Birden kolları boşalan Sevcan, çarşının ortasında öylece kaldı. Az evvel gözlerinin önünde arkadaşını derdest edip götürmüşlerdi. Etrafına bakındı, normal zamanda iğne atsan yere düşmeyecek çarşıda in cin top oynuyordu sanki. Günlerden Cuma olduğunu anlaması için merkez camiinden hocanın hoparlöre verilen sesini duyması yetmişti. Demek ki bu yüzden kimsecikler gelememişti yardıma. Çeşmenin kenarındaki taşa oturup düşünmeye başladı. Şimdi varıp Zakir ağanın konağına gitse, olanı biteni anlatsa Zakir ağa onu sağ komazdı. Üstelik kağıt da yazmıştı Leyla'nın ağzından. Sonra şeytanı girdi devreye. "Nasıl olsa Leyla o adamla evlenmek istemiyordu. Belkim Mehmet onu daha mutlu eder." dedi. İçindeki korkuyu da savuşturmadan kalktı gitti eve. Elbette onun konağa gittiğini görenler Zakir ağaya haber uçuracaktı. Kısa bir plan yaptı hemen kendince. Zakir ağa kapımıza dayanırsa Leyla ile çarşıda ayrıldık derim dedi. Ne Yüreğirlileri ele verecekti ne de Leyla'yı bulmaları için yardım edecekti. İnşallah yanılmam diye de düşünmeden edemedi.
Palas pandıras otomobilin arkasına bindirilen Leyla ise bağırınıp çırpınmaktan helak olmuştu. Yanında oturup da onun kollarını sımsıkı tutan adamın kim olduğunu anladığından beri büyük korku içerisindeydi. "Rahat dur güzelim. Canının daha fazla yanmasını istemeyiz." Leyla midesinin bulandığını hissedince yüzünü buruşturdu. "Babam bu ettiğini duyarsa seni yaşatmaz, duydun mu beni?" Mehmet onun bu sözlerine gülüp üzerine doğru eğildi. "Seninle işim bittiğinde baban da istemeyecek artık. Ne zamandır senin hayalini kuruyorum ben biliyor musun?" Leyla'nın giderek bulanan midesi aklını toplamasına bir türlü müsaade etmiyordu. Öndeki adamlardan biri "Beyim nereye gideceğiz?" diye sorunca "Seyhan'a" dedi Mehmet. Günler öncesinden planını kurmuş, arka mahallelerden birinde dikkat çekmeyecek bir ev tutmuştu.
Anamur'lu Zakir ağa ile ezelden beri husumeti olan babası bu ettiğini duysa evvela o yaşatmazdı Mehmet'i. Ancak babasından önce kumar borcu olan adamlar peşindeydi. Sürekli kaçmaktan yorulmuş, biraz da Leyla'yı aklından çıkaramadığı için kaçmaya yoğunlaşamamıştı. Babasına borcundan bahsetse; yine doğduğu güne nalet eden konuşmalardan başlar, bütün harçlığını keserdi. Anası da zaten babasının yardakçılığını yapmaktan başka bir şey bilmezdi. Ne varsa büyük oğulları Medet'te var diye düşünüyorlardı. Sinsi ağabeyi de bu halin ekmeğini keyifle yerdi.
Yol boyunca debelenip ağlayan kız canını sıkınca ensesine sertçe vurup bayılttı Mehmet. Onun gözünde değil kadınların, kendinden başka hiçbir canlının değeri yoktu.
Beri yandan Zakir ağanın Anamur'daki konağında ise korku dolu bir sessizlik hakimdi. Ablası Zehra odadaki notu bulduktan sonra ne edeceğini bilememiş, görücülerin gelme vakti yaklaşınca da babasına haber etmekten başka yol bulamamıştı. Korkuyordu kardeşi için. İnşallah bir delilik yapmamışsındır Leyla diye yalvarıyordu. Zakir ağa notu görür görmez, sanki mümkünmüş gibi daha da celallendi. Konağın çevresinde ne kadar adamı varsa, çarşı içinde onu sayıp seven ne kadar esnaf varsa haber saldı. Leyla'yı sağ salim bulmaktan başka derdi yoktu. Evvela kızını sağ salim bulacak, sonra da ona yaşattığı bu korkunun hesabını soracaktı.
Vakit ilerledi, Samancılar'ın arabası konağın önüne yanaşıverdi. Şimdi dünürlere izahat yapmanın vaktiydi. Leyla hasta, ateşlendi deseler; Tarık efendi ben bir bakayım derdi. Neticede Zehra'nın nişanlısı tabipti. Yok; bir yere gitti gecikti deseler, zaten yakışık almazdı. Bir de canından endişe ediyorlardı Leyla'nın. Belki de olanı biteni dosdoğru anlatıp Faruk efendiden yardım almak gerekirdi. Mersin'in sayılı polis amirlerinden biriydi. Bu genç yaşında sayısız başarılara imza atan Faruk, Mersin'li ağaların övünçle bahsettiği gençlerden biriydi. Belki bu saatten sonra Leyla'yı bir daha kendine eş olarak istemezdi ama yine de müşkülde olduğunu düşünüp yardım ederdi.
Misafirlerini buyur ettiler. Zehra da Zakir ağa da bir türlü başlarını yerden kaldırıp konuşmaya mecal bulamıyordu. Dünür kadın merakına yenilip sordu. "Leyla kızımız yok mu?" İşte ipin koptuğu nokta burasıydı. Zakir ağa utana sıkıla kaldırdı başını "Leyla ikindiden beri yok. Arkadaşı gelmiş eve onunla birlik çıkmışlar. Çarşıdan alacakları varmış. Sonra yollarını ayırmışlar. Arkadaşı evine gitmiş, Leyla'da konağa gelecekmiş ama gelmedi. Kızımın başına bir iş gelmesinden korkarım dünür." Zehra'nın odada bulduğu nottan bahsetmedi Zakir ağa. İçinden bir his bu sözlerin kızına ait olmadığını söylüyordu. Onun Leyla'sı ne olursa olsun babasına böyle bir kötülük yapmazdı.
Faruk duyduklarıyla kaşlarını iyice çattı ve müsade dahi istemeden salondaki telefonun başına geçti. Mersin emniyetinden, ilçelerden tanıdığı kim varsa peş peşe hepsini aradı. "Zakir ağanın kızı kayıptır, canından endişe ederler." dedi. Her ne kadar ayak diretse, mecbur bırakılsa da evlenmeye karar verdiği kızın böylesine müşkül bir durumda olması kanına dokunmuştu. Samancılar heyecanla geldikleri evden biraz telaş, biraz da kafa karışıklığı ile ayrıldılar. Herkesin kendine göre bir şeytanı vardı ve Zübeyde kadının aklına ufak ufak nifak tohumları ekmeye başlamıştı.
...
Seyhan'a vardıklarında yatsı ezanı okunuyordu. Yolları dolana dolana gelmelerini Mehmet istemişti. Olur da bir yerde trafik çevirmesine yakalanırsa kurtulmaları kolay olmazdı. Tuttuğu evin önünde duran arabadan önce kendi indi, sonra da Leyla'nın tarafına geçerek kızın baygın bedenini omuzladı. Adamları ile yolu burada ayrılıyordu. Arabanın bagajına istifledikleri nevaleleri de eve çıkardıktan sonra basıp Yüreğir'e geri döndüler.
Leyla uyanana kadar karşısına geçip içti Mehmet. Tava gelmesi gerektiğini düşünüyordu. Genç kızın baldırlarına kadar sıyrılan kırmızı elbisesi onun kanını kaynatsa da heyecanını tırmandırmayı seviyordu. Zil zurna denilecek kadar içtikten sonra usulca ayaklanıp divanda ölü gibi yatan kızın yanına uzandı. Gerdanından taşan göğüslerini, süt gibi bacaklarını okşamaya başladı. Leyla hafifçe kendine geliyordu ama ensesinde hissettiği ağrı gözlerini açmasına bir türlü müsaade etmiyordu. Bacaklarına değen bir ten hissettiğinde güçlükle de olsa kendine geldi. Zaten Mehmet'in dokunuşlarını hissetmese bile içtiği rakının kokusu onu uyandırmak için oldukça kuvvetliydi. Boynunda hissettiği pis, ıslak dudaklar artık iradesinin son kırıntılarını da alıp götürdü. Kendine gelip üzerine çullanan adama direnmeye başladığında işinin sandığı kadar kolay olmayacağını bilmiyordu.
Dakikalarca direndi Leyla. Ufacık odada ne yana gitse Mehmet burnunun dibinde bitiyordu. Bembeyaz tenine ard arda inen silleler, saçlarının çekilmesi onun gücünü giderek tüketiyordu. Son kalan gücüyle Mehmet'i itti. Sarhoşluğundan dengesini sağlayamayan adam gerisin geri devrilirken başını da mermer sehpaya çarpıverdi. Yabani bir hayvan gibi böğürdüğünü duydu Leyla. Bu evden bir an önce çıkması gerekiyordu. Hemen gidip dış kapının koluna asıldı. Ancak korktuğu başına gelmiş, kapının kilitli oluşuyla yüzleşmişti. Kısa bir an, anahtarın nerede olabileceğini düşündü. Bakışları yerde yarı baygın yatan adama döndüğünde korkulu bir nefes aldı. Mutlaka anahtarı cebine atmıştı o deyus. Usulca ilerledi ve adam yattığı yerde inilerken ellerini titreseler de ceplerine attı. Ellerine değen metalle bir an rehavete kapıldı Leyla. O sırada Mehmet'in sehpanın üzerindeki meyve bıçağını aldığını göremedi. Ardını döndüğü anda bacağında hissettiği sızı onu tökezletse de yolundan dönmedi. Kapıyı açar açmaz ikinci kattaki evin merdivenlerinden kanını süze süze indi.
Sokaklar ıssızdı. Seyhan'ın arka mahallelerinden birindeydi. Uzaktan kulağına dolan su sesi onu çağırınca sese doğru gitmeye başladı. Aklından o an ne geçti bilinmez; o adama yeniden yakalanmaktansa kendini suya vereceği kesindi. Bağırmak, yardım dilenmek istiyordu ama bu saatte bilmediği yerde kime güvenebilirdi ki? Gittikçe yaklaşan su sesi kuvvetlice kulağına dolduğunda bir nehrin kenarına geldiğini anladı. Burası kitaplarda adı geçen Seyhan Nehri'ydi. Etrafına bakındı, gecenin sesini dinledi. Ancak bu kör karanlıkta hiçbir yere varamayacağına emindi. Acısına aldırmadan eski köprünün ayaklarına doğru uzanan ağaçlık alana doğru gitti. Sırtını bir ağacın gövdesine yasladığında soluklarını neredeyse toplayamayacak durumdaydı. Ciğerlerinin acısına eşlik eden bacağının sızısı aklını başına getirince ay ışığında yarasını görmeye çalıştı. Bacağına sızan ılık sıvı hala kanadığının kanıtıydı. Uzun elbisesinin eteklerinden bir parçayı dişlerinin yardımıyla ayırıp yarasına sardı. Kanaması dursa, Leyla sabaha çıksa yeterdi. Elbet insanlıktan nasibini almış biri denk gelir, onu evine kadar ulaştırırdı.
...
Anamur'da ise korkulu bekleyiş sürüyordu. Zakir ağa aklına gelenle Yüreğirli'lerin küçük oğlunu sordurmuş, bir kaç kişiden bir kaç gündür Anamur'da dolandığını öğrenmişti. Kalbini karartıp da kızına o suçu yüklemek istemiyordu ama eğer şeytana uyup da o oğlanla kaçtıysa hayatta affetmeyecekti. Bir yandan da bu mevzunun doğru çıkıp, dünürleri ile arasının bozulmasından, daha da fenası Zehra'nın evliliğinin de geri kalmasından korkuyordu.
Samancılar evlerine vardığında Faruk karakola geçeceğini söyleyip arabasına atladı. Zübeyde hanım kaşlarını çatmış, aklından geçenin önüne gelmemesi için dua eder olmuştu. Bunca sene ilmek ilmek işlediği, güzel ahlak üzere yetiştirdiği oğluna kirlenmiş bir kızı almak istemiyordu. Bir yandan da zavallı kızın başına bir hal gelmesinden endişe ediyordu.
Faruk karakola geldiğinde Leyla'yı aramak için seferber ettiği memurları odasına topladı. Kimse henüz bir bilgiye ulaşamamıştı. Birbirini deviren saatlerin ardından kendine ait hata bir arama düştü. Arayan Seyhan ilçesinin asayiş amiriydi. "Komiserim, Seyhan Atatürk mahallesinde bir meskende genç bir erkeğin silahla vurulduğu haberi geldi. Genç adam ağır yaralıymış. Ancak komşuların söylediğine göre eve baygın bir kızla gelmiş. Genç kız saatler sonra topallayarak kaçmış o evden. Sizin verdiğiniz eşgale uyuyor komiserim." Faruk yumruklarını sıktığını, elindeki kalem ikiye ayrılınca farketti. "Kim görmüş kızı, neden kimse yardım etmemiş?" diye sordu telefondaki adama. " Gören kişi karşı binadaki yaşlı kadınmış" yanıtını alınca işinin gittikçe güçleştiğini anlamıştı. O evde ne olduğu, bahsedilen kızın Leyla olup olmadığı kafasını kurcalıyordu. Yanına iki memuru alıp Seyhan'a doğru yola çıktı. Meseleyi aydınlatmadan Zakir ağaya bir şey söyleyemezdi.
Sabaha karşıydı Seyhan'a girdiğinde. Memurlardan biri arabayı kullanırken o da; sanki Leyla'yı görebilecekmiş gibi yol boyuna bakınıyordu. Şehir merkezine girdiklerinde devlet hastanesine sürmesini istedi memurdan. Evvela yaralı genç adamın eşgalini öğrenecek, sonra da Leyla'ya bir kötülük edip etmediğini anlayacaktı. "geldik komiserim" diyen memuru duyunca indi arabadan. Kapı ağzında bekleyen polislere hemen kimliğini gösterip adamın yerini öğrendi. Odanın önüne geldiğinde kendisini arayan Seyhan asayiş amirinin de burada olduğunu ve etrafındaki kalabalığı görünce şaşırdı. Adamın yanına vardığında selam dahi vermeden "Ne oluyor burada?" diye sordu. Sıkıntılı bir soluk bırakan meslektaşı; "yaralı Yüreğirli Cevdet ağanın oğluymuş. Dün öğlen saatlerinde Anamur çarşısında görmüşler en son. Sonra da Cuma vakti herkes camiye varınca gören olmamış." Faruk yeni yeni çıkmaya başlayan sakallarını kaşıyıp; " Anamur'dayken bahsi geçen kızı görmüşler mi yanında?" diye sordu. Adam kafasını olumsuz şekilde sallayınca " Bir ekip daha çıkaralım. Evin etrafını geniş bir çembere alsınlar. Kız yaralı olabilir, memurlara dikkat etmelerini söyle, silah yanındaysa tehlikeli de olabilir." dedi. Ancak Seyhan asayişin amiri Salih hemen itiraz etti. " Yanlışın var komiser. Adamı vuran o kız değil. Kumar borcu yüzünden kıstırmışlar. Silah sesini duyup gelen bekçiler yakalamış. Ancak kızın yaralı oluşu kuvvetle muhtemel. Adam yerde yatarken elinde kanlı bir bıçak varmış. Yakalanan iki adamda da bıçak yarası yok. Kız kaçabilmek için boğuşmuş olmalı. Odada epey bir arbede yaşanmış." Duydukları ile rahat mı etse yoksa daha da beter endişelense mi bilemedi Faruk. Meslektaşından takviye ekip isteyip arama çalışmalarına katılacağını söyledi.
Aynı dakikalarda ise alaca aydınlığa kavuşan gökyüzünü seyrederken yumdu gözlerini Leyla. Onu köprünün dibinde kan kokusunu alan köpeklerden başkası bulamaz korkusuyla hem de...