Kapıya yönelip kafeden çıktığımda Ece’nin de birkaç adım arkamdan geldiğini fark ettim.
İçeride tek kelime etmemişti.
Başını özellikle göstermemeye çalışmıştı zaten. Kapüşonunu indirip yüzünü gizlemişti.
AVM’nin dışına çıktığımızda kolumdan tuttu.
“Ne oldu?” dedi hızlı hızlı.
“Ne konuştunuz?”
Sesindeki merakı ilk defa bu kadar açık hissediyordum.
Sakin görünmeye çalıştım.
“Merak etme. Seni bir daha rahatsız etmeyeceğine söz verdi.”
Kaşları çatıldı.
“Nasıl ikna ettin?”
Hafifçe gülümsedim.
“Bu benim sırrım.”
Gözlerini kıstı.
“Hasan.”
“Ciddiyim.”
Sonra biraz daha ciddi bir sesle devam ettim:
“Ama bu tip insanların ne yapacağını tam kestiremezsin. Bir süre rahatsız etmeyecek olsa bile tedbiri elden bırakma.”
Ece birkaç saniye sustu.
“Teşekkür ederim,boynuna atlamamı beklemiyorsundur umarım?” dedi sonunda.
Ben de istemsiz sırıttım.
Gözlerini devirdi ama bu sefer eskisi kadar sert değildi.
“Sen de erkeksin sonuçta,” dedi.
“Kim bilir ne dedin adama.”
“Merak etme.”
Bir süre sessiz yürüdük.
Sonra içimden gelen şeyi söyledim:
“Ama sana bir tavsiye vereceğim.”
“Neymiş?”
“Suçu görmezden gelme.”
Yüzü ciddileşti.
“Sana karşı bir suç işlendiğini düşünüyorsan ilgili yerlere başvur.”
Ece hafif alaycı şekilde güldü.
“Bu ülkede adalet sistemi o kadar gelişmiş değil Hasan.”
Cevap vermedim.
“Bir de gidip şikâyet etsem,” dedi,
“çevremde benimle ilgili saçma şeyler düşünürler.”
“Nasıl şeyler?”
“Bu adamlara yüz verdiğimi falan.”
Ses tonu sertleşmişti.
“Kur yaptığımı, muhattap olduğumu düşünürler. Her şey dışarıdan göründüğü kadar basit değil.”
O konuşurken yüzüne baktım.
İlk defa o sivri tarafının altında başka bir şey görüyordum.
Yorgunluk.
Savunma hali.
Belki korku.
“Yine de,” dedim yavaşça,
“önce kendi güvenliğini düşünmelisin.”
Sessiz kaldı.
“İnsanlar ne der diye düşünerek yaşayamazsın.”
Bir süre sadece yürüdük.
Ayak seslerimiz kaldırıma vuruyordu.
Sonra yol ayrımına geldik.
Benim başka tarafa dönmem gerekiyordu. O da durdu.
Kısa sessizlik oldu.
“Bugün seni ben bırakayım,” dedim.
“Zahmet etme.”
“Zahmet değil.”
“Dolmuşa binerim.”
“Yürürüz işte.”
Ece bana döndü.
“Bana bak.”
Ses tonu yine ciddi olmuştu.
“Kimse kimseye durduk yere yardım etmez.”
Bir an ne diyeceğimi düşündüm.
Sonra dürüstçe:
“Kendimi sana açıklamak zorunda değilim,” dedim.
“Ama insanlar bazen çevrelerindeki kişilere yardım etmek ister.”
Yüzü değişmedi.
“Ben seni anlamaya çalışıyorum,” dedim.
“Sen de beni anlamaya çalış.”
Gözlerini birkaç saniye üzerimde tuttu.
Sonra ben ortamı hafifletmek ister gibi gülümsedim.
“Bak,” dedim,
“sana yardım ettim diye bana iyi davranma zorunluluğu hissediyorsan o kadar alıngan biri değilim.”
İstemeden dudaklarının kenarı hafif kıpırdadı.
“Beni yine fırçalayabilirsin.”
Başını iki yana salladı.
“Hatta benimle konuşmak zorunda da değilsin,” dedim.
“Her zamanki gibi olalım.”
Kısa sessizlikten sonra:
“Ama bugün yanında gelmek istiyorum,” dedim daha sakin şekilde.
“Sen de beni kırma.”
Başını önüne eğdi.
İlk defa bana karşı tamamen savunmasız görünüyordu.
“Peki,” dedi sessizce.
—
Beraber yürümeye başladık.
O gece garip şekilde huzurluydu.
O sürekli laf sokan, ters cevap veren kız gitmiş yerine sessiz biri gelmişti.
Ara sıra birbirimize bakıyor ama uzun konuşmuyorduk.
Bazen sessizlik konuşmaktan daha yakın hissettiriyordu.
Sokak lambalarının altında yürürken saçları rüzgârda hafif hareket ediyordu.
Ben ise istemsizce onu izliyordum.
Ve bunu gizlemekte zorlanıyordum.
Mahallelerinin olduğu sokağa geldiğimizde durdu.
“Tamam,” dedi.
“Geldik.”
Etrafına baktıktan sonra bana döndü.
“Gidebilirsin artık.”
Başımı salladım.
“Peki.”
Kısa süre birbirimize baktık.
“İyi akşamlar,” dedim.
“İyi akşamlar Hasan.”
Sonra arkasını dönüp apartmana doğru yürüdü.
Ben olduğum yerde kaldım.
Kapıyı açışını, içeri girişini uzun uzun izledim.
Kapı kapanınca bile birkaç saniye daha orada durdum.
Sonra derin nefes alıp ellerimi cebime soktum.
Ve eve doğru yürümeye başladım