İstenmeyen Hanım Ağa

1625 Words
Demhat'la konuştuktan sonra beni konağa bırakıp gitmişti. Konağa girer girmez odama kapanmıştım. Herkese tavırlıydım. Yarım saat önceye kadar iki dakikada bir tıklatılan kapım tekrar tıklatılınca öfkeyle yatağımdan kalkıp ahşap kapının kilidini açarak kapıyı sertçe açtım. "Ya ne var be! Hiçbirinizle kouşmak istemiyorum!" Diyerek hemen karşımda dikilen yalancı yüzlere öfkeyle baktım. Baran, Şiyar, Fırat ve Dicle kapımda dikilmişlerdi. Kapıyı yüzlerine tam kapatacakken Dicle konuştu. "Xezal bi dur da bizi dinle! Vallahi sana oyun kurmadık." Ses tonundan her an ağlayacakmış gibi konuşan kuzenime baktım. "Oyun kurmayıp da ne yaptınız!" Diyerek alayla gülümsedim. "Buraya gelir gelmez nişanlandım ya!" "Bunun için hiçbirimiz seni zorlamadık!" Fırat araya girdiğinde gözlerimi devirip yanaklarımı havayla doldurdum. Sabırsızca nefesimi dışa savurup odamdan çıkıp kapıyı kapattım. Herkes bana şaşkınlıkla bakakalırken ikinci katın açık kısmına ilerledim. Halamlar akşam yemeği için masayı kuruyorlardı. "Demhat ağaya aşık değilmisin zaten? Ha geç ha erken evlenmişsiniz ne fark eder?" "Zaten çok da yakışıyorsunuz, peri masalı gibi." Dicle hemen arkamdan gelip koluma girdi. "Ağa ve çingene kızının destansı masalı." Hevesli konuşan kuzenime göz devirip kolunu ittirdim. Dönüp arkamda beni takip edenlere baktım. "Öncelikle Demhat ağaya aşık değilim! Şunu anlayın! Bizi kertmişsiniz bi kere!" "O zaman neden İstanbullarda onunla dans ettin? Neden geldiğin gibi bu nişanı kabullendin?" Dicle fazla meraklıydı. "Çünkü canım çingenelik yapmak istedi oldu mu! O an oldukça cezbedici geldi ama şimdi istemiyorum! Demhat ağayla evlenmeyeceğim!" "Ne demek evlenmeyeceğim!" Halam elindeki tabakları masaya bırakıp her iki elini beline yerleştirip bana korkunç derecede öfkeli baktı. "Çocuk oyuncağı mı sandın sen? Parmağına madem o yüzüğü taktın hakkından da geleceksin! Sen artık bir çigan değil de hanım ağasın! Ona göre davran!" "Hala ya! Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz!" "Bu töre yüzyıl mı dinliyor sanıyorsun!" Halamın sözünü kesen Şiyar, Baran ve Fırat'ın telefonunun aynı anda çalması oldu. Üçünün de yüzü aynı anda düşerken Baran küfürler yağdırıp koşarcasına merdivenlerden indi. Peşinden Fırat aşağı inerken halam telaşla ne olduğunu Şiyar'a sormaya başlamıştı. Şiyar, pastanenin kundaklandığını ve olaylar çıktığını hızla söyleyerek konaktan ayrılmıştı. Halam ne olduğunu merakla öğrenmek için aşağı inerken hızla odama girmiştim. Telefonumu pantolonumun cebine sıkıştırıp konaktan ayrıldım. Hemen peşimden dışarı koşan Dicle korkuyla kolumdan tuttu. "Nereye gidiyorsun? Orası senin için tehlikelidir şimdi Xezal!" Kolumu çekerek Dicle'ye baktım. "Benimle geleceksen gel, gelmeyeceksen odana çekil ve ağla!" "Xezal, hiçbir yere gidemezsin! Azad Beyin emridir!" Ali hemen önümüzü keserken sabırla soludum. "Ya bizi götürürsün, ya da tek başıma giderim de görürsün gününü Ali!" Ali gözlerime sertçe baktı. "Hayır! Orası sizin için tehlikeli." "Tamam o zaman," Cebimdeki telefonu alarak, "Demhat'ı arayayım de beni almaya gelsin." Diye konuştum. Ali kısa bir süre kararsız kalsa bile pes edip kafasını salladı. "Tamam, sizi götüreceğim ama sadece arabadan bakacaksınız. Orası gerçekten çok karışmış." Ali'yi pek de dinlemeyip arabaya yöneldim. "Atla arabaya Dicle!" Ali'nin yanında geçip konağın önündeki aracın arka kapısını açarak içeri girdim. Ali Dicle'ye çarşının tehlikeli olduğunu söylemeye çalışırken Dicle konağa kısaca bakıp arabaya ilerledi. Halam bize çok kızacaktı ama orası krışıkken burada kalamazdım. "Azad Bey bana çok kızacak." Ali arabayı çalıştırdığında oldukça korkmuş görünüyordu. "Sadece uzaktan bakacağız." Diyen Dicle'ye tabii ki de uymayacaktım. Gergin geçen kısa bir yolculuktan sonra aracımız çarşının hemen girişinde durdu. Demhat iki defa beni aramıştı ama aramalarını yanıtlamamıştım. Buraya gelmemi istemeyecekti. Kalabalık o kadar çoktu, o kadar bağırışmalar vardı ki merakla etrafıma bakındım. Arabadan inecekken Ali'nin telefonu çaldı. Telefonu açmadan hemen önce kapıları kilitledi. Öfkeyle Ali'ye baktığımda dikiz aynasından bana baktı. "Buyur Demhat ağam," Demhat'ın sesini duyar duymaz merakla kulak kabarttım. Ali telefonu bana uzattığında huysuzca telefonu aldım. "Eve git Hazal. Burası senin için tehlikeli." Dediğinde telefonu yüzüne kapatarak öne doğru eğildim ve aracın kapısını açarak dışarı çıktım. Tabii ki de eve gitmeyecektim. Şiyar, Baran ve Fırat'ın işlettiği pastanenin camları kırılmış, içerideki masalar devrilmişti. Kalabalık gittikçe artarken sesler yükseldi. "Bu çinagları istemiyoruz burada!" "Hızrsılık da namussuzluk da bunlarda! Sürün de defolup gitseinler artık!" Kalabalıktan yükselen sesle birkaç el silah sesi duyuldu. Ardından kalabalığın içine dalan arabalar ve içeriden çıkanlarla insanlar korkuyla geri adım attıar. Gelen kişiler Dedem ve Zınar ağaydı. Hemen peşlerinden babam, Şiyar, Baran, Fırat ve Demhat çıkarken, Demhat'ın babası, amcası ve kardeşleri de araçlardan çıkmışlardı. Demhat'ın bakışları kalabalıkta hızla gezindi. Beni görür görmez kalabalığı aldırmadan bana doğru ilerledi. Kalbim ağzımda atarken oldum yerde bekledim. Demhat'tan sonra beni ilk fark eden dedem oldu. Kaşlarını çatıp bana saliselik bakarak kalabalığa döndü. Buraya gelmemden en az dedem kadar Demhat da rahatsız olmuştu. "Bu evlilikle düşmalık biter mi sanıyorsun Zınar ağa! Onların bize verdiği zarar bir kadınla mı son bulacak!" Kalabalıktan yükselen sesi onaylayan mırıltılar çıktı. "Zınar ağa düşmalığı unutmuş çiganlarla dost olmuşlar bile! Kime ne ki bizim zararlarımız!" "Destur!" Diyerek kalabalığı tek kelimesiyle susturan Zınar ağa en az dedem kadar öfkeli görünüyordu. Kaşlarım çatık bir şekilde zar zor anladığığım konuşmaları dinlerken Demhat hemen karşımda durdu. "Buraya gelmemeliydin Hazal!" Kolumdan tutarak açtığı kapıdan içeri koyacakken Demhat'a karşı çıktım. "Bırak beni! İyi ki gelmişim!" Dediğimde öfkeyle Demhat'a baktım. "Hazal, şimdi ne yükselmenin, ne de tartışmanın zamanı. Arabaya geç ve konağa git." Demhat'a meydan okurcasına baktığımda bizi fark eden biri konuşmaya başladı. "Bu düşmanlığı bu çigan mı bitirecek! Daha giyinmeyi, örf adetimizi bilmiyor bu kadın!" Orta yaşlı adamın öfkeli gözleri çakmak çakmaktı. Hemen onun ardından bir kadın konuştu. "Aile terbiyesi ile büyüyen kızlarımız varken bu çigana hanımağa demem ben bilesiniz!" Demhat kolumu bırakıp elimden tuttu beni arkasına saklamak istedi ama buna engel oldum. "Ağzınızdan çıkana dikkat edin! Karşınızda kim olduğunuzu unutmayın!" Demhat'ın uyarı dolu bakışları adamı buldu. "Salih karını al ve evine git! Bir kaza çıkmadan dilinizi de yutun!" Dedem ile Zınar ağa kalabalığı sert bir dille uyarırken herşey karıştı. Burada olduğumu fark eden kalabalık daha da öfkelendiler. Önce olay yerine polisler geldi, ardından klabalık daha da kızıştı. Kalabalığın uğultusu önce bir mırıltıydı, sonra rüzgâr gibi büyüyüp fırtınaya dönüştü. Her ağızdan çıkan söz birbirine karışıyor ama hepsi aynı zehrin farklı tonu gibi kalbime batıyordu. “Bu düşmanlığı bir kadın mı bitirecekmiş!” “Biz kanımızı unutmuyoruz!” “Çîganların pisliği aşirete bulaşmaz!” “Şanlı’nın gelini olacakmış! Şaka mı bu?!” “Azad Dıldar da iyice şaşırmış! Düşmanla barış mı olurmuş!” Dedemin ve Zınar ağanın sert duruşu bile kalabalığı susturmaya yetmiyor, otorite vardı ama saygı yoktu; çünkü insanların öfkesi artık söz dinlemez olmuştu. Ben tam karşımda bir duvar gibi duran Demhat’ın gölgesinde bile üşürken, bunun basit bir tartışma değil, kinle büyümüş yılların kusması olduğunu anladım. Demhat’ın eli yeniden bileğimi buldu, beni arkasına çekmek ister gibiydi. “Hazal… kıpırdama,” dedi kısık ama sert bir sesle. Ama kıpırdadım, çünkü sesler artık bana doğru geliyordu; hedef bendim. Bir kadının tiz sesi havayı yarıp geçti: “Bu kız ahlaksız! İstanbul görmüş, gözü açılmış! Bu mu hanım ağa olacak?!” Ardından başka kadınlar başladı, daha zehirli, daha acımasızdılar. “Hanım ağa değil o! Çîgan o!”, “Bize hanım olacakmış! Biz ona hizmet mi edeceğiz!” “Düğünümüzde oynuyormuş! Oynasın da görelim şimdi!” Sözler tek tek üzerime atılan taş gibiydi; ben daha taş görmeden paramparça oluyordum zaten. Kaşlarım çatıldı, dudaklarım titredi ama ağlamadım, çünkü ilk kez gerçekten korktum; bu kalabalık beni istemiyor, dışlamıyor sadece, yok sayıyordu. Zınar ağa bastonunu yere sertçe vurdu, tok ses çarşının taşlarına çarpıp yankılandı: “DESTUR!” Bir anlık sessizlik oldu, herkes nefesini tuttu sanki. Zınar ağa kalabalığın üstüne yürüdü, “Bu kız benim gelinim! Duyan duymayan bilsin! Onun namusu benim namusumdur!” diye gürledi. Dedem de kükredi: “Dil uzatanın dilini sökerim!” Ama kalabalık bu sözleri artık korkuyla değil, öfkeyle karşılıyordu. Bir adam ileri atılıp bağırdı: “Zınar ağa! Biz bu düşmanlığı unutmayız! Bizim evlatlarımızın kanı yerde! Evlilikle bitecek mi sanıyorsunuz?!” “Bitmez!” “Bitmez yeminle!” “Kan kanla temizlenir!” diye yükseldi sesler. Polisler araya girmeye çalıştıkça itiş kakış büyüdü, insanlar birbirini itiyor, bağırıyor, küfrediyor, eller havaya kalkıyor, her şey karışıyordu; ben ise ilk kez İstanbul’daki güçlü Hazal olmadığımı fark ediyordum, burada kurallar başka, kalabalık tek bir ağız gibi ve o ağız beni yutmak istiyordu. Olayların ciddiyetini yeni anlamıştım. Bu insanların öfkesini anlayamıyordum. İlk kez annemin beni buradan neden uzak tutmak istediğini anladım. Burası benim için tehlikeliydi ve ben şu an ölüme susamış gibi tehlikenin en ortasındaydım. Demhat önümde bir adım öne geçti, omuzları genişledi, duruşu taş kesildi; sesi bağırmadan ama bastırarak kalabalığın üstüne çıktı. “Yeter.” Tek kelime havayı bıçak gibi kesti. “Bu ağızların hepsini kapattırırım,” dedi. Kimseden çekinmedi, korkmadı ve ben o an yine o hissi yaşadım, korunma… ama bu sefer hoşuma gitmedi, çünkü tehlike gerçekti. Demhat bir adım daha attı, “Benim olana dil uzatanın dilini yakarım!” dedi sertleşen sesiyle. Kalabalık bir an sustu derken bir yerden çığlık yükseldi.“Ne nişanlısı! O çîganı istemiyoruz!” Bir kadın daha bağırdı: “Biz bu kadına hanım demeyiz! Açık açık söylüyorum! İstemezük!” Başka biri: “Defolsunlar! Defolsunlar!” Sonra her şey aynı anda oldu; itişme başladı, bir adam polisle boğuştu, bir kadın yere düştü, bir çocuk ağladı ve ben gözlerimin önünde büyüyen bu kargaşayı izlerken içimdeki öfke yavaş yavaş sönüp yerini korkuya bıraktı. Demhat ile bize doğru yürüyen kalabalığa engel olmaya çalışan polisler tarafından kuşatıldık. Hedefleri bendim, dedem ile Zınar ağa silahlarına sarılacakken yanlarına giden jandarma ile ikisi de durdular. Baran, Şiyar Fırat ve Demhat'ın kardeşleri Rojhat ile Welat bize doğru atıldı. Korkuyla Demhat'ın bana siper ettiği vücuduna sığındım. Her şey o kadar ani o kadar karışıktı ki ne yapacağımı bilmiyordum. “Demhat…” diye fısıldadım, sesim kendime bile yabancı geldi. Demhat başını bana çevirdi, gözleri karardı; bir şey fark etmiş gibiydi. “Sakın kıpırdama Hazal! Kafanı eğ!” dediği anda havada bir şeyin hızla geldiğini gördüm, saniyelik bir gölge, bir ıslık gibi… sonra sert bir darbe… başım yana savruldu, dünya eğildi, nefesim kesildi ve şakağımın kenarından sıcak bir şey süzüldü. Parmaklarım istemsizce oraya gittiğinde ıslaktı… sıcaktı… kırmızıydı… kan. “Hazal!” Demhat’ın sesi uzaktan geliyor gibiydi, kulaklarım uğulduyordu, gözlerim karardı, bacaklarım beni taşıyamadı, kan… ben kanı kaldıramam… dizlerimin bağı çözüldü, yere doğru yığıldım ve Demhat beni havada yakalarken son duyduğum şey onun delirmiş gibi bağırışı oldu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD