Korkunç bir bel ağrısı çekiyor olmama rağmen yemedim içmedim, geceden sabaha size bölüm yetiştirdim :* ama unutmadan sadece oy değil, bir sürü yorum da istiyorum, aklınızda olsun. Bu arada bölüm diğer bölümlere nazaran bayağı uzun
O zaman şimdi...
Keyifli okumalar
5. Bölümden
Caddeye çıkıp taksi çevirdim. Hazan'ın şirketine daha önce gitmiş olsam da lokasyon olarak oraya ne kadar uzakta olduğumu bilmiyordum ama telefonuma gelen yol tarifinde buraya pek de uzak görünmüyordu. Taksiciye telefonu gösterip adres tarifini verirken Hazan'a da yola çıktığımın mesajını attım.
'Yola çıktım.
-İzmir'
Ve bir mesaj geldi. Hayatımda aldığım en ürkütücü mesaj olabilirdi.
'Alina'nın nüfus cüzdanını getir.
-Hazan
6. Bölüm
Oturduğum yerde buz kestim. Ne demek oluyordu bu? Yanına varır varmaz beni kolumdan tutup adliyeye mi götürecekti? Belki de çoktan avukatına vekâlet vermişti ve velayet davası için talepte bile bulunmuştu. Öyle ya, sabahın bir körü hastaneye uğramasının başka bir açıklaması var mıydı? "Ah..."
Stresten çiğnediğim dudağımı patlatmıştım. Aferindi bana.
Bu kadar sürate gerek var mıydı gerçekten? Önceliğimiz ne ara kanserden velayet davasına dönmüştü ki? Elimin tersi ile dudağımı silerken stresle çantama eğildim. Elbette Alina'nın nüfus cüzdanı her daim benimle birlikteydi ama belki de bugüncük evde kalmış gibi yapabilirdim. En azından Hazan'ın derdini anlayana kadar...
"Geldik." dedi şoför ben cüzdanımla ilgilenirken. Yol umduğumdan da kısa sürmüştü ve bu sürede mantıklı bir plan geliştirememiştim ne yazık ki. Aklıma gelen tek şey nüfus cüzdanı yanımda değilmiş gibi davranmaktı ve ne yazık ki bunun kalıcı bir çözüm olmadığını da biliyordum.
Taksimetreye bakıp şoföre parasını uzattıktan sonra önümde büyüyen binaya baktım korkarak. Umut mu yoksa araf mı olduğunu bilemediğim taş bir sütundu sanki önümde yükselen. Emin de olamasam Alina'nın nüfus cüzdanını laptopumun arasına sakladıktan sonra içeriye girdim. Lobideki adamın bu sefer beni durdurmamasına sevinerek asansörlere gittim. Asansörün her kat atlayışında çıkarttığı zarif ding sesi sinirlerimi bozuyor ve insanları sakinleştirmesi umularak konulan asansör müziği de hiçbir halta yaramıyordu.
Sonunda bitti. Bitmesini istemediğim ve hatta geçen gün ne uzun sürdü bu yolculuk dediğim asansör macerası bugün inanılmaz bir hızla bitivermişti. İzafiyet teorisinden nefret ediyordum!
"İzmir Hanım?"
Dudaklarımı ıslatırken gergindim. Daha geçen gün beni Hazan'ın odasından yaka paça sürüklemek isteyen kadın için Hanım, olmuştum. Gerçi Hazan'ın beni buraya davet etme sebebi ne olursa olsun aslında buraya Sidar İnşaat mühendislerinden İzmir Hanım olarak gelmiştim ama sanırım bu şimdilik ikinci planda olmak zorundaydı.
"Evet," Dedim geçen seferden hatırladığım kadarıyla adının Seda olduğunu düşündüğüm asistana. "Hazan Beyle bir toplantımız vardı da."
Kız bu sefer samimiyetle gülümserken telefonuna uzandı. "Biliyorum efendim. Müsaade ederseniz Hazan Beye haber vereyim."
Başımı sallayarak beklemeye başladım. Bu esnada hususi olarak Laptop çantamı asistanın misafir koltuğuna bırakmıştım. İçeri girerken unutmuş gibi yapmayı planlıyordum. Bu sayede Hazan üzerimi arayacak kadar cinnet geçirirse en azından laptop çantasını ve doğal olarak Alina'nın nüfus cüzdanını saklamış olacaktım.
"Efendim, misafiriniz geldi." Seda bana bakarak konuşurken çantamı özellikle koltuğun ucuna bırakıp bir adım geriledim. "Hemen efendim."
Kız telefonu kapatarak eliyle beni odaya yönlendirirken sordu. "Bir şey alır mısınız?"
"Kahve." Dedim tek solukta. Gerginliğe iyi gelir miydi bilmiyorum ama bu gerginlikte ayakta kalmamı sağlayacak kafeini ondan almayı planlıyordum.
"Siz geçin, ben kahvelerinizi göndereceğim İzmir Hanım." Diyerek bu kez nezaketle açtı Hazan'ın kapısını Seda. Adımlarım geri geri gitmiyor, dörtnala at şahlandırıyordu sanki. Neden korktuğumu bilmiyorum; o kâğıtta yazanların teyidine bile ihtiyacım yoktu ki benim. Ben sadece... Sanırım bu iş resmiyete dökülmek üzereydi ve bu beni çok ama çok korkutuyordu. "Hazan Bey, İzmir Hanım."
Seda'nın takdimi ertesinde dudaklarımı ısırarak içeri adımımı attım. Ki, dudağımı patlattığım için bu canımı acıttı ve can acım yüzünden saçma bir ses çıkartarak bana tavırlı Hazan'ın tepkisini çektim. Aslında içeri girdiğimde masasında oturuyordu; kaşları çatık, dudakları geriliydi. Öyle ki çene kaslarındaki seyrimeler fark ediliyordu ama yine de bana bakmıyordu. Taa ki boğazımdan çıkan inilti onu meraklandırana kadar. Neredeyse yıldırım hızıyla bakışlarını üzerime çıkardı ve koltuğundan kalkmak için bir hamle yaptı. Ancak benim için kalkan bakışları yıldırım hızıyla beni süzüp de bir şeyim olmadığını anladığında kendine engel oldu.
"Oturabilirsin."
Bakışlarımı çekip koltuğa ilerlerken dudağımı okşadım. Kendimi bu kadar derinden dişlediğimin farkında bile değildim. Gerginlik yüzünden kendi kendini yeme cümlesini, mecazdan öte yaşıyordum doğrusu.
Önüme bir zarf itti.
"Ne bu?"
"Test sonuçları." Dedi düz bir sesle. Birimizin konuyu başlatmasına ihtiyaç duyuyordum ama her ikimiz de pası karşı tarafa atıyorduk. Yo; suçlu değildim ve bir savunmayla maça başlamaya da hiçbir şekilde niyetim yoktu. O yüzden safa yattım.
"İlik mi?"
Derin derin nefeslenip dikkatimi çekmeye çalıştı. Bakışlarımı olabilecek en umarsız tavra bürüyüp zift kadar kara gözlerine döndüm. Gözlerindeki derinlik kara bir deliğe benziyordu ve hatta o bakışların dövücü bir kişiliği vardı!
"Babalık testi."
Yutkunma isteğimi bastırdım. Suçüstünde yakalanmış ergenler gibi karşısında yutkunup el pençe divan olmaya hiç niyetim yoktu. Yanaklarımı öpen perçemlerimi kulağımın ardına iterken bacak bacak üstüne atarak omuzlarımı dikleştirdim. "Bana vermene gerek yok." Dedim cüretkâr bir sesle. "Ben sonucu zaten biliyorum."
Kahkahasındaki öfkenin gözlerinden kalır yanı yoktu. O geceki nezaketi bir yana Mardin'deki Hazan öbür yanaydı. Beni şuracıkta pataklayacakmış gibi bir enerji hissediyordum ondan. Yapar mıydı? "Bana. Neden. Söylemedin?" Diye sordu tane tane. Sabrına müteşekkirdim ama elinde kanıt olmadan bana inanmayışının ve hatta bu süreçte söylediği, yaptığı her şeyin bir bedeli olmalıydı.
"Ne fark ederdi?" Dedim cüretkâr bir şekilde. "Dört yıl sonra öğrendiğinde verdiğin ilk tepki kendi kızına piç demekti. Hemen sonra da neden aldırmadığımı sordun."
Gözleri yuvalarında titreşti. Bu hareketin pişmanlık olduğuna yemin edebilirdim ama kendimi ezdirmeyecektim.
"Onu benden saklamaya hakkın yoktu!"
"Saklamadım!" Diye çıkıştım. "Adından başka hiçbir şey bilmiyordum; nereden bulacaktım ki seni?"
"Dört yıl sonra nasıl buldun İzmir?" Diye soludu bu kez hışımla. Şansıma borçluydum ama iyi bir hafıza ve çaresiz bir annenin mucize arayışı da bize yardım etmişti doğrusu.
"Hiç kolay değildi." Diye dramatize ettim olayı. Aslında epey kolaydı ama bana hesap soracaksa baba olmaya pek hevesli adama bu süreçte ona nasıl muhtaç olduğumu ve onun nasıl da orada olmadığını hatırlatabilirdim seve seve. "Bekâr bir kadın olarak hamile olmak, doğurmak ve bu süreçte her şeyle mücadele etmek hiç kolay değildi Hazan ama sen yoktun! Hiç yoktun. Ertesi gün teknene geldim yoktun; barda yoktun! Sonra başka bir gün geldim ve sadece sen değil, bu kez teknen de yoktu! O zamanlar Alina'dan haberim de yoktu!"
Had bildirmeye çalışıyordum burada. Dolan gözlerimin manası neydi ki?
"Sonra Alina'yı öğrendim ve korktum!" Derken bir hıçkırık soluğumu kesti manasızca. "Korktum tamam mı? Sana gelip durdum çünkü... Seninle ne konuştuğumu bile hatırlamıyorum ama senden sonra cesaret geldi. Bana inanmayan sevgilimden ayrıldım. Sonra babamla yüzleştim ve hatta kavga etme cüretini gösterdim. Mobingci işverenimden kurtuldum. Kendime güvenim geldi. Teşekkür etmek istedim sana ya da ne bileyim. Bilmiyorum... Sana gelip durdum ama sen yoktun! Sonra Alina geldi. Onunla konuştum; ondan güç aldım ve bu kez senden kaçmaya başladım." Derken yüzümü ellerimin arasına saklamıştım. Burnumu sertçe çekerken beni pür dikkat dinleyen adama baktım usulca. "Karşılaşırız da bebeği sana söylersem ondan kurtulmamı istersin diye çok korktum." Diye fısıldadım korkakça. Söylediğim her şey kelimesi kelimesine doğruydu. Dudaklarımdan çıkan tek bir yalan varsa o da ondan kaçtığımdı. Kaçmamıştım ama artık onu ve teknesini gözlerken saklanmıştım. Karşısına çıkmaya cüretim yoktu ama onu bir kez daha görmek istiyordum. Her gün o marinaya gittim. Allah'ın her günü! Taa ki karnım çıkıp annemle babam soru sormaya başlayana dek. Artık saklayamazdım. Zaten de doğuma ne kalmıştı ki? O yüzden Yiğit'in operasyondan döndüğü bir tarihte onu karşıma aldım ve olan biteni anlattım. Sonra da Yiğit beni karşısına alarak çözüm önerileri sundu. En nihayetinde şimdi olduğumuz noktadaydık ama o süreçte İzmir'in ilçelerinden birinde bulduğum küçük bir inşaat firmasında işe başladım ve bir daha o marinaya hiç gidemedim.
"Ama onu benden alamazsın!" Diye diklendim dolan gözlerim ve korkudan pıt pıt atan kalbimin aksine öfkeyle. "O benim kızım."
"Kızımı bir başkasının soyadı altında büyütemezsin İzmir." Fısıltısındaki otorite beni sarstı. Söylediklerim onu hiç mi etkilememişti? Hala nasıl bu kadar gaddar olabilirdi?
"O benim soyadımı kullanıyor." Dedim tek nefeste. "Dert ettiğin buysa."
"Alina'nın nüfus cüzdanını ver." Dedi bunun üzerine sabırsızca.
"Yanımda değil."
"Sana getirmeni söyledim!"
"İş yemeğinden doğruca buraya geldim." Dedim aniden değişen konu karşısında ruh halimi değiştirerek. Madem konuya duygusal olarak yaklaşmaktan yana değildi... Madem bu çekişmeli bir boşanmanın velayet davasına dönecekti, o zaman ben de tırnaklarını çıkartmış bir kediye dönüşmesini iyi bilirdim. "Tabii ki Alina'nın nüfus cüzdanı yanımda değil."
"İzmir, işi yokuşa sürüyorsun!" Diye kükredi tabir-i caizse.
"Ne yapacaksın? Alina'yı kolundan tutup adliye adliye dolaştıracak mısın?"
Gözleri kısıldığında artık sabrı kalmamış gibi görünüyordu.
"Babalığa bu kadar meraklıysan önceliğin Alina'nın soyadı hanesinde ne yazdığı değil kızımızın hastalığı olmalı."
"Odanı arattırma bana!" Eli meşe ağacından oyulma masasına çarparken ayağa fırlamıştı. "Ben bunu tatlılıkla halletmek istiyorum!"
"Ellerinle masaları dövüp sesin yettiğince karşımda kükrüyorsun Hazan!" Diye bağırdım ben de artık hiçbir şeyi umursamadan. Onu taklit etmiş ve karşımda kocaman olmasına binaen ben de ayaklanmıştım. "Tatlılık anlayışına buys-"
"Alina'yı alırım ama göstermem İzmir;" Dedi ansızın dümdüz ve tok bir sesle. "İşi yokuşa sürersen." Adım adım karşıma gelirken soluklarımı kontrol etmeye çalışıyordum. Başımı salladım fütursuzca.
"O çok küçük; hasta. Mahkeme bizi ayırmaz."
"Mahkemeden bahsetmiyorum." Dedi bu kez. Kalbimin orta yerinden ucunda alev dönen zehirli bir ok geçmiş gibi sarsıldım. "Soyadımın gücünün nelere yettiğini bilsen şaşarsın."
"Yapma Hazan." Dedim ilk kez karşısında çaresizce. "Ben saklamadım ki. Korktum... Tam da şimdi bana, yapmakla tehdit ettiğin şeyi yaparsın diye korktum." Sesim usul ve çaresizdi. Gözlerim ise aklıma dolanlar karşısında korkuyla nemlenmişti.
"Benim niyetim asla bu değil ama beni zorluyorsun." Karşıma gelip burnumun dibine kadar girerken öfkeli gözlerine saklanmış samimiyeti fark ettim. "Alina çok kritik bir dönemde ama sen bana bulmaca çözdürtüyorsun İzmir!"
"Bilmen gerekenden fazlasını talep edip duruyorsun çünkü!" Diye karşı çıktım. "Geldiğimde sana söyledim; hiçbir şey istemiyorum senden. Kaldı ki sen evlisin. Sana olabilecek en iyi seçeneği sunuyorum; kızına hayat ver ve senin ailene karşı zor duruma düşmene sebep olmadan hayatından çıkıp gidelim."
"Ya da kızımı bana bırakır hayatımızdan çıkıp gidersin." Aramızdaki mesafeyi kapatırcasına bir adım attı. Göğüslerimiz birbirine değiyordu; öyle ki alıp verdiği nefesi dudaklarıma çarpıyordu.
"Yapamazsın." Diye fısıldadım. Karşısında her otorite kurmaya çalıştığımda beni sürekli bu tehditle karşılıyordu.
"Kötü, değil mi?" Diye sordu sonunda karşısında ağlamaya başladığımda. "Sürekli aynı tehditle köşeye sıkışmak çok kötü!" Çatık kaşları ve sıkılı dişleri arasından bana kükrerken onun da gözlerinin dolduğunu fark ettim. "Gelip karşıma çıktığından beri bana bunu yapıyorsun İzmir! Tehditkârsın, emir veriyorsun ve iş birliğinden uzaksın. Üstelik çok da duygusuz bir üslubun var; Bize ilik ver, biz de hayatından çıkıp gidelim."
Bir minik adım kaçmaya çalıştım geriye. Ne yani? Misilleme miydi bu?
"Ama evliyim, dedin." Dedim şuursuzca. "Senden bir beklentim olmadığına inanman lazımdı."
"O yüzden mi sürekli beni donör olarak kullanıp gitmekten bahsediyorsun?" Dedi hiddetle. "Şu zarfı açtığımdan beri söylediklerin zihnimde yankılanıyor İzmir; karşıma çıktığından beri beni nasıl kullanıp atacağından bahsediyorsun!"
"Evliysen hayatına girmemiz ihtimal dâhilinde değil." Dedim mantıklı düşünmeye çalışarak. Bir adım daha kaçarken onun aradaki mesafeyi kapattığının farkında bile değildim.
"Evli olmasam ihtimal dâhilinde mi olacaktı?" Diye sordu çatık kaşlarına paralel bir sertlikle. Tekrar kapatmıştı mesafeyi. Bir adım daha kaçmak istedim ama koltuğuma dayanmıştı dizlerim. Düşmek üzereyken arkama baktım ve koltuğun kolçağına tutunarak ayakta kalmayı başardım. Tekrar karşısına doğrulduğumdaysa... Burun burunaydık. Bu kez yutkunmamı saklayamadım. Nefeslerim çoktan kontrolden çıkmıştı bile. Kalbime gelecek olursak... O kursağımda atıyor ve dışarı atılmak için derimi yırtmaya çalışıyordu.
Sorusuna karşılık Hayır, demem gerektiğini biliyordum ama beynim kontrolü elinden kaçırmış da ipleri kalbime kaptırmış gibi... Manasız bir soru soludum. "Evli misin?"
Uzun uzun baktı bana. İkimiz göğüs göğse iki heykel gibi taşlaşmış olsak da gözleri bedenimi tanıdı saniye saniye. Yemin ederim ki bakışlarının elleri varmış da saçlarımı okşamış gibi hissettim. Parmakları dudaklarıma dokundu ve hatta nefesi nefesime karıştı ama... Hiçbiri olmadı.
En son bakışlarını kaçırdığında ise anladım. Akabinde ise o söyledi zaten. "Evliyim."
Göğsüm nefeslerim yüzünden hızlı hızlı inip kalkıyordu ama bu cevap beni soluksuz bırakmıştı tuhaf bir şekilde. Omuzlarından ittim. Evliyse... Bu kadar yakın durmamız mantıklı değildi. Kaşlarım çatıldığında dudağımı dişledim ve patlak yerini ısırdım sertçe. "Anladım." Dedim düşüncelerimi mantıklı bir çerçeveye oturtarak. "Tavrını yani."
Yere bakarken gözlerini kırpıyordu hızlı hızlı. "İyi. Bir daha kızımı kaçırmaktan bahsetmezsin."
"Sen de bahsetmeyeceksen." Diye mırıldanırken yanağımın üşüdüğünü fark ettim. Burnum da sızlamaya başlamıştı. Bakışlarının bende olmadığına emin olduğum bir anda gözlerimi silip arkamı döndüm. İş konuşmaya mecalim kalmamıştı. Adamın tavrının sebebini de anlaşılmıştı. O yüzden artık burada durmama sebep yoktu. Koltuktaki çantama uzanırken konuştu.
"Alina'nın nüfus cüzdanını ver."
Duraksadım. "Sorunu çözdüğümüzü sanıyordum."
"Sorun çözüldü; merakım değil." Dediğinde afalladım.
"Neyi merak ediyorsun?"
"Alina kimin nüfusuna kayıtlı?"
Damağımı emerek derin bir soluk aldım. Gereksiz bir merak olduğunu düşünüyordum ama yana yakıla merak edindiği buysa... Saklamıyordum ne de olsa.
"Yiğit Atasoy." Dedim gözlerine bakarak. "Ku-"zenim diyeceğim sırada ise masasının ardına uçtu kasırga gibi. Oturur oturmaz dirseklerini masaya yaslayarak bir ettiği çenesine dayadı alnını.
"Çıkabilirsin." Derken sözümü kesmiş, cümlemi tamamlamama dahi izin vermemişti.
Dudaklarım aralanırken nedenini bilemesem de ona Yiğit'i açıklamak istedim. Sanki açıklamasam... Bu aramızda bir dağ yükseltecekti ve ben... Bunu hiç istemedim.
"Çık lütfen!"
Dişlerimi sıktım. Merakı giderilmişti ne de olsa! Sorunlar da çözülmüştü. Çantamı omzuma atarken dolan gözlerime sinir oldum. Her şey netleştiğine göre sınırların böylesi net çizgilerle çizilmesi hepimiz için en iyisi olacaktı ve ben ağlıyordum.
Aptal...
"Bana bir randevu ver." Dedim yanaklarımı kuruladıktan sonra. Başını kaldırdığında ise afalladığımı itiraf etmem gerekiyordu. Göz damarları hem şişmiş hem de kızarmıştı.
"Sidar İnşaatın mühendislerinden biri olarak konuşmak istediğim bir konu var."
Çene kasları seyirdi ve akabinde alt dudağını ısırarak bakışlarını çekmecesine çevirdi. "Ne kadar acil?" Diye sorarken sesini ve tavrını çok daha makul bir seviyeye çekmişti.
"Oldukça." Dedim. Bu gelgitli ve kritik durumlar içerisinde bu inşaat meselesini ne kadar çabuk çözersem o kadar iyiydi. Çekmecesinden ajandasını çıkararak sayfalar arasında gezindi bir süre.
"Akşam sekizde alırım seni." Dedi yüzüme bakmadan. Bekledim ama bakmamakta ısrarlıydı. Kalbim neye kırıldı bilmiyorum ama kırıldı... Ve canım çok ama çok acıdı.
***
Alina'nın yemeğini yedirip onu bir güzel yıkadıktan sonra bornozlu ve ıslak haline sarılıp başını koklaya koklaya öptüm. "Oooohhh." Dedim gırtlağımı patlata patla. "Mis koktun küçük fare, mis!"
O da kollarını bana sarıp yüzüme ıslak bir öpücük kondururken "Oooooohhhhhhh!" Diyerek taklit etti beni. Mayomun üzerindeki sabahlığımın önünü örterken Alina'yı yatağa oturtarak önceden hazırlayıp açtığım klimanın önünde ısıttığım kıyafetleri elime aldım. "Hadi bakalım küçük fare." Dedim neşeli bir sesle. "Giyin de bana mankenlik yap bakalım."
Her çocuk gibi giyinip soyunmaktan pek de hazzetmeyen bir çocuktu Alina ama her mecburiyeti bir oyuna dönüştürerek onu kandırabiliyordum ne mutlu ki. Kırık bir kalbe ve yorgun bir bedene sahip olsam da Hazan'ın esas niyetinin kızımı benden almak değil de benimle ortak bir müşterekte buluşmak olduğunu anladığım içinse... Uzun süreden sonra Alina ile kaliteli vakit geçirebiliyordum şükür ki.
"Kollarını uzat bakalım." Dedim ve kızımı bir prensese dönüştürürken eserimle gurur duymaya başladım. Yanaklarından kan damlayacak kadar sağlıklı diyemiyordum ama yine de gülmeye mecali vardı; toktu ve en güzeli de gülümsüyordu.
Parmaklarımı birleştirerek sallarken "Mmmh!" diye bir keyif sesi çıkardım. Altına kalın bir külotlu çorap ve üzerine yün beyaz bir ceket giydirdikten sonra kızımın elinden tutup onu kendi etrafında döndürerek aynanın önüne götürdüm. Alina ilk hastalığı atlattıktan sonra onunla yapmayı en sevdiğimiz aktivite evde oturup birbirimizi süslemekti. O yüzden şu an bu durumun ona ekstra bir neşe ve moral verdiğine emindim. "Saçları da kurutalım." diyerek onu önüme katıp saçlarıyla ilgilenmeye başladım. O sırada kapı çalmış ve Havin de gelmişti.
"Aman kara kuzuma da bak sen!" Dedi Havin neşeyle. E haliyle onu ilk gördüğünde kız kusmuk içinde ve baygındı. Şimdi Alina'nın bu temiz ve pak hali onu hem şaşırtmış hem de mutlu etmiş görünüyordu. Alina ise bu sözler karşılığında şımararak bacaklarımın arasına saklandı. "Pek cici olmuşsun kara kuzu."
Gülümsedim. Alina keyifli ve sağlıklıyken çok ama çok güzel bir kızdı. Hasta olduğunda çirkinleşiyor demiyorum ama hastayken oldukça nemrut ve halsiz oluyordu bebeğim.
"Aman şunun tütüsüne! Tu tu maşallah!"
Örelim bakalım şu saçları." Diye kurumuş saçlarını örmeye başladım. Her kız gibi süsüne doğuştan düşkün olan kızım pek çok defa kıpırdamasına rağmen hiç kaçmaya çalışmadan ya da mızmızlanmadan işimi bitirmeme izin verdi. "Aman süsüne de düşkünmüş." diye parmak sallayan Havin'e ise karşılık olarak parmak sallarken o da kıkırdıyordu. Hastanenin takviyesi birkaç gün için ona böylesi enerji vermiş olsa da bir daha Alina'nın iki gün öncesinde olduğu kadar yorgun ve bitkin bir hale dönüşmesine izin vermeyecektim. Şu hali ikimize de nasıl moral deposu olmuştu ama iki gün önce? İkimiz de bu odada ceset gibiydik...
Boynunun altına ıslak ve kokulu bir öpücük bırakırken Alina'yı kucaklayıp koltuğa oturdum. "Şimdi seni Havin ablayla bırakacağım küçük fare, anlaştık mı?" Dedim kocaman açtığım gözlerimle kızıma bakarak. Başını sallarken boynuma sarılıp hayran hayran baktı bana.
"İş mi?" Diye sordu her zamanki sesiyle. O doğduğundan beri çalışıyordum; o yüzden bu sorularına hem aşinaydım hem de tatlı buluyordum.
Burnumu kırıştırıp başımı sallarken "Şans dile bana." Diye mızmızlandım. "İş arkadaşım çok mızıkçı."
Kulağıma fısıldamak için üzerime tırmanmaya çalışıyordu. Sonunda başardığında ise kulağıma fısıldamak için elleriyle kulağımı markaja aldı. "O zaman ona çilekli yoğurt ver." Dedi ama derken her bir kelimeyi dört ya da beş kere tekrar etmişti. "O zaman mızıkçılık yapmaz."
Dudağımı büktüm. Göz kırparken soruyordum. "İşe yarar mı?"
Hevesle başını salladı.
"O zaman kesinlikle vereceğim!" Dedim ben de karşılık olarak. "Şimdi izin ver de anne hazırlansın."
İki gözüme de öpücük kondurup kucağımdan inerken gözüne bavulumuzu kestirmiş ve o istikamete doğru yol almıştı. Legolarını özlediğini varsaydım.
"Havin ben duşa giriyorum." Dedim kadına dönerken. Gözleri oyuncaklarını döken kızımdaydı. "Sonra bir iş görüşmem daha var ama erken dönmeye çalışacağım."
Manalı manalı baktı bana. Onun dünyasında kadınlar ev süsü olmalıydı ama ne yapabilirim? İş dünyası, hele de özel sektör böyle lanet bir gezegendi! "Ağam?" Tek bir kelimeye ne kadar çok mana yükleyebiliyordu bu kadın?
"İş görüşmem ağanla zaten." Dedim bu kez pes ederek. Yalan değildi ya sonuçta.
"İyi o zaman." Dedi bu sefer de kelimeleri uzata uzata. Bu imalar ne oluyordu? Göz devirmeler, konuşurken incelen sesler falan?
"Bir sorun mu var Havin?" Otoriter ve azarlayıcı bir tonla baktım ona.
"Yok ablam." Dedi anında geri vites yaparak. "Ağam merak ediyor da ondan soruyorum ben."
"Hazan beni mi merak ediyor?" Dedim fütursuzca. Ağzıma ıslak tuvalet terliği geçirmek istiyordum! Bu Havin'e sorulacak soru muydu?
"Sabah sordu. İş toplantısı kiminleymiş falan dedi de. Yine sorarsa diye sordum ben de."
"Hm." Dedim sadece. Öyle öznel bir durum yoktu yani. Genel bir meraktan bahsediyordu Havin. "Peki, tamam." Diyerek banyoya geçtim. Hızlı bir duşun ardından saati kontrol ettim. Bir saate yakın vaktim vardı ve rahat rahat hazırlanabilmeyi umuyordum. Bu bir iş yemeği olduğundan düzenli ve tertipli olmam yetecekti. O yüzden fazla imtina etmem gerekmiyordu. Sabahki kadar resmi olabilirdim ama öte yandan bu bir akşam yemeğiydi ve o kadar da resmi olmamalıydım. Gözlerimin rengine kontrast sarı bir elbise giymeyi düşündüm ama çok patlayacaktı. Siyah ise biraz fazla sert duracaktı. Koyu pembe hem fazla patlamayacağından hem de mavi ile hoş bir kontrast oluşturacağından beni tavladı. Bornozuma sarınıp bavulumdan koyu pembe, tek parça mini elbisemi çıkartarak askıya çektim. Aslında oldukça sade bir elbiseydi. Diz üstü, boğazlı ve uzun kollu bir elbiseydi ama boğaz kısmının altından kanatlarıma doğru geniş bir sırt dekoltesi vardı. Altına mevsimlik botları çıkarttım. Siyah deri formlu ama topuklunun altı saks mavisi bir bottu. Yüzüklerimi, küpelerimi ve ceketimi ayarladıktan sonra ise saçlarımı kurutup şekil vermeye geldi sıra. Sırt dekoltem olduğu için saçlarımı açmam saçma olacaktı. O yüzden sabahki stilimden vazgeçmeyerek başımda topladım saçımı. Hafif bir makyajla hazırdım. Saate baktığımda ise sekizi on beş geçtiğini gördüm. Ve aranmamıştım.
İlginç.
"Anne gidiyor bir tanem." Diyerek bebeğimin saçlarını öpüp Havin'e hoşça kal dedikten sonra odadan çıkıp telefonuma sarıldım.
'Ben hazırım.
-İzmir'
Asansör beklerken cevap geldi.
'Lobideyim.
-Hazan'
Dudak büktüm. Demek gelmişti. En azından hazırlanırken başında zebella gibi dikilip 'Hadi, hadi, hadi... hadi, hadi.' diye alarm veren tiplerden değildi.
Aşağı indim ve mesajımdan olsa gerek artık lobide değildi. Beni asansörün kapısında bekliyordu.
Baştan aşağı süzdü ve duraksadı. Bakışları özellikle bacaklarımda takılı kalmıştı. "Bu-" Boğazını temizlemek için kendi sözünü kestikten sonra bir kez daha denedi. "Bu kıyafetle mi geleceksin?"
"Evet." Dedim cevabımda tereddüte yer bırakmadan.
Boynundaki damarlardan biri şişiyordu hızla. Buna şaşırsam da nedenini sormadım. Kaldı ki o da bir şey demedi. Eliyle önüne geçmemi işaret ettikten hemen sonra ise "İzmir," Diye atıldı yumuşak bir sesle. Arkamı döndüm ama sesindeki sempati yüzünde yoktu. "Bu kılıkla olmaz."
Kaşlarım kalktı tek tek.
"Neden?"
Kendini sakinleştirebilmek adına gözleri etrafı tarıyordu ama neden sinirlendiğini anlayamıyordum.
"Burası Mardin."
Başımı sallayarak bekledim. Yani? "Sorun ne?"
"Eteğin fazla kısa. Sırtını söylemiyorum bile."
Beklemeye devam ettim.
"Üzerini değiştir." Dedi ben cevap vermeyince.
Tek bir cümle ile konuyu kapattım. "Aramızda gelişen bir ortaklık olmasaydı bu emrivakiyi bana yapabilir miydin Hazan?" Dedim Alina'yı kastederek.
"Bu konunun Alina ile alakası yok." Dedi o da oldukça net bir tavırla.
"O zaman sorumu güncelleyeyim." Derken oldukça profesyonel bir sese geçmiştim. "Bir başka şirketin mühendisine, üzerini değiştir, deme cüretine sahip misiniz gerçekten?"
Dudaklarını birbirine bastırdıktan sonra sessizliğe teslim oldu. Önden önden ilerliyordum ki birden omuzlarımda ceketini hissettim. Ona bakmak için duraksadım ama ifadesi kızgın ve ürkünçtü. Üstelik durmama izin vermeyerek elini belime yerleştirmiş ve adımlarını hızlandırmıştı.
"Yürü lütfen." Dedi sert bir sesle; tonu itiraz kabul etmeyecek kadar ürkütücüydü. Pabuç bırakmazdım ama itiraf etmesi güç olsa da bu hareketi hoşuma gitmişti.
Arabası hemen önümüzdeydi ve kapıyı açan adam hemen arkasını dönüp binmemi beklerken geçen sefer olduğu gibi beni belimden yakalayıp arabaya itti. Saniyeler içinde yanımdaki yerini alarak ise yola koyulmuştu. Yol sessizlik içinde geçti. Aklımdan onlarca şey geçmesine rağmen konuşamadım. Nitekim aklımdakiler çekirdek ailemiz ile ilgiliydi ama gecenin konusu işti. Bunu sabote etmemeliydim. Yine de Alina'yı nüfusuna alıp almamak konusunda ne kadar ciddi olduğunu merak ediyordum. Peki bu konuya karısı ne diyecekti? Ailesi? Aşireti? Ya Yiğit konusu; o konu hakkında neden bu kadar meraklıydı ve Yiğit'in adını duyar duymaz neden konuyu anında kapatmıştı? Göz damarları şişmiş ve kızarmıştı; hatırlıyordum. Bu da demek oluyordu ki kendini ağlamamak için kasmıştı. Neden?
"Geldik." Dedi ben düşüncelere dalmışken.
Etrafıma bakınarak kemerimi açtım. Burası lüks bir restorana benziyordu. Giriş katı olan ve oldukça nezih görünen bir işletme gibiydi. İşletme giriş katıyla sınırlı olsa da bir seyir tepesindeydi ve enfes bir manzaraya sahip olduğuna emindim. Kapımı açıp karşıma gelerek elini uzattı. Tutarak inmeyi planlamıyordum ama arabası gerçekten yüksekti. Önce elimi tutsa da aşağı atlarken düşmemem için elini belime koydu. Kocaman elinden yayılan ısı belimi titretti ve bu yetmezmiş gibi yakınlığımız sayesinde tıraş losyonunun kokusunu alabiliyordum... Elimle omzuna tutunup ona pek de yaklaşmamaya gayret ederek araçtan indim. Nitekim kokusu ile yeterince büyülenmiştim ve sıcaklığını hissetmeme daha fazla dayanabileceğimi sanmıyordum. İner inmez aramıza hatırı sayılır bir mesafe koyup ondan uzaklaştım. Hedefe odaklanmış yürüyordum ki yine aynı şeyi yaptı. Ceketi ile omuzlarımı örterek elini belime koydu. Ceketine bir şey demesem de bana dokunmasını istemiyordum...
"Hazan Hükümran." Dedi bizi lobide karşılayan beyefendiye istinaden. "İki kişilik rezervasyonumuz vardı."
Adam önündeki kürsüde açık defterden isimlerimizi bulduktan sonra önümüze geçerek "Takip edin lütfen." Dedi nezaketle. Haklıydım. Adam bizi restoranın en arka köşesine yönlendirse de cam duvardan görünen manzara karşısında nefesim kesilmişti. Sarı sokak lambasının aydınlattığı şehir, seyir tepesinden Noel için süslenmiş bir kartpostala benziyordu.
"Garsonu hemen yönlendiriyorum efendim." Dedi adam bizi yerleştirdikten sonra.
Her ikimiz de bu açıklamayla birlikte gülümsedik ve birbirimize döndük.
"Evet, Sidar İnşaattan mühendis İzmir Hanım." Dedi Hazan imayla. "Toplantımızın konusu nedir?"
Pekâlâ, iğnelemesini görmezden gelerek koltuğumda dikleştim. "Tahir Çömlekçi'yi tanıyor musunuz?" Dedim iş sesime geçerek. Resmiyetimden etkilenmiş gibi o da koltuğunda doğruldu.
"Evet," Dedi ciddileşerek. "Daha önce bir otel projesinde birlikte çalıştık."
Onu onaylayarak devam ettim. "Sidar inşaatla birlikte Mardin'de yeni bir alışveriş projesinin yatırımcılığını yapıyor." Diye açıkladım. "Proje 15000 km2'lik alan olarak belirlendi."
Bakışlarını manzaraya çevirirken "Anladım." Dedi sıkkın bir sesle. "Bir haftadır kapıma adam gönderip duruyorlar zaten."
Tavrı ve konuşmasından teklife olumsuz baktığını görebiliyordum ama denemeden vazgeçmeye niyetim yoktu. "Aslan Bey bu yatırıma arazisi ile ortak olmak istiyor ama-"
"Ama plan dâhilindeki 400 km2'lik alanı satın alamıyorsunuz." Diye kesti beni. "Alamayacaksınız da."
Bu kadar keskin bir tavrı olması canımı sıkıyordu. "Nedenini öğrenebilir miyiz acaba?"
"İzmir sen bu mevzu bahis arsayı gezdin mi?" Diye sorarken masada olduğum tarafa eğilmiş ve iş taraflarından biri olma sesini tamamen kenara bırakmıştı.
"Henüz fırsatım olmadı." Diye itiraf ettim.
"İyi." Dedi aynı netlikte. "Gezdikten sonra bana haber ver. Sana hangi 400 km2'lik alanı satın aldırmaya çalıştıklarını göstereyim."
"İşletmen mi var?" Diye sordum." Eminim Tahir Bey değerinde bir ödeme planı-"
"Bahsi geçen arazide Alina'nın tedavi alacağı kanser kliniği var İzmir." Dedi beni tekrar keserek. "O arsayı satmam düşünülemez bile."
-
-
-
Ayyyyy... Sizi bilmem ama bence efsane bir bölüm oldu. Aralarındaki en büyük problemlerden biri çözüldü diye düşünüyorum. Hazan'ın tavrı biraz gaddardı ama aynı gaddar tavrın İzmir tarafından Hazan'a yapıldığını da unutmamak gerek. Bu arada; aranızda hala inanmak istemeyenler var ama evet, Ağamız evli... Yine de yazarınıza güvenmeye devam edin. Bugüne kadar verdiğim her sözü tuttum, bunu da tutacağım. İzmir Kuma olmayacak. ama nasıl olmayacak? İşte bunun cevabını okumadan öğrenemezsiniz. O yüzden beni ve hikayemizi takip etmeye devam edin :* Bu arada elbette oy ve yorumlarınızı ısrarla beklediğimi de unutmayın.
Ayrıca; iki hikaye birden yazdığım için yorumlara yetişmekte zorlanıyorum ama lütfen bunları kişisel almayın, elim erdiğince hepinize yetişeceğim. Sizi seviyorum güzellerim; siz bir tanesiniz!