dedi. “Ne soracaksan sor.” Bir süre yüzüne baktım. Sonra: “Paketler nasıl geliyor?” dedim. “Kargoyla.” “Ev adresine mi?” “Bazen eve. Bazen işe.” “Yani seni takip ediyor.” Ece gözlerini kaçırdı. “Muhtemelen.” “Ne yazıyor notlarda?” “Beni gördüğünü ima eden şeyler.” İçim sıkıştı. “Sana nasıl ulaşmaya çalışıyor?” “Sosyal medyadan.” “Kim olduğunu biliyor musun?” “Hayır.” “Engelledin mi?” “Defalarca.” Bir süre düşündüm. Sonra aklıma gelen şeyi söyledim. “Engeli kaldır.” Ece direkt yüzüme baktı. “Ne?” “Buluşmayı kabul ettiğini yaz.” Kaşları çatıldı. “Saçmalama.” “Buluşmaya ben giderim.” Birkaç saniye sessizlik oldu. “Sen ne yapacaksın ki?” dedi sonunda. “Benim yüzümden başına dert açma.” İstemeden hafif gülümsedim. “Dertsizlikten canım sıkılıyor zaten.” “Ciddi konuşuyorum Hasan.” “Ben de.” Sonra biraz daha sakin sesle devam ettim: “Tehlikeli bir şey yapmayacağım. Sadece konuşacağım.” “Neden?” Bu soruya hemen cevap veremedim. Gerçekten neden? Belki merak ettiğim için. Belki onu korkmuş görmek hoşuma gitmediği için. Belki de… “Bilmiyorum,” dedim sonunda. “Ama korkulacak biri olduğunu sanmıyorum.” Ece uzun süre yüzüme baktı. Sanki ilk defa beni tartıyordu. Sonra yavaşça: “Tamam,” dedi. — Bir saat sonra belirtilen kafenin önündeydim. Ece biraz uzakta bekliyordu. Kapüşonunu takmıştı. Ben içeri girdim. Cam kenarındaki masada tek başına oturan adamı hemen gördüm. Otuzlu yaşlarının başında gibiydi. Normal görünüyordu. Bu daha rahatsız ediciydi. Yanına yürüdüm. Adam kafasını kaldırdı. Ben elimi uzattım. “Selam.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD