Karşımda durduğunda, Azade halam karşısında hafifçe eğilip elini öperek alnına yasladı. "Merhaba Azade hala. İyisindir inşallah?" Dediğinde, halam yüzündeki gerginliği silerek gülümsedi. "Merhaba Demhat oğlum. Çok şükür iyiyim. Allah uzun ömürler versin sana." Diye konuştuğunda, sağ dizimi düzeltip yırtmacımın kapanmasını sağladım.
"Merhaba Dicle. Nasılsın?" diye sorduğunda, Dicle teşekkür ederek yanıtlamıştı. O sırada Gülnaz Hanım bize huysuzca bakıyordu.
"Azad amca yüzükleri bugün almamızı söyledi." Halam, dedemin onu aradığını söyleyince hep birlikte az önce çıktığımız kuyumcuya doğru ilerledik. Gülnaz Hanım ile halam önümüzde giderken, Dicle ile Arin ise kol kola girmiş bir şekilde sohbet ederek önümde ilerliyordu. Demhat ise yanımda sessizce adımlarıma ayak uydurarak yürüyordu.
"Nasılsın?" diye sordu usulca. Kafamı kaldırıp kahverengi gözlerine baktım. "İyiyim, sağ ol. Sen?" diye sordum. Kafasını hafifçe salladığında gülümsedi. "İyiyim," durdu ve elimden tutarak yürümeye devam etti. "Hem de çok." Dediğinde sesi şükreder gibi çıkmıştı. Elimize şaşkınlıkla baktım.
Çarşının ortasında yaptığı hareket beni germişti. "Sakin ol Hazal," elimi hafifçe sıktığında kuyumcunun kapısında durduk. Halamlar içeri girmişti bile.
"Benden utanma." Dediğinde, aslında utanmadığımı anlaması gerekiyordu. Ona ciddi misin der gibi baktığımda güldüm.
"Ağam senden mi utanacağım be ya?" diye sorduğumda, dudaklarının kenarı kıvrıldı. Tam konuşacakken, içeriden Gülnaz Hanım'ın sert sesini işitmemle hızla içeri girmiştik.
Gülnaz Hanım'a bir şeyi beğendirmek oldukça zordu. Alt tarafı iki tane alyans alacaktık ama saatlerdir her beğendiğime burun kıvırtmış durmuştu. En sonunda Demhat araya girerek beğendiğim alyansları almıştı.
Gülnaz Hanım her ne kadar beğenmese bile ses etmeyip en sonunda kabul etmişti. Sıra bana alacakları takılara gelince onlara karışmamıştım. Çünkü hiçbirini takmayacaktım. Halhallarım ve zarif bileklerim bana yeterliydi bile.
Dicle ile Arin'le birlikte koltuklara oturduğumuzda az önce genç çocuğun getirdiği soğuk meyve suyumdan bir yudum içtim. Halam ve Gülnaz Hanım'ın tatlı atışmalarını keyifle izlemeye başladığımda Demhat'ın bakışlarını üstümde hissettim. Bir an tenim karıncalanırken, yanaklarım ısınmaya başladı.
Yanımda küçük bir kıpırdanma olduğunda bakışlarımı sağ tarafımda oturan Demhat'a çektim. "Ne?" diye sordum. "Neye bakıyorsun?"
Omuzlarını silkerek sağ bileğimdeki az önce taktığım halhala baktı. "Çok yakışmış." Dediğinde, birden neden böyle davrandığını anlamadım. Tekrar gözlerime baktığında gülümseyerek arkasına yaslandı.
"Cemal amca, buraya bakabilir misin?" diye sorduğunda adam hızla bize doğru ilerledi.
"Buyur Demhat ağam?" diye sordu, saygıyla. Yaşına rağmen kendinden küçük birine böyle davranması her ne kadar hoşuma gitmese bile artık alışmıştım.
"Daha önce kimseye göstermediğiniz en özel halhallarını getirebilir misin?" diye sorduğunda bir an şaşkınlıkla Demhat'a baktım. "Ne yapıyorsun?" diye sordum, kaşlarımı çatarak.
"Gelin ağam için mi?" diye sorduğunda, Demhat kafasını ağırca salladı. Cemal Bey yanımızdan ayrıldığında, Arin ile Dicle bize hayranlıkla bakıyordu.
Kaşlarımı düzelterek sahte bir şekilde güldüm. Demhat'a yaklaşarak fısıltıyla konuştum. "Biz gerçekten evlenmeyeceğiz ve aşık değiliz. Bana aşıkmışsın gibi bakmayı keser misin lütfen?" diye sordum, hafif kızgınlıkla. Bir an burnuma dolan kokusuyla kendimi toparlayıp geri çekildim.
Burnuma dolan keskin odunsu kokusu birkaç saniye sonra oldukça hoş bir kokuya dönüşmüştü. İncir kokusu ile portakal kokusunu anımsadım ama diğer kokuları tam olarak çözememiştim.
Arkamdan kulağıma yaklaşarak, "Belki aşığımdır sana gelin ağam." Dediğinde, ses tonundaki ima bariz bir şekilde belli oluyordu.
Bir an duyduklarım beni şaşırttı. Kafamı sağa çevirip gözlerimi kısarak kahverengi irislerine baktım. "Yalancı!" Diye çıkıştığımda, küçük bir kahkaha atarak geri çekildi.
Cemal Bey elinde az önce bize göstermediği modellerle karşımızda durduğunda ona kızgınlıkla bakmıştım. Çünkü bize bütün modellerin bunlar olduğunu söylemişti. Demhat içinde siyah küçük taşların olduğu ince bir halhalı alarak beğenerek baktığında Arin, "Abi bu çok güzel, haydi Yengemin bileğine tak." Dediğinde bir an gerçekten yapacak mı diye gözlerine baktım.
Koltuktan kalkıp yere çömeldiğinde sağ ayağımımdaki sandaletleri çıkartarak, dizinin üstüne bırakıp halhalı çıkartarak bana baktı. Bakışlarındaki yoğunluk irislerime ilişir ilişmez sertçe yutkundum.
Demhat'ın böyle yapması oldukça saçmaydı şu an. Dudağındaki gülümseme büyüdüğünde cam masaya bıraktığı halhalı alarak bileğime taktı.
Bir an midem boşluğa düştü, içimde kelebek hissi oluştu. Alt dudağımı ısırdığımda Demhat, beğeniyle gözlerime baktı.
"Çok yakıştı." Dediğinde, sağ bacağıma bir an bakıp hızla kendini topladı. Eteğimi bacağıma hızla örterek bir an öne bu anın bitmesini diledim.
Yoksa birazdan hiç iyi şeyler olmayabilirdi.
🔮
Yorgunluktan kolumu kaldıracak halim kalmamıştı. Demhat'la saatlerce yüzük baktığımız yetmezmiş gibi bir de üstüne bütün özel tasarım halhalları teker teker bileğimde denemiş beğendiklerini almıştı.
Ve ben dakikalarca onun dokunuşlarına maruz kalmıştım. Daha önce hiç bu kadar heyecanlanmamıştım ama onun yanındayken kalbim saçma salak bir şekilde hızlanıyordu. Tenim terliyor, dilim damağım kuruyordu.
Eve gelir gelmez Halam bize işler vermiş bir de yemek yapmışlardı. Tabii ben sadece yardımcı olmaya çalışmıştım ama bunu pek başaramamıştım. Çünkü elimden pek bir iş gelmezdi. Pasaklı ve vurdumduymaz biriydim. Gülnaz Hanım'ı memnun etmemiz gerekiyormuş. Bence hiçbir şeyden memnun olmayan bir yapısı vardı. Oldukça sertti.
Demhat'ların gelmesine dakikalar kalmıştı ama yataktan kalkamıyordum. Oldukça terli ve pasaklıydım şu an. Bir an onları böyle karşılamayı düşünsem bile bunu yapmayıp oflayarak doğruldum.
Dolabımdan havluyu alarak banyoya girdiğimde kısa bir duş alarak çıktım. Yeni aldığım zümrüt yeşili uzun kollu, kalp yaka mini elbisemi üstüme geçirip aynadan kendime baktım. Boyu dizimin dört karış yukarısındaydı ama olsun.
Bu gece özel olduğu için dedem pek sorun etmezdi umarım. Sorun ederse evliliği kabul etmem diye tehdit ederdim ben de.
Aynanın karşısına geçerek saçımı önce kuruttum, sonra ise dalgalandırarak salık bıraktım. Hafif yaptığım makyajımı son olarak rujumla bitirdim. Küçük yeşil taşlı küpelerimi ve aynı küçük taşlı kolyemi takarak yatağa oturduğumda bugün Demhat'la birlikte aldığımız siyah taşlı halhalı takarak, son olarak parfüm sıkıp hafif topuklu ayakkabılarımı giydim.
Odadan çıkmadan önce son kez kendime bakıp aşağıya indim. Avluda beni ilk karşılayan Dicle ile halam olurken. Halam yine hoşnutsuz bir şekilde beni süzerek mutfağa girdi. Dicle bugün aldığı elbise içinde oldukça güzel görünmüştü. Saçını açık bırakmak yerine sıkıca yukarıda bağlamış ve inci küpelerle tamamlamıştı. Halam her ne kadar Dicle'nin geleneksel kıyafetler giymesini istese bile dedem istediğini giymesini söylemişti. -Tabi benim kadar açık giyinmemek şartıyla!-
"Çok güzel olmuşsun." Dedim, beğeni dolu ses tonumla.
"Sen daha güzel olmuşsun. Demhat ağa gözlerini senden alamayacak." Dediğinde, bir an yine midemde kelebek hissi oluştu.
Avlunun kapısı birden açıldığında Dıldar ailesinin yakışıklı erkekleri içeri girdiler. İlk önce Baran, Şiyar ve Fırat'la göz göze gelirken üçü de bana hayranlıkla baktılar. Ama dedem ve babam hayranlıkla değil de kaşlarını çatarak bakmışlardı. Neyse ki babam pek sinirli görünmemişti.
"Hoş geldiniz yakışıklı Dıldar erkekleri," diye şakıyıp, hızla Baran'a sarıldım. "Çok güzel olmuşsun Xezal'ım." Deyip saçımdan öperek geri çekildiğinde, elimden tutup beni kendi etrafımda döndürdü.
"Maşallah yeğenime. Bu ne güzellik." Şiyar, ıslık çaldığında kıkırdadım.
"Bana hiç bakmıyorsunuz bile?" Dicle arkamda isyan ederek konuştuğunda Fırat anında Dicle'yi kollarının arasına alıp saçını öptü. "Sen daha güzel olmuşsun kardeşim." Dediğinde gülümsedim.
Bir an içimde küçük bir burkulma oldu. Demhat'la evlendiğimde buradan gidecektim. Konakları her ne kadar yakın olsa yine de hiçbir şey eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Ve bütün bunlara rağmen bu evliliği kabul etmiştim.
Buraya gelirken böyle bir şeyi asla hayal etmemiştim. Hatta asla kabul etmeyeceğim bir olayın içine düşmüş ve diretnmeden kabul etmiştim bile. Üstelik annemlerin bundan hala haberi yoktu.
"Kızım çok güzel olmuşsun," babam beni beğeniyle süzerek yanıma geldiğinde ona sıkıca sarıldım. "Ama biraz kısa mı?" diye sorup geri çekildiğinde dedeme masumca baktım.
"Dedem. Bak bu gece çok güzel bir gece. Torununu evlendiriyorsun. Gitmeme de az kaldı zaten. Bari buradayken son günlerimi güzel geçireyim." Dediğimde, sesim acı dolu çıkmıştı.
İçimdeki şeytan hiç rahat durmuyordu. Her an bir şeytanlık peşindeydi.
Dedemin çatık kaşları düzelirken, "Deli Xezal'ım," dediğinde hızla dedeme sarıldım. "De hayde öyle olsun kara gözlü Xezal'ım."
Dedemler hazırlanmak için yukarı çıktıklarında avluda tek başıma kalmıştım. Avludaki sedire oturmuş vaktin geçmesini bekliyordum.
Birkaç gün önce biri bana, "En yakın zamanda evleneceksin." Deseydi, deli diye gülüp geçerdim ama şimdi bunu yaptığıma inanamıyordum. Bu konuda o kadar kararlıydım ki gün boyunca hiçbir şey düşünmüyordum.
"Kızım Xezal! Orada ne oturmuşsun? Bize yardıma mı gelsen?" Halam mutfaktan eli dolu bir şekilde çıkarken oflayarak ayağa kalktım. "Hala ya gelin olup gidiyorum sen hâlâ iş derdindesin!" Kafamı kaldırıp merdivenlerden giden halama isyan ederek mutfağa girdim. Sevda ve Şahika ablayla birlikte tabakları terasa çıkarttık.
Yorgunluktan olsa gerek o kadar susamıştım ki, mutfağa geçerek iki bardak su içtim. İçimdeki yangın dinmemişti ama.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, gören de gerçekten heyecandan olduğunu sanacaktı. Oysa heyecanlı değildim. Ama garip ve yabancı bir duygu içerisindeydim.
Dicle'nin eteklerini tutarak mutfağa girmesiyle, "Geldiler!" diye bağırması bir olurken içtiğim su boğazıma takıldı ve öksürmeye başladım. "Helal, helal." Sevda sırtıma yavaşça vurduğunda öksürüklerim durdu ve ona teşekkür ederek kapıda gülen Dicle'ye kızgın bakışlar atarak mutfaktan çıktım.
Dedemler merdivenlerden aşağıya inerken, hepsinin uyumlu hallerine gülümsedim. Hepsi beyaz gömlek, siyah takım elbise giymişlerdi. Ama Baran hepsinden farklı bir şekilde beyaz spor ayakkabı giymişti. Onun tarzına hayrandım.
Fırat ise gömlek yerine altında beyaz tişört gitmişken, Şiyar ise ceketini çıkartarak sedire bıraktı. Çünkü Şiyar takım elbise giymeyi pek sevmiyordu.
Babam yanımda durduğunda gözlerime hasretle baktı. "Annen bize çok kızacak," dedi, suçlu bir şekilde. Haklıydı. Neyse ki şimdilik hiçbir şey söylemeyecektik.
Kapı tekrar çaldığında bir an irkilerek dedeme baktım. Bastonunu yere vurarak, "De hayde aç kapıyı kızım." Dediğinde, terleyen avuçlarımı birbirine sürterek kapıya ilerledim.
Her adımda hızlanan kalp atışlarım beni zor durumda bıraktığından haberi yoktu. Olsaydı böyle yapmazdı. Sanırım kalbimin ayarları bozulmuştu. En yakın zamanda hastaneye gitmem gerekiyordu.
Büyük kapıyı açtığımda karşımda gördüğüm onca yüze tebessüm ederek baktım. İçinden sadece üç kişiyi tanıyordum. Diğerlerini ise Dicle'nin anlattığı kadarıyla öğrenmiştim.
En öndeki dedem yaşındaki adam, Zınar Şanlı olmalıydı. Demhat'la bizi kerten dedeydi galiba. Tam da adı gibi yaşına rağmen oldukça heybetli bir vücudu vardı. Giydiği şalvar ve elinde tuttuğu bastonla avluya girerek beni süzdü.
"Gelin kızım da çok güzelmiş be Azad ağa!" ses tonu beğeni dolu olsa bile biraz gür çıkmıştı. Eğilip elini öpüp, alnıma yasladıktan sonra hoş geldin demiştim.
Sırada oğluyla aynı göz rengini ve şeklini taşıyan babası, Bawer Bey'le tanışmıştık. O daha sakin bir şekilde konuşmuştu. Ardından Buğday tenli ve orta yaşlı amcası Şerwan Bey'le de tanışmıştık.
Gülnaz Hanım'la tekrar selamlaştıktan sonra sıra Şerwan Bey'in karısı olan Dilan Hanım'la tanışmıştık. Dilan Hanım, Gülnaz Hanımdan daha sıcakkanlıydı.
Büyükler yavaşça yukarı çıkarken, bitmeyen tanışma faslından şimdiden sıkılmıştım. Şerwan Bey'in kızı olan Devran ile oğlu Yunus'la da tanıştıktan sonra nihayet az kişinin kaldığını görmemle gülümsedim.
Arin'le sarıldıktan sonra, diğer kardeşleri olan, Rojhat ve Welat'la da tanışmıştık.
Rojhat, Demhat'a göre birkaç santim kısaydı. Dicle'nin anlattığına göre 25 yaşındaydı. Kumral tenli ve serseri bir havaya sahipti. Kahverengi gözlü ve kahverengi saçlıydı.
Welat ise on sekiz yaşında oldukça havalı bir yapısı vardı. Beyaz tenli ve siyah saçlıydı. Gülnaz Hanım'a benziyordu.
Avludaki kalabalık getirdikleri tatlıları ve çikolataları Şahika ablaya uzatıp yukarı çıktıklarında en arkada kalan Demhat'a baktım.
Giydiği lacivert takım elbisesi ona yakışmakla kalmamış, olduğundan da iyi göstermişti. İçindeki beyaz gömleğinin ilk düğmesini açık bırakmış, saçını kesmişti. Beni baştan aşağı süzerken küçük adımlarla karşımda durarak kırmızı gül demetini uzattı. Sanki gülleri çok sevdiğimi biliyormuş gibiydi.
Gülleri koklayarak Demhat'a baktım. "Teşekkür ederim," dediğimde gülümsedi. "Hoş geldin."
Bakışları bir an bileğimdeki halhala kaydığında, birkaç saniye ayağıma baktı. "Çok yakışmış." Kafasını kaldırıp gözlerime baktı. İçime derin bir nefes aldığımda bir an kokusu ciğerlerime nüfuz etti. Mideme kramp girdi ve her şey tepetaklak oldu.
Dudaklarını diliyle ıslattığında yukarıya çıkanlara bakarak tekrar bana baktı. "Sarılmayacak mıyız?" diye sordu.
Bir an şaşkınlıkla gözlerine baktığımda, hızla kendimi toparlayarak kafamı aşağı yukarı salladım. "Sarılmak mı istiyorsun?" diye sordum, saçma bir şekilde.
"Çok." Dediğinde, gözlerindeki yoğun duygu tüylerimi ürpertti. Kalbim yine hızlandı ve midemdeki sarmaşıklar birbirine dolandı. Bu adamda çözemediğim bir şey vardı. Onun karşısında garip hissediyordum.
Belki burnuma dolan kokusuydu, ya da uzun boyu da olabilirdi.
Ona bir adım attığımda, elimdeki güllere rağmen eğilerek bana sarıldı. Kollarının arasında küçücük kalmıştım. 1.90 boyunda koca heybetli bir adamdı ne de olsa.
Geri çekildiğinde, gülerek, "Şimdi hoş buldum çingene kızı." Dediğinde, dizlerim titredi. Yüzündeki çapkın gülüşü kanımı ısıtmaya yetmişti bile. Tenime dokunan teninin etkilerini saymıyorum bile.
Sanırım bu evlilik oyunu benim için hiç iyi olmayacaktı. Şimdiden çok yorgun hissediyordum.