Esengül, elinde tuttuğu kâğıda bakarken, işte şimdi gerçekten kendisine taktıkları lakabın hakkını veriyordu. Bütün uzuvları donmuş, âdeta taş kesilmişti olduğu yerde.
Bu nasıl bir kurnazlıktı? Nasıl bir intikam muhasebesine tutulmuştu da, “bana bulaşma” dediği hâlde bu bilinmezlik oyunu dönüp dolaşıp onun üzerinde oynanıyordu? Halbuki o, kimsenin ne karasına ne akına bulaşmazdı. Kimsenin derdine derman olmamıştı, ama kimsenin de derdi olmamıştı.
Şimdi ise kara gök bakışlı bir düzenbazın kefareti olarak seçilmişti. Üstelik... Kendini bile savunamayacak kadar aciz, sakat bir adama peşkeş çekiliyordu. Bu savaş onun savaşı değildi.
Hangi sağlıklı akıl alırdı böyle bir oyunu? Tek suçu aynı kanı taşımak mıydı? Bu İblis'in öz kardeşi olduğu için bunları yaşamaya mecbur muydu? Kim nasıl bir oyunun içine sürüklüyorsa onu resmen elinde tuttuğu kağıtla, delinin birine sürgün ederek dalga geçiyordu.
Düşman vardı ama yoktu. Büyük bir intikamın döndüğü belli ama sebep yoktu. Hoş sebebe ihtiyaç mı vardı? Ağabeyinin canı yakmadığı kul mu vardı. Buralardan olduğu kesindi. Belki de şu toplanan kalabalığın içinde içlerinden biriydi. Köstebek kadar gizli düşmanları onlarla resmen eğleniyordu.
Oyun büyüktü. Bu oyunun ortasına bırakılmış hedef ise Esengül'dü. Bir hayalet ve bir İblisin ortasına çakılmış hedef. Kim hedefi vurursa savaşın kazananı o olacaktı.
***
Meydanda biriken kalabalık, ortaya düşen taşı görünce bir şeylerin değişmekte olduğunu sezmeye başlamıştı. Kendi aralarında önce sessiz fısıltılarla konuşurlarken heyecanlanmış olacaklar ki bu fısıltılar uğultuya dönüşmüştü. Halil İblisinin suyu ısınıyor gibiydi. Arka arkaya gelen bu belalar kimsenin cesaret edemeyeceği bir şeydi. Bunu yapan her kimse ve o kağıtta ne yazıyorsa inşallah onların için de bir kurtuluş olabilir miydi? Dillerin bağı çözülmüş, yüzlerinde ilk kez parlayan cesaretin kırıntısı belirmişti. Bu köyde bir şeyler değişecek gibiydi.
Köylü kendi aralarında bu umut kırıntısının hesabını tutarken Esengül, ağabeyinin tam karşısında durdu. Halil Ağa, sararmış bıyıklarının altındaki biçimsiz dişlerini öyle bir sıkıyordu ki, gıcırtısı neredeyse havaya karışıyordu. Yanına gelen kardeşini görmezden gelerek yanında duran adama el işaretiyle hâlâ ayaklarının ucunda, hareketsizce yatan kaşıkçıyı işaret ederek bir şeyler söyledi. Esengül kendi halinin durumundan ne dediğini fark edemedi. Adamı koşar adım uzaklaşınca söz konusu kendisinde olduğunu ilan edercesine ayağını yere vurdu. Sesini yükseltti.
“Sakın beni böyle bir oyunun içine alet etme! Sakın!" dedi. herkes sus pus oldu iki kardeşi dinliyordu. Esengül burada sesini alçaltarak devam etti.
"Ben yıllardır senin katran şerbetini içerek kardeşliğimin bedelini zaten ödüyorum. Düşmanını tanımak için sakın beni teminat gösterip öne atma" dedi. Sesi titriyordu, ama geri durmadı. Geçmişiyle, susturulmuş diliyle, biriktirdiği öfkeyle konuştu.
Yıllar sonra ilk kez bu kadar dikleniyordu karşısında. Kimse bunu bilmiyordu. Bu zalimin elinden en çok o çekmişti. Çektikleriyle susmuştu. Konuştuğu an kimse sesini duymamıştı. Daha küçücük yaşında karşısında bağırıp çağırdığı o gün bir Allah'ın kulu yardımlarına koşsaydı belki de bu kadar susmazdı. Az aklı erip de kendini dışarı atabilmeyi başarabilseydi dilini uzatır yine susmazdı. Benim yaramı kimse sarmadı benim çığlığımı kimse duymadı diye sustu. Az konuşacak oldu yine bu zalim tarafından susturuldu. Küçüktü Esengül. Çabuk kabullendi. Korktu ve sindi. İçine kapandı.
O günden sonra adı İblis'n Donuk Güzel bacısı olarak anıldı. Ağabeyi kadar dert olmasa da çare de olmadı. Hissiz ve ruhsuz bir kızdı.
Gün oldu devran döndü. Bugün şurada konuşuyorsa sıra ona mı gelmişti. Ama bu sefer kaybedecek bir şeyi yoktu. Kendinden başka. Öyleyse kimseye bu fırsatı da vermezdi. Vermeyecekti.
....
Esengül ağabeyinin karşısına geçip hesap sormaya kalkınca, Halil Ağa onu kolundan yakaladığı gibi sıktı. Meydanda izleyen köylülere hiç aldırmadan, koca elleriyle canını yakıyordu.
“Bana bak, düzgün konuş. Ateşim başımda zaten. Bir de seninle uğraşmayayım. Şimdi yumul kafesine de siktir git, almayayım ayağımın altına!” dedi. Zalimin karşısında ne bacı ne de ana umurunda olurdu.
Esengül bu yaşına kadar bu sözleri dinleyerek gelmişti zaten. Öyleyse gözlerini dolduran sebep neydi? Herkesin içinde olmasından mı dolayıydı. Ne sanmıştı. Kardeşim benim diye sahip mi çıkacaktı.
Bunun hırsıyla kolunu hiddetle çekip zayıf kemikli ellerin arasından aldı. Öldürse bile umurunda değildi artık.
“Senin ateşe ihtiyacın yok Halil Ağa. Senin zulümlerinle şeytan, ateşin ta kendisisin!” dedi.
Bu söz üzerine Halil Ağa’nın gözü dönmüştü. Üzerine doğru yürürken saçından tuttuğu gibi yere çalacaktı ki, o sırada yerde kıvranan kaşıkçının abartılı iniltisi duyuldu. İkisi de çıkan sese baktı.
Kaşıkçının çıkardığı ses, sanki acıdan değil de, bir şey anlatmaya çalışır gibiydi. Adam kollarıyla başını sarmış, dizlerini karnına çekmiş hâlde kıvranıyor, tepinerek iniltiyle bağırıyordu. Az önce bile bu halde değildi. esengül buna şaşırdı.
Dikkati dağılan Halil Ağa, bacısının cezasını sonraya bırakırken, öfkesini çıkarmak için adeta kendine yeni bir hedef bulmuştu. Kaşıkçıya yöneldi. Yerde kıvranan meczup adamın elini ayağının altına alıp ökçeleriyle ezmeye başlamıştı. Öfkesini bir kez daha çaresiz bir bedenin üzerinden akıtırken, bağıra bağıra konuştu:
“Ulan kirli çarık! Sen de mi bu işin içindesin, ha?
Sen kim, benim bacım kim! Konuş puşt! Kimsiniz siz lan!” diye ortalığı çirkin sesiyle inletiyordu.
Bu kadarına hangi can dayanabilirdi? Orada bulunan kalabalığın bile elleri sızlamışken, yalnızca dişlerini sıka sıka inleyen bu kaşıkçı buna nasıl tahammül edebiliyordu. Hani deli gücü neredeydi. Öyle derlerdi. Kalkıp silkelense iki dakikada Halil gibi cılız adamı yere sererdi.
Bunu akıl edemeyecek kadar mı akılsızdı? Deliydi.
Peki ya eziyet eden neydi? Nasıl bir merhametsizlikti bu? İnsan etini ezen, bundan haz duyan biri çağın Firavunuydu. En kötüsü de bu firavunun bacısı Esengül idi.
“Konuş dedim ulan! Konuş! Konuşmazsan, o kaşık oyduğun eller, ayakkabılarıma ökçe olacak! …Sana diyorum! Kimsiniz siz!” diyerek saçlarından tutup başını kaldırdı. Çamurlu yüzünü kendi yüzüne yaklaştırdığında, Esengül artık yanında duramayacak hâle gelmişti. Midesi kalktı.
O mahzenden çıkan Kara Belayı güya iyilik edecek sandıydı. Resmen ağabeyinin önüne yem diye zavallı birini atmıştı. Muhtemelen, kendini saklamak için Kaşıkçı’yı kullanmıştı. belki de köyden çıkmak için de zaman kazanıyor olabilirdi.
Esengül bu düşünceyle az önce içlerinde olabilir dediği köylünün arasında göz gezdirdi. Onların da kendisinden farkı yoktu. Bu dehşeti korku içinde izlerlerken her birinin yüzünde sıra bize mi gelecek korkusu vardı. Yine bir Allah'ın kulundan ses çıkmıyordu.
Bir avuç ahmaktı hepsi.
Esengül ilk kez birinin canı yanmasına tepki verdi. Bugüne andar köylü her ne halde olursa olsun ses etmezken ilk kez kendini öne attı.
“Yeter, bırak artık! Allah’ın delisi ne anlasın sana kumpas kurmaktan? Belli ki oyuna geldin! Bırak şunu da işine bak hadi!” diyerek koluna asıldı.
Kaşıkçının saçları Halil'in elindeydi. Yüzü çamurlu ve kanlıydı. Esengül onun bu haline iğrenerek bakarken göz göze geldi. o an saç diplerinden biri de kendi saçlarını yoluyormuş gibi oldu.
Koyu mavi gece gibi ışıl ışıl bakan gözlerin rengiyle nefesi kesildi. Aynı göz... İki aynı renk göz...
Karanlık bir gecede alev saçan o koyu lacivertle, şimdi gündüzün tam ortasında kana bulanmış ve yine de cam gibi parlayan bu boş bakışlar... Aynı olması mümkün müydü?
Olamazdı. Bu aciz adam ile o adam aynı olmasının imkanı yoktu. Peçeli, kıvrak ve keskin zekâsıyla ağabeyini parmağında çevirirken, yerde yatan kaşıkçı onun ellerinde kıvranıyordu şimdi. Bu denklemde ikisinin aynı kişi olması… Akla Mantığa sığmazdı.
Düşüncelerini başından hızla savurup, keskin bir şekilde başını iki yana salladı. Sonra bir kez daha denedi şansını. Belki bu kez karşılık bulurdu sözleri.
"Sen bu safla oyalanırken, kim bilir düşmanın hangi hilesinin içinde sana oyun hazırlıyor. Bırak artık, hadi..." dedi.
Fakat karşılığında gelen, durulmak şöyle dursun, daha da kabaran bir öfke fırtınasıydı. Halil Ağa’nın hiddeti diner gibi olmadı. Etrafında toplanmış onlarca korku dolu göz, onun bu öfkesini daha da kışkırtıyor gibiydi. Görülmenin verdiği hazzı ciğerine kadar çekiyor, millete gözdağı vermek adına bir delinin ortadan kalkmasını kendince meşru kılıyordu.
“Karışma sana dedim!” diyerek eliyle Esengül’ü itekledi. Sonra, kaşıkçının enseye dökülen simsiyah saçlarına daha da sıkı yapıştı.
"Konuşman için bir dakikan var, kurtlu! Kiminle oynuyorsun bu oyunu?" diye bağırdı, sesi meydanı delip geçti.
Esengül, kaşıkçının ilk kez ağzını oynattığını fark ettiğinde dikkat kesildi.
İçinden “Belki söyledikleri, aklımdaki sorulara tercüman olur” diye geçirdi. Kaşıkçı konuşmaya çalıştı.
“Bee... nn Raaabbbimin... biiiir hiiiçç-iyim... tıpkııı... seeennnin... giiibii...”
Kelimeler harf harf döküldü dudaklarından. Adam kekemeydi. Sakat ve kekeme bir adam, böylesi bir oyunun neresindeydi?
Gerçekten böyle bir iblisle baş edecek güce sahip olabilir miydi? Kurban mıydı? Esengül gibi.
Esengül, Kaşıkçı’nın zorla çıkardığı birkaç kelimeyi duyduğunda, bir an için zihnine üşüşen şüphelerinden sıyrıldı. Belki de o sözler, adamın son gücünü toparlayarak verebildiği tek yanıttı. Halil Ağa ise duyduklarına daha da öfkelenmişti. Yumruklarını ardı ardına savuruyordu. Her vuruş, yerden yükselen bir öfke gibi iniyordu Kaşıkçı’nın üzerine.
Kalabalığın içinden çığlıklar, "vah!" sesleri duyuluyordu. Yüzler buruşmuş, ağızlar açılmıştı. Fakat kimse yanaşmıyordu. Kimse elini uzatmıyordu. Esengül engel olamıyordu artık. İnsanlara bakıyor onlar da yanaşmıyordu.
Esengül burada daha fazla duramayacağını anladı. Nefesi kesiliyordu. Arkasını dönmeli eve gitmeliydi. Daha sağlam kafayla düşünmeliydi. Geri adım attı tam o anda kalabalığın ardından yankılanan soluk soluğa bir ses duyuldu.
“Halil Ağa!” diye nefes nefese bağırıp kalabalığı yararak yanaştı.
“Allah korkun yok mu senin, dur hele Halil Ağa!” diyen sesin sahibini tanımak güç olmadı.
“Çek ellerini Halil Ağa! Ne istersin Allah’ın garibanından!” Bu öfke ve kararlılıkla seslenen, köyün imamı Mustafa Hoca’ydı. Esengül onu görünce ince bir soluk aldı.
Mustafa Hoca yerde yatan Kaşıkçı’nın yanına eğildi. Omuzlarından tuttu ve iblisin ellerinden çekmeye çalıştı. Gücü, adamın gövdesini kaldırmaya yetmeyince etrafı düğün izler gibi seyreden köylüye haykırırcasına seslendi.
“Bre! Allahtan korkmayanlar, ete kemiğe bürünmüş şeytana satılmışlar! Neye, kime bakıyorsunuz? Yardım etsenize!”
Mustafa Hoca’nın bu feryadı meydanda yankılandığında, Esengül’ün gözleri kocaman açıldı. Normalde hep mi böyleydi bu Hoca. Yoksa o da mı ilk kez ağabeyine karşı geliyordu.
Kendisiyle birlikte bu düzenin karşısında bugün duran ikinci kişiydi hoca. Sonra aklına düşen o isim beyninde balyoz gibi patladı.
Kelimeler dudağından dökülürken sesini bile tanıyamadı: Bu üçüncü kişiydi.
“Kansu…” Sadece gözleri görünen o peçeli Kara Bela… O ilk baş kaldıran kişiydi.
.....
“Git hoca işine! Karışma sen!” diyen Halil Ağa öfkeyle tıslarken, normalde çoktan yaka paça saldırması gerekirdi ama bu kez sadece dişlerini sıkarak cevap verdi. Çarpılacağından mı yoksa.
Hoca oralı bile olmadı. Göz ucuyla kalabalığı taradı ve tüm meydanı dolduran korkak bakışlara doğru yüksek sesle seslendi:
“İzzet! Salih! Avşar! Allah için gelin, yardım edin!” dedi. Meydandaki kalabalık yirmi dakikadır tek kelime etmiyordu. Onun verdiği komutla bir anda birkaç kişi koşmaya başladığında, Esengül buna şaşırdı.
Gerçekten Allah korkusu muydu onların ayaklarına kuvvet veren? Yoksa… Mustafa Hoca mıydı asıl korktukları? Bizi şikayet eder mi diye korkmuşlardı. İmamın sesi duyulduğu anda, sanki her şeyin kaydı tutulacakmış gibi davranan köylüye hayretle baktı.
O an şunu da anlamış oldu. Bu insanlar, Allah’tan çok imamdan çekiniyordu. Aksi bir durum söz konusu olsaydı.
yarım saattir düğün alayını izler gibi izlerken imamı mı beklemişlerdi. Bu zulme sessiz kalmışlardı. Hep Kalıyorlardı işte.
Toprak onun diyerek, aldırmadan içine sindiriyorlardı yaşananları. Esengül onlara ahmak demekle haklıydı.
Şu ağabeyinin ayaklarının altında dayak yiyen, gövdesine bakmadan ağabeyini yere serecek güce sahip Kaşıkçı gibi hepsi Ahmak topluluğuydu. Hadi onun aklı yoktu. Varsa da fikri yoktu.
Bu sahneyi görüp de susan herkesin, onun kadar da zalim olduğunu fark etti. Adı çıkamayan zalimin zulmune sessiz kalan şeytanlardı. Onlardan da ağabeyinden de nefret ediyordu Esengül..
....
Mustafa imamın çağırdığı isimler kalabalığı yararak ilerlerken Ağabeyi onları görür görmez, tehditlerini sıraladı. Tek tek parmağıyla işaret ederek tehdştlerini savurdu. Sonra Hocaya döndü.
“Bana bak hoca, git işine, görevini yap! Namazını kıldır! Benim işime burnunu sokma! Benim derdim şimdilik bu adamla sana ne" dedi.
Mustafa Hoca başını yana eğerek yüzüne yazık dercesine baktı. Sonra çenesini hafifçe kaldırdı ve sesi tüm meydana yayıldı:
“Namazın benim olmayacağını bilmeyecek kadar zıvanadan çıkan zalimlerin sonu cehennemdir.
Gerekirse Allah için, yerdeki mazluma kendimi siper ederim de bir yere gitmem.
Ayrıca Allah için Müslümanım diyenler… benim yanımda olur.” diye meydan okudu.
İmamın sözlerinden sonra, galibiyetin kime ait olduğu âdeta ilan edilmişti. Gelen kişiler bu kez Halil Ağa’ya bakmadan, doğrudan Kaşıkçı’yı yerden kaldırmaya yöneldiler. İçlerinden iri yapılı olan, kaşıkçıyı sırtına yüklediğinde, adamın ayakları sürtünerek yerde iz bırakıyor, uzun kolları taşıyanın omzundan aşağı sarkıyordu. Sessizce, ezilerek, sürüklenerek dükkanına doğru taşındı.
Halil Ağa’nın gözleri, olan biteni sindiremeyen bir kıyametin yansıması gibiydi. İmamın da sırasının geleceğini biliyordu ama o mesele için şu an zaman müsait değildi. Ayağına denk gelen taşı yerden aldı, sonra tehditkâr bir bakışla göz gezdirerek savurdu.
Etraftakiler, bulundukları halkayı daraltıp olanları izlemeyi sürdürürken, Halil’in en yakın adamı Despotâ dibi düşüp kulağına eğildi. Sessizce bir şeyler fısıldadı. Halil Ağa ise elindeki bastonu havaya kaldırarak kalabalığa çevirdi.
“Bu iş burada bitmedi! Hepiniz bunun hesabını vereceksiniz, hepiniz! Ama önce... yılanın başını ezmem lazım. Sonra sıra size de gelecek!” Dediğini meydanın ortasından geçerek, öfkeyle bastonunu yere vura vura yürürken savurdu. O böyle sinirli sinirli giderken köylü de fısıldaşmaya başlamıştı.
— Hey gidi zalim… Demek senin de kuyruğuna basacak kadar cesaret gösterebilen biri çıkabiliyormuş hâlâ.
— Kurban olduğum Allah’ım… Bunca senedir bize yaşattıkları için birini çıkardın ya, ölsem de gam yemem…
Bu sözleri Halil Ağa'nın duyması mümkün değildi ama bastonunun her vuruşunda kalabalığın arasını yarmaya çalışırken, arkasından yürüyen Esengül ve halası fısıltıları gayet net duymuştu.
Halil Ağa ise kendini hiç olmadığı kadar çıkmazda hissediyordu. Kafası allak bullaktı. Öfke bir yana, içine sızan o bilinç… ilk kez yenildiğini itiraf ettiriyordu. Hiddetle arabasına bindi. Ancak binmeden önce, peşinden gelen adamlarına dönüp ağzına geleni saymayı da ihmal etmedi.
***
Vakit, yatsı ezanının üzerinden iki saati geçmişti. Gündüz yaşananlardan sonra, konaktaki herkes kendi köşesine çekilmişti. Esengül ve halası da her zamanki gibi evin içine kapanırken, konakta ne kadar adam varsa dışarıdaydı. Sözün özü her biri hayalet avına çıkmıştı.
Saatler geçmesine rağmen hâlâ bir haber yoktu. Halası bir an olsun genç kızı yalnız bırakmadığı için, Esengül sığınağa bakmaya cesaret edememişti. Ne olup bittiğini öğrenememek onu içten içe yiyip bitiriyordu. Belki de ağabeyinin dediği gibi, bunlar tek kişi değil, birkaç kişiydi. Asıl "yılanın başı" bu evin içindeyken, adamları dışarıda çırpınıyorlardı. Halil Ağa'nın sinirleri darmadağın, çılgınlar gibi dolaşıyordu.
Bu kadarı ancak Esengül’ün aklına yatıyordu. Başka türlü izahı yoktu. Düşüne düşüne içi daralıyordu; kafasında dönüp duran şeyleri susturamıyordu. Halasının gözlerinden uykusuzluk süzülüyordu, ama niyeyse yatmak için bir türlü ayağa kalkmıyordu.
“Dur kızım, sus kızım, bekleyelim belki haber gelir. Sen de zaten odanda uyumayacaksın, burada otur...” demişti.
O yüzden bir türlü yerinden kalkamamıştı Esengül. Kalksa, halasının şüpheleneceğini biliyor; bu yüzden harekete geçemiyordu.
Duvarda asılı çanlı saat, gecenin yarısını haber verdiğinde, sonunda sedirden doğruldu.
“Yeter hala! Ayakta uyuyorsun. Kalk yatalım artık. Herkes kendi pisliğini kendi temizlesin. Kimin için bu çektiğin eziyet?” diye söylendi.
Halası, genç kızın hâlini görünce elini kaldırıp durdurdu:
“Aman yavrum, gene başlama. Kalktım hadi…” dedi.
İkisi de odalarına doğru ilerlerken, birbirlerine sadece “Sabah ola, hayır ola,” deyip ayrıldılar.
Halasının odaya girdiğinden emin olduktan sonra, Esengül de kendi odasına yöneldi. İlk işi, holdeki duvarda asılı duran gaz lambasını almak oldu. Halasının uyumasını bekleyecek, sonra harekete geçecekti. Kapısını açıp içeri girdi. Lambayı komodinin üzerine bırakırken, o anda bir nefes işitti. Ürperdi. Olduğu yerde taş gibi dondu kaldı. Ne yapması gerektiğini düşünüyordu ki… o nefes dile geldi.
Ses kulaklarına çarptığında, bir anda dehşet kapladı yüzünü. “Ooo gelin hanım... Kaç saat oldu, bir uğrayamadınız!”
Ses tanıdıktı. Soğuk, buğulu… ve bir o kadar tüylerini diken diken eden cinsten. Çığlık atmak üzereydi. Ama daha sesi çıkamadan, ağzı siyah eldivenli bir el tarafından kapatıldı. Korkuyla debelendi. Başaramadı.
Yüzü kapalı, lanet adam bedenini duvara dayamış, hareketsizce onu tutuyordu.
“Şşşt... Sakin ol bakalım donuk. Bu ne hiddet?” dedi o tanıdık, alaycı ses. “Şimdi elimi çekeceğim. Sen de sessiz olacaksın. Anlaşıldı mı?”
Kara örtünün ardından gelen buğulu ses... hâlâ ürperticiydi. Esengül başını sallayarak onayladı. Zaten evde kimse kalmamıştı. Bağırsa, ne olacaktı? Adam şu an evin en baş köşesinde saklanıyor, onlar ise hâlâ onu dışarıda arıyordu. Çığlık atmak faydasızdı. Burnunun dibine kadar sokulmuşken, sesin bile gücü kalmamıştı.
“Sen ne arıyorsun burada? Nasıl girdin odama?” dedi, korkuyla dudaklarından dökülen nefesi zar zor geri vererek. Adam yavaşça elini çekti. Altındaki örtünün gölgesinden gülümsemesi hissediliyordu. Sesinde acımasız bir alay vardı:
“Gayet rahat girdim. Ne de olsa, en gizli mahzenlerini bana gösterecek bir yardımcım var.”
“Göstermez olaydım!” diyerek öfkeyle geri çekildi Esengül.
“Nasıl çıktın o sığınaktan? Hadi çıktın, meydana ne ara geldin? Oraya da geldin diyelim, buraya tekrar nasıl girdin? Hayalet misin sen? Kimsin? Nesin?!”
Artık korkusu iyice yüzüne vurmuştu.
....
Adam pencerenin önüne doğru ağır adımlarla yürüdü. Belli ki yorgundu. İri gövdesini sedire bıraktı, kollarını iki yana açtı. Sanki kırk yıllık ev sahibiymiş gibi rahatladı.
“Zor değil,” dedi, sesi ölgün ama hâlâ ukalaydı.
“Hemen ardından çıktım. Beni hafife alıyorsun, donuk. Karşında sığınağında oturup seni bekleyecek bir ahmak yok.”
Esengül, kapının dibinde durup adama korkuyla bakıyordu. Kendisini, iblisle kara bir hayaletin savaş alanına bırakılmış pimi çekilmemiş bir bomba gibi hissediyordu. Ama içindeki ses şunu söylüyordu: Bunca yıllık suskunluğunun bedeli, belki de ancak imha olarak ödenirdi.
Adam, öne eğildi. Bir yandan hâlâ gözlerini Esengül’den ayırmıyor, diğer yandan sesinde iğneleyici bir şaka saklıydı:
“Yüzün zaten kireç gibiydi, şimdi ruhun da çekilince tam olmuş. Bizim köyün kızları nikaha yaklaşınca güzelleşir ama sende ters tepki yaptı herhal.” diyerek dalga geçmeye başlamıştı.
Bu sözle Esengül’in tüyleri diken diken oldu. Ne demek istiyordu bu adam? Hangi köy? Kimin kızlarından bahsediyordu?
Sanki diliyle kazıdığı bir ipucunu yakalamış gibi, birden sordu:
“Sizin köyün kızları mı?” Sesindeki merakı gizleyememişti.
Karşısındaki adamın hâli perişandı. Dünkü çevikliği kalmamıştı. Sesi pürüzlü, duruşu ağırdı. Yine de soruya cevapsız kalmadı:
“He ya… buradakiler işte.”
Bu sözle Esengül’in içi birden ateşlendi. Kahverengi badem gözleri bir anda büyüdü. “Buralısın yani... İçimizden birisin sen! Öyle mi?” dedi heyecanla
Adam iki kolunu dizlerine dayadı. Vücudunu öne eğdi. Sanki biraz sonra gerçeği söyleyecek gibiydi.
“Sizin içinize edeyim emi. Aynı köydeyiz dedim diye, aynı helayı kastediyor değilim,” dedi. Dişlerini sıktığı her hâlinden belliydi.
Esengül sinirlendi.
Korkusu yerini öfkeye bırakmıştı. Duyguları karmakarışıktı, dili de öyle…
“Doğru konuş, lanet adam! İn mi cin mi belli olmayan birini kaale alıp soru soruyorum… Ağzını topla! Kimin hangi heladan olduğu belli. Fakat hata bende! Tuttum, düşmanımı inime soktum… Üstüne bir de yarasını sardım!”
Adam yorgun bir hâlde kısa bir kıkırdama çıkardı. Sesinde alay yoktu, ama umursamazlık çoktu. Saatlerce konuşsan da, söylediklerin umurumda değil der gibiydi. Kulağı sağır gibiydi, ama dili hâlâ sivriydi.
“Çok konuşma da dinle,” dedi adam, sesi buz gibiydi.
“Buraya kafamı şişirmeye gelmedim. Hazır ol. Haftaya gelin olacaksın.”
Esengül duydukları karşısında dondu, ama ardından içindeki öfke bir volkan gibi patladı. Demek o taşın içindeki yazı... sadece tehdit değilmiş! Gerçekti bu! Ciddiydi!
“Bana bak,” dedi dişlerini sıkarak, sesi yükselmişti farkında olmadan. “Ben senin oyuncağın değilim, haddini bil! Yardım ettiysem başkalarına da yardım edesin diyeydi. Beni bulaştırmadan ne halt ediyorsan et! Ağabeyimle bir hesabın varsa git onunla savaş! Kim oluyorsun da benim izdivacıma sen karar veriyorsun, ha? Densiz karabatak!”
İşaret parmağını adamın üzerine sallayarak konuşuyordu. Ama o, sedirde uzanmış, kendine fazlasıyla güvenli bir hâlde cevap verdi:
“He ya... Son günlerde en sevdiğim oyuncağım oldun, fark etmedin mi?
Bak, ne güzel dedin. Benim kurduğum—üzerinde gelinlik olan, ruhu çekilmiş bir oyuncak…”
Gülümsüyor muydu gerçekten?
Esengül bu kez korkmadı. Ayağını yere vurduğu gibi, karanlığın içinde ilerleyip tam karşısına dikildi. Adam hâlâ sedirde yayılmış oturuyordu; ev onun değilmiş gibi, misafirmiş gibi. Hatta misafir bile denemezdi buna.
“Ben senin yardımcın değilim, bu bir. İkincisi, bana yapacakların umurunda bile değil. En fazla ne yaparsın? Öldürüp bir kenara atarsın. Üçüncüsü…” dedi ve nefesini tuttu, “Sen dedin diye ben o sümsükle evlenecek değilim!”
Adam bir an sessiz kaldı. Sonra, gözlerini kısıp, tek kelimeyle karşılık verdi: “Neden?”
Bir kelimede binlerce soru vardı.
Ama Esengül yalnızca işine gelenini yanıtladı.
Kibrinden ödün vermeye hiç niyeti yoktu.
Evlenmek istemediğini açıkça söylemek varken, karşısındakinin kusurlarını öne sürmeyi seçti.
“Nedeni var mı? Benim gibi bir bey kızının, o köyün delisine—ayağı sakat, dili de kekeme—gelin olabileceğini senin aklın alıyor mu?!”
Cümle daha dudaklarından düşerken, adam kollarını dizlerinin üstüne dayayıp yavaşça doğruldu.
Dağ gibi bir bedenin gölgesi, genç kızın üzerine düştü.
Yüzü, elleri, ayakları... her yeri karanlıktı.
Tek rengi, gözlerindeki maviydi.
O da giydiği karaların tonuna bulanmış, fırtınalı bir denizi andırıyordu.
Esengül bu karanlık denizin içinde kim olduğunu ararken, adam göğüs hizasına kadar eldivenli elini kaldırdı ve konuştu:
“Ömer’in aklının deliliği...” dedi.
Parmağıyla genç kızın kalbinin üstünü işaret etti.
“...şuranın yok saydıklarından daha kötü değil.”
Sesi artık gürleşiyordu, kelimeleri sanki bıçakla kazıyordu.
“‘Ayağı sakat’ diyorsun ya...
Bu bacakların yürüyebilecekken durması, onunkinden daha kötüdür.”
Sonra başını işaret etti:
“Kolay düşünüp hareket edememesi… şu kibirli beyninin içinde donmuş kötü fikirlerin dışarı sızmasından daha iyi.”
Bir an durdu.
Gözleri delip geçiyordu şimdi.
“Bu söylediklerimden bir zırnık anlayabildiysen…”
Sesi düşerek devam etti:
“Kaşıkçı Ömer için sabah akşam dua et. Çünkü benim için o, velinimet.”