İyi okumalar dilerim...
Sibel Ateş'ten devam...
Damla milim milim gök yüzünden toprağa ve özgürlüğüne kavuşan her bir damlayı kıskanır halde yağan yağmuru izlemeye devam ettim. Bir yandan burnuma dolan has toprak kokusunu içime çekip huzur bulmak istedim ama yok, bu duygu benliğimi terk edeli uzun yıllar oluyordu. Bu sabah İstanbul'dan Oğuz beyin özel uçağıyla Fransa'ya gelmiş başkent Paris'te adımıza ayrılan özel süitli görkemli otele giriş yapmıştık. Eyfel kulesinin tamamını gören odamın penceresinden hala daha yağan yağmuru izliyordum. Çalışmak bir yana dursun, kapı dışarı çıkmak dahi istemiyor bu atmosferi bozman gelmiyordu içimden.
Şuan tek istediğim şey sıcak çikolataydı. Bu tip havalarda odamın penceresinin önündeki koltuğa oturur bir kupa sıcak çikolatayla yağan yağmuru izlerdim. Kimi insan yağmuru sevmez ama ben bu doğa manzarasına bayılırdım. Derin bir iç çektiğimde oda kapıp tıklanmıştı. Kaşlarım çatılırken hemen kapıya doğru yürüyüp yavaş bir hamle ile kapıyı açtım. Karşımda spor kıyafetleri ile duran Oğuz bey elinde tuttuğu iki kupayı göstererek "sıcak çikolata" demişti. Bu ifadesi tebessüm etmeme neden olurken "asla hayır demem" diyerek kapı önünden çekildim ve odaya girmesi için yol verdim. Oğuz bey odaya girdiğin de bende kapıyı kapatıp ona doğru yöneldim. Sonra gözlerinin içine bakıp "sakince kupayı uzatın Oğuz bey. Bir kez daha yanmak istemem" dedim daha önce beni kaynar kahve ile yaktığını ima ederek.
Oğuz bey hafif çatık kaşlarla üzerime bakıp "bu sefer üzerine dökülmeye layık bir kıyafet yok" dediğin de ağzım açık ona bakmıştım. Sonra kaşlarımı çatıp uzattığı kupayı elinden alarak "bana karışmaya hakkınız yok Oğuz bey" diyerek de çemkirmiştim. Pencerenin önüne gidip hala daha yağan yağmuru izlerken bir yandan da sıcak çikolatadan bir yudum içip gözlerimi kapattım.
Yine ensem de onun nefesini hissettiğimde yerimde huzursuzca kıpırdanıp sağ tarafa kaçmaya çalıştım ama koluyla bana engel olup belime sarıldı. Sonra ılık nefesini kulağıma değdirerek "sen ne kadar kusursuz olduğunu göremeyecek bir kadınsın Damla ve etrafındaki çakallar bunun fazlasıyla farkında" demişti kısık bir sesle.
Bana kısaca aptal olduğumu ima eden bu ukala adama elimdeki kupaya dikkat ederek dönüp "sizde o çakallardan birisiniz o halde" dedim sert bir üslupla. Çünkü devamlı bana müdahale etmesi, hiçbir vasfı olmadan devamlı bana karışması artık canımı sıkıyordu. Ona yaralarımı açmak zorunda kaldığım için ezilirken, bir de aptal olduğumu süslü cümleleri ile ima etmesi canımı sıkmıştı. Bir an duraksayıp "öyle bir adam olduğumu mu düşünüyorsun?" diye sordu.
Başımı dikleştirip "bunu düşünmeme neden olan siz ve sizin katlanılamayacak olan ukala tavırlarınız" dedim. Oğuz bey elimdeki kupayı sertçe sehpaya bırakıp çatık kaşları ile yüzüme bir süre bakmıştı. Ardından öfkeli bir soluk alıp "yarım saat sonra aşağıda hazır ol. Toplantı için de mümkünse uygun kıyafetler giyin. Ucuz bir varlıkmış gibi yanımda durmanı istemem" demiş ve hızla odadan kapıyı çarparak çıkmıştı. Ardından öylece dona kalırken derin bir nefes alıp elimdeki kupayı sehpaya bırakıp valize yöneldim. Hale ile apar topar hazırlamıştık valizimi ve birkaç kıyafette o vermişti bana. Ben ona ucuz kadını gösterirdim.
Bu adam pisliğin tekiydi ya. Yemin ediyorum insanı cani isteklere atan bir mahlukattı. Valizden çıkarttığım nar çiçeği rengindeki askılı tulumumu elime alıp hırsla yatağa çıkarttım. İnanılmaz derecede öfkeliydim bu adama. Her iltifatının altında bir aşağılama muhakkak barındırıyordu. Ama o birazdan ucuzluğun ne demek olduğunu öğrenecekti.
Hemen üzerimdeki kıyafetleri çıkartıp uygun iç çamaşırlarımı giydim. Makyaj masasına geçip yüzüme aydınlatıcı fondöten sürdüm. İyice yedirdikten sonra hemen göz makyajına geçip taba ve koyu kahve tonları kullanarak yarım ay göz kapağı makyajı yaptım.
İnce çektiğim eyeliner ile göz makyajımı tamamlamıştım. Yanağıma sürdüğüm bronz renk allık ve açık kahve ruj ile makyaj işlemim tamamlanmıştı. Saçlarıma baktığımda ise doğal halleri bir hayli gözüme güzel gelmişti. Bu nedenle sadece saç köpüğü ile biraz daha ışıldamasını ve sabit kalmasını sağladım. Banyoya yönelip ellerimi yıkadıktan sonra kuruladım ve hemen yatak odasına dönerek yatağın üzerine çıkarttığım ve dikkatlice giydim. İp askıları düzeltip yandan olan fermuarını dikkatlice kapattığımda yine kilo verdiğimi fark ettim. Normalde vücudumu saran bu tulum iki parmak kadar bol olmuştu.
Moralimi bozmamak adına aynaya baktığımda görünümümden gayet memnun kalmıştım. Valizden çıkarttığım siyah stiletto ayakkabılarımı kenara koyup abiye babet çoraplarım ayaklarıma geçirdim. Ayakkabılarımı da giydikten sonra bu sefer kol çantamda bulunan parfümümü alıp bolca üzerime sıktım. Hale dahil çevremdeki herkes bu kokuyu soruyordu fakat asla ser verip sır vermiyordum.
Bu lise yıllarında bir arkadaşım ile keşif ettiğim iki parfümün karşımı olan adına aşk dediğim iksirdi. Fazla çekici ve afrodizyak etkisinin yüksek olduğu esans tenimle muhteşem bir uyum içindeydi. Bazen duş alıp çıktığım zamanlarda bile tenime kazınıyordu kokusu. Bu koku benimle bir bütün olmuştu ve ben bu sırrı hayatımın en büyük bencilliği olarak kimse ile paylaşmıyordum. Çünkü o benim aşk iksirimdi.
Telefonumu ve not defterimi elime alıp son kez aynadan kendime baktım. Üzerimin biraz çıplak olduğunu düşünerek belden oturtmalı siyah ceketimi üzerime geçirip tekrardan kendime bakarak odadan çıktım. Toplantı en alt katta muhteşem restoranda yapılacaktı ve ben biraz acıkmış olabilirdim. Öğlen vaktini epeyce geçmiş, doğru düzgün sabah kahvaltısı bile yapmamıştık. Asansörlerin bulunduğu alana gittiğim de telefonum çalmaya başlamıştı.
Arayan tabi ki kaliteli pislik olan patronumun ta kendisiydi. Dişlerimi sıkıp telefonu açtığım gibi "aşağı iniyorum" dedim. Oğuz bey konuşmadan telefonu yüzüme kapatınca tekrardan tüm öfke bütün uzuvlarımı esir almıştı. Açılan asansör kapısından kendimi içeri atıp derin bir soluk alarak sıfır yazan tuşa bastım.
Kısa bir süre sonra asansör durmuş ve açılan kapının ardında Oğuz bey belirmişti. Giydiği takım elbise vücudunu tam anlamıyla sararken içimde tarifi olmayan bir fırtına belirdi.
Şu an deliler gibi çığlık ve kahkaha atmak arasında sıkışmıştım. Deliriyor olmam mantıklıydı fakat ellerimin bir anda buz kesmesi, sırtımda hissettiğim o soğuk ter normal değildi. Asansörden çıkıp Oğuz beynin tam karşısında durduğum da hafif çatık kaşlarla vücudumu incelemiş, ardından derince bir nefes çekmişti.
Sert bir soluk bırakıp hiçbir şey söylemeden öylece gözlerimin içine bakarken yanımıza toplantı yapacağımız İngiliz asıllı Fransız Agusto Aldo gelmişti. Buradaki en büyük inşaat malzemelerini üreten fabrika zincirlerinin tek varisi ve genel kurul başkanı olarak gelmiş, eğer koşullarda anlaşılırsa en büyük tedarikçimiz olacaklardı. Bay Aldo gülümseyerek "hello thereé (merhaba) demiş ve Oğuz beyle tokalaşmıştı. Arından ela gözleri beni bulmuş ve dünyanın en kıymetli hazinesine bakıyormuşçasına gözlerini kısıp "spectacular" (muhteşem) demişti.
Tebessüm ederek elimi uzattığım da nazikçe elimi kavramış ve dudaklarını bastırarak uzun bir öpücük kondurmuştu. O sırada Oğuz bey öfke ile bize bakarken onu sinir etmek adına daha genişçe gülümsemiştim.
Bay Aldo "this beauty makes jealouse of god" (tanrıyı kıskandırır bu güzelliğiniz) demişti. Utanarak başımı sallayıp "thank you very much, Mr. Aldo" (çok teşekkür ederim bay Aldo) dedim. Bay Aldo biraz yanıma yaklaşıp derin bir nefes çektikten sonra "oh my god this smell is great" (aman tanrım bu koku harika) demişti. bu iltifatlar karşısın da yanaklarım ateş gibi yanmaya başlamışken Oğuz bey kolumdan tutup bir anda beni yanına çekti. Sert bir olup "that belongs to me" (o bana ait) dediği an gözlerim yuvalarından fırlamıştı. Resmen ortalık malıymışım gibi konuşuyor ve beni patronunu ayartan kadın sıfatına sokuyordu. Bay Aldo çarpıkça gülümseyip "lucky brat" (şanslı velet) diyerek hızla geçmişti.
Öfke ile soluk alıp dolan gözlerimle yanımdaki adama baktım. Bir adım yaklaşarak "canın cehenneme pislik" dedim ve hızla yürümeye başladım. Yaptığı davranışın akıl alır tarafı olmazken bir de insanların içinde bu denli onurumu kırması delirme eşiğine gelmeme sebep olmuştu. Toplantı yapılacak alana geldiğim de bay Aldo hala daha aynı çarpık gülüşü ile yüzüme bakıyor ve beni baştan aşağı süzüyordu. Kendimi bir fahişe gibi hissetmeme neden olan bu hareket midemin de kasılmasına neden olmuştu.
Gözlerim istemsiz daha çok dolarken Bay Adlo durumumu fark etmiş ve hemen yerinden kalkıp yanıma doğru adımlamıştı. Ani bir hareket ile elimi kaldırıp durmasını işaret ederken yanımdan geçen görevliden bir bardan su istedim. Masaya geçip oturduğumda ise büyük ve uzun bardak ile gelen suyumu kana kana içmeye başladım.
Oğuz beyin masaya oturmasıyla bende yerimden kalkıp tam ortaya doğru olan sandalyeyi çekerek ilk önce üzerimdeki ceketi çıkarttım. Ardından sandalyeme asarak yerime oturdum. Masada iki bayan ve dört erkektik. Karşımda oturan Bay Aldo'nun özel asistanıydı ve gözleri ile Oğuz beyi tam anlamıyla yemişti. Bu insanların içinde olmak midemi bulandırırken yüzümü buruşturmadan edemedim. Oğuz bey "neyin var?" diye sorduğunda gözlerimi ona dikerek "midemi bulandırıyorsunuz" dedim.
Nasıl olsa Türkçe bilen yoktu. Bunun rahatlığıyla istediğim gibi konuşmuştum. Toplantı başlayıp maliyet çalışmaları ve fiyat tabloları önüme geldiğin de tüm dikkatimle rakamlara yoğunlaşmıştım. Oğuz bey ve Bay Aldo pazarlığa oturmuşlardı fakat sürtük asistan Oğuz beye bakmaktan istediğim bilgileri bir türlü önüme çıkartmamıştı.
Öfke ile soluk alıp kapı çalar gibi ardı ardına masaya vurup "folders" (dosyalar) diye söylendim. Yaptığım hareketle herkes susarken benim odak noktam karşımdaki sürtük asistandı. Kız mahcubiyetle "I'm sorry" (kusura bakmayın) dediğin de "just do your job" (sadece işini yap) dedim ve önüme döndüm.
Bay Aldo "is there a problem?" (bir sorun mu var?) diye sordu. Kaşlarım çatık bir şekilde başımı kaldırıp "I just want to work with people who do their work, Mr. Aldo" (sadece işini yapan insanlarlar çalışmak isterim Bay Aldo) dedim. Bay Aldo asistanı olacak sürtüğe ters bir bakış atıp tekrardan başını Oğuz beye çevirip konuşmaya kaldığı yerden devam etti. Ben ise genel raporları inceleyip anlaşma yapabileceğimize kanaat getirerek boğazımı temizledim ve "Oğuz bey genel raporlar oldukça olumlu. Kanaatim bu anlaşmanın olması yönünde fakat nihai karar size ait" dedim.
Oğuz bey memnun olmuş bir ifade ile "bende senin gibi düşünüyorum fakat yükleme programı oldukça sıkıntılı" dediğin de başımı sallayıp "aslında Fransa'dan değil de Almanya'dan gelmesi daha uygun olacak gibi. Çünkü buradan elimize ulaşması neredeyse sipariş çıktıktan kırk beş gün sonra gerçekleşecek. Fakat Almanya'daki fabrikadan direkt siparişleri temin ederlerse bu zaman zarfı neredeyse yarı yarıya düşecek. Bu nedenle Almanya Aldo Tools fabrikasını önermenizi rica ediyorum" dedim.
Oğuz bey masaya kollarını yaslayıp "güzel olduğun kadar da zekisin" demişti. Boğazımı temizleyip "işinize odaklanın Oğuz bey" dedim ve sinirle önümdeki bilgisayara yoğunlaştım. Yaklaşık bir saat sonra biten toplantı ardından atılan imzalar ile tedarikçi ulusal firmamızı İstanbul'a bildirmiştik. Ardından yenen yemekten sonra kendime geldiğimi hissetmiştim. Bay Aldo akşam yemeği ve sürpriz bir eğlence için bizden söz almıştı.
Bir ara gözüm Bay Aldo'nun sürtük asistanı Erica'ya kaymıştı. Oğuz beye gülümsemiş, Oğuz bey ise göz kırpıp ona baş işareti yapmıştı. İçimi kaplayan öfke ile izin alarak masadan kalkmıştım. Oğuz bey "nereye?" diye sorduğun da öfke ile soluk alıp "midemi bulandırmayacak bir ortama" dedim ve seri adımlarla asansörün bulunduğu alana doğru yürüdüm.
İçimde bir acı vardı ama ne olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Her derin nefes alışım içime bir iğne batırıyormuş etkisi bırakıyordu.
Açılan asansör kapısından içeri girip yedi rakamı yazan tuşa bastığım sırada Oğuz bey ve o yılışıl asistanda asansöre binmişlerdi. Bir süre Oğuz bey ile göz göze bakışıp başımı öne eğmiştim. Asansör durduğunda açılan kapıdan çıkarken telefonum çalmaya başlamıştı. Ekrana baktığımda arayanın Ozan olduğunu gördüm. Tebessüm ederek "hayırsız sen beni arar mıydın?" diye sitem ettim. Ozan kahkaha atıp "senin kadar güzel bayanı kim aramaz Afrodit" dediğin de bu sefer ben kahkaha atıp "hayır ben onun kadar çirkin değilim bir kere" dedim. O sırada omzuma çarparak Oğuz bey ve o yılışık asistan hızla geçmiş ve şen kahkahalarla Oğuz beyin odasına girmişlerdi.
İçim yine allak bullar olurken kısa bir süre daha Ozan ile konuşup telefonu kapattım. Odaya girdiğim de ise sabahki sıcak çikolata kupalarını görünce iyice masumlaştım. Ben bu adamdan kaçmak isterken neden içimde bu lanet olasıca acı vardı? Nefes almak dahi istemiyordum. İçimden deliler gibi ağlamak geliyordu. Ellerimi yanaklarıma koyduğum da alev gibi yandıklarını hissettim.
Derin bir nefes alıp odanın sessizliğinden sıkılarak telefonumdan müzik listeme girdim. Ekranı görememeye başladığımda anladım gözyaşlarımın usul usul aktığını. Başımı sağa sola doğru sallayarak bir Yıldız Tilbe şarkısı seçip ekrana dokundum. Gözlerimi kapatıp çalan melodiye kendimi teslim ettiğim de el adamı olduğunu anladım.
Bir yandan ayakta sallanıp müziğin ritmine ayak uydurur, bir yandan da şarkıya eşlik ediyordum. Nakarat kısmı geldiğin de anlamsızca ağlamaya başladım. neydi bu kalbimin ağrısı? Neden akıyordu bu yaşlar böylesine çok ve can yakıcı tat da?
İç çekerken bu sefer buz kırağı çalmayı başladı. Telefonu makyaj masasına koyup soyunmaya başladım. içimi çıkartacak derecede hıçkırmaya başladığımda kendime inanamamıştım. Ortada olan hiçbir şey yokken ben neden bu hale gelmiştim bir anda. Üzerime pijama takımımı giyip elime telefonumu aldığım gibi kendimi yatağa attım. Kendime kızıyordum boşu boşuna kendimi bu hale soktuğum için. O an yanımda Hale'nin olmasını çok istedim. Sanırım kimsesiz olan tarafım yine gün yüzüne çıkmıştı. Yalnız olmak koymuştu hem de tanımadığım bilmediğim bir ülkede.
Yaralarım vardı kabuk bağlamamış, hala daha canımı yakan. Gelmiyordu yeni ve güzel günler, bir lanet vardı sanki üzerimde ve gülmek yasaklanmıştı yüzüme. Eski günlerimi, babamın yaşadığı o günleri özledim belki de. Annemin saçlarımı özenle taradığı, okşayarak dizinde uyuttuğu, biri canı sıktığında kalbimin üzerinden öptüğü o günleri özledim.
Sevilmemek, bu kadar büyük sevgiler yaşadıktan sonra ağır geliyordu. Her insan melek derdi babam. Kiminin kanatları beyaz, kiminin ise kara derdi. Birde gri olanlar vardı ne oldukları belli olmayan. Sen, sen ol kızım o meleklerden uzak dur derdi. Ama hiç dememişti ki annenin içindeki o gri melekten uzak dur diye. O bile görememişti annemin içinde ne olduğu belli olmayan o meleği ben nasıl görebilirdim ki?
En büyük yaralarımı o açmıştı minik kalbimde. En çok o kırıp yalnız bırakmıştı beni bu dünyada.
Derin bir nefes alıp telefonu komple kapattım. Üzerimi örterek gözlerimi kapattım ve içimdeki, kalbimdeki, zihnimdeki o yoksulluk, kimsesizlik duygusuna yenilerek kapattım gözlerimi.
***
Çok sıcaktı, nefes alamayacak kadar sıcaklık vardı bedenimde. Vücudum dehşet bir şekilde sarsılırken göz kapaklarım birbirine yapışmış bir şekilde açılmamakta ısrarcıyken kulağıma uğultu şeklinde sesler geliyordu. Derin bir nefes alıp kuruyan boğazımı birkaç kez temizleyip kaybolan sesimle "su" dedim.
Kısa bir süre sonra dudaklarıma değen bardak ile birkaç yudum su için derin bir solukla başımı tekrardan yastığa koydum. Vücudum ezilmişçesine pelteleşirken başımda inanılmaz bir ağrı vardı. Zorlukla gözlerimi açıp oda ışığına alışması için birkaç kez açıp kapattım. Derin bir nefes alıp gözlerimi açtığımda baş ucumda duran Oğuz bey ile şaşırmıştım. Benim odama nasıl girebilmişti ki? Endişe ile yüzüme bakıp "yanıyorsun Sibel hadi hastaneye götüreceğim seni" dedi. Gözümün önüne gelen görüntülerle yüzümü buruşturup kısık bir sesle "çek o pis ellerini üzerimden" dedim.
Oğuz bey şaşkınca yüzüme bakarken "git buradan" dedim. Kaşları çatılıp anlamsızca yüzüme bakarken derin bir nefes alıp "git" dedim. Oğuz bey ise sertleşen ifadesi ile yüzüme eğilip "hastaneye gidiyoruz" demiş ve beni de bir anda kucağına almıştı. Debelenecek halim bile yoktu. Bu yüzden "istemiyorum bana dokunmanızı bırakın artık beni" desem de odadan çıkmış ve asansöre binmiştik bile. Bu akşam yemek ve eğlence organizasyonu vardı fakat ben gerçekten de fazlasıyla kötüydüm. Bir anda neden bu kadar kötüleştiğimi kesinlikle anlamış değildim.
Otelden çıkıp soğuk havayı yüzüme yediğimde ellerimle yüzümü kapatmış ve ağlamaya başlamıştım. Araca bindiğimizde ise Oğuz bey Fransızca konuşmaya başlamış ve biraz da yüksek sesle konuşmuştu. Vücudumu saran titreme ile dişlerim bile birbirine çarpmaya başlamıştı. Oğuz bey daha sıkı bedenimi sararken ben de usulca ağlamaya başladım.
Oğuz bey derin bir nefes alıp dudaklarını anlıma bastırdığında kısık bir sesle "yanıyorsun Damla" dedi. İç çekerek ağlamaya devam ettim. Kemikli elinin tersi ile yanağımı okşayıp "akmasın Damla, akmasın bu yaşların yer yüzüne" dedi. Ben ise başını çevirip "dokunma" dedim. O şırfıntının kolundan tutup heyecanla odasına atışı gözlerimin önüne gelince yine midem bulanmaya başlamıştı.
Oğuz bey "Sibel" dediğin de gözlerimi kapattım sadece. Araç durduğunda hastaneye geldiğimizi anladım. Oğuz bey yine beni kucağına almış ve hızlı adımlarla hastaneye girmişti. Sırtım sert sedyeye değdiğinde hala daha vücudum titriyordu. Bir odaya alınıp muayene oldum ve hemen sol kolumdan damar yolu açmışlardı. İlk olarak serum takılmış ve ateşim ölçülmüştü. Serumun içine enjekte edilen ilaç ile birkaç saat burada kalmıştık.
En son gelen hemşire tekrar ateşimi ölçtükten sonra Oğuz beye bir şeyler söyledi. Oğuz bey başını sallayıp yanıma geldiğin de biraz bana doğru eğilip sağ elinin tersi ile yanağımı okşamış "ateşin düştü, durumunun iyi olduğunu söylediler kelebek. Gidiyoruz" dediğin de başımı yine ondan uzaklaştırıp kalkmaya çalıştım. Yine ellerini bedenime sarıp kalkmama yardım ettiğinde öfke ile başımı ona çevirip burun buruna gelmemizi sağladım. Gözlerinin içine bakıp "ucuz sürtüklere dokunan bu ellerin benim tenime değmeyecek"...
Bölüm bitti...