Hellöööv güzellikler, şöyle bir fikrim var, bölüme geçmeden sizinle onu da paylaşmak istiyorum; Gece Yarısı Valsi serisi ve Hanzade okuyucularımla birlikte hikayelerimiz hakkında bir discorde grubu kurmak istiyorum. Bu gruba girmek isteyen yeteri kadar arkadaş olursa açacağım. O yüzden katılmak isteyen arkadaşların bu pasaja +1 yazması yeterli :))
Şimdi Keyifli okumalar, deyip 7. Bölümle aranızdan çekiliyorum :P
6. Bölümden
"Evet, Sidar İnşaattan mühendis İzmir hanım." Dedi Hazan imayla. "Toplantımızın konusu nedir?"
Pekala, iğnelemesini görmezden gelerek koltuğumda dikleştim. "Tahir Çömlekçi'yi tanıyor musunuz?" Dedim iş sesime geçerek. Resmiyetimden etkilenmiş gibi o da koltuğunda doğruldu.
"Evet," Dedi ciddileşerek. "Daha önce bir otel projesinde birlikte çalıştık."
Onu onaylayarak devam ettim. "Sidar inşaatla birlikte Mardin'de yeni bir alışveriş projesinin yatırımcılığını yapıyor." Diye açıkladım. "Proje 15000 km2'lik alan olarak belirlendi."
Bakışlarını manzaraya çevirirken "Anladım." Dedi sıkkın bir sesle. "Bir haftadır kapıma adam gönderip duruyorlar zaten."
Tavrı ve konuşmasından teklife olumsuz baktığını görebiliyordum ama denemeden vazgeçmeye niyetim yoktu. "Aslan bey bu yatırıma arazisi ile ortak olmak istiyor ama-"
"Ama plan dahilindeki 400 km2'lik alanı satın alamıyorsunuz." Diye kesti beni. "Alamayacaksınız da."
Bu kadar keskin bir tavrı olması canımı sıkıyordu. "Nedenini öğrenebilir miyiz acaba?"
"İzmir sen bu mevzu bahis arsayı gezdin mi?" Diye sorarken masada olduğum tarafa eğilmiş ve iş taraflarından biri olma sesini tamamen kenara bırakmıştı.
"Henüz fırsatım olmadı." Diye itiraf ettim.
"İyi." Dedi aynı netlikte. "Gezdikten sonra bana haber ver. Sana hangi 400 km2'lik alanı satın aldırmaya çalıştıklarını göstereyim."
"İşletmen mi var?" Diye sordum." Eminim Tahir bey değerinde bir ödeme planı-"
"Bahsi geçen arazide Alina'nın tedavi alacağı kanser kliniği var İzmir." Dedi beni tekrar keserek. "O arsayı satmam düşünülemez bile."
7. Bölüm
Lügatimdeki tüm argümanlarım dumura uğradı. Hatta öyle ki felç geçirdi ve tüm konuşma yetisini kaybetti. Başım hafifçe sola meylederken bakışlarım kısılmış, dudaklarım aralanarak nefes alma işlemini burnumdan ağzıma devretmişti. "Anlamadım." Diye soludum ne kadar süre olduğunu bilmediğim bir vakitten sonra. Çenesini sıvazlayan Hazan koltuğunda kıpırdanırken hafifçe boğazını temizledi.
"Kanser kliniği satın almak istediğiniz arsanın tam ortasında." Dedi tane tane. "Aslan araya bir sürü aracı koydu zaten ve hepsine de kararımı bildirdim. Bu hala neyin ısrarı anlamış değilim."
Kadehime uzanarak birkaç yudum su içtim. Dünyadaki tüm kelimeleri kaybetmiş gibiydim. Hoş... Kelimeler var olsa bile onları hangi sıraya dizip, ne diyeceğimi bilemiyordum. Bu konu hakkında alternatif üretemiyor ve hatta akıl da yürütemiyordum.
"Bir şey demeyecek misin?"
Başımı salladım. Şirketim adına konuşmam gerekecekse Hazan'ı ikna edebilmek için suaygırlarıyla takla atıp deveyle hendek falan atlamalıydım ama bir anne olarak konuşacaksam...
Biraz daha su içtim. "Belki projeyi daha küçük çapta yeniden revize edebiliriz." Diye mırıldandım aklıma gelen ilk saçma fikirle.
"İşe yaramaz."
Tabii yaramazdı. Yapılar arası hava sahası beş, on km2lik alandan fazlasına ihtiyaç duyacaktı. Dip dibe yapılar...
"Kliniği taşıyamaz mısın?" Diye sordum ve sorarken afalladım. Sesimdeki muhtaçlığın acınası tınısı kalbimi kırıyordu.
"Hayır." Dedi kesin bir sesle. "Şu an için Mardin'de kapsamlı onkoloji tedavisi veren tek yer orası. Ayrıca son teftişte öğrendiğime göre kayıtlı sekiz yüz hasta takibi yapıyor. Bu kadar insanı mağdur edemem."
"Mağdur etmeden," diye araya girdim yumuşakça. "yeni bir klinik ayarlanamaz mı?"
Başını salladı. "Üzgünüm İzmir ama ne kadar hızlı davranırsak davranalım bir kliniğin taşınması demek neredeyse dört aylık bir süreci kapsar ve kanser tedavilerinde dört ay oldukça kritik bir süre."
Göğüs kafesimin altında nefes nefese kalmış gibiydim. Bunu biliyordum. Anlatmasına bile gerek yoktu. Ağlamaklı bir nefes ile bakışlarımı manzaraya çevirirken başımı salladım umutsuzca. Kovulacaktım ve bu kez kesindi. Hazan'a her konuda baskı yapabilirdim; tek bir durum hariç ve çok şanslıydım ki karşıma gelen sebep o tek bir durumun ta kendisiydi. Dudağımı içten kemirerek başımı salladım. "Anladım." Dedim yumuşakça. Daha ne denirdi hiç bilmiyorum. Ümit Bey bana güveniyordu; Aslan ve Tahir Bey de... Ebru hele! O kadar güveniyordu ki bu arapsaçı olmuş saçma görevi benim omuzlarıma yüklemişti.
"Üzgünüm ama projenizi sadece birkaç kmlik alan dâhilinde değil, baştan ayağa yenilemeniz gerekecek." Dedi Hazan eline menüyü alırken.
Isırdığım dudağımı emerken saçma bir gülücük fırladı dudaklarımdan. "Evet." Dedim umarsız bir sesle. Çantama uzanarak ayaklandım ve Hazan'ın meraklı bakışları arasında "Vakit kaybetmeden patronuma durumu bildirsem iyi olur." dedim.
"Yemeğimizi yiyelim." Derken Hazan da karşımda ayaklanmıştı. Esasında iştahım falan kalmamıştı. O yüzden gitsem ve her ne olacaksa onunla yüzleşsem iyi olurdu. Yeni bir hayat planına ihtiyacım vardı nitekim.
"Sen devam et lütfen."
"İzmir," Sesi ısrarcıydı ama manası yoktu ki. Ne konuşacaktık zaten? Kanserli çocuğu olan bir anne olarak saçma sapan bir alışveriş merkezi için Hazan'a yalvaracak değildim ya. "oturur musun?"
"Gerçekten, biraz acelem var." Diyerek yürümeye başladım. Babamın kapısını çalmak istemiyordum. Hem çalsam da açmayacaktı, biliyorum ama... Yiğit... Yiğit bana yardım ederdi; evlilik arifesinde olmasaydı.
Yürürken online işlemlerden banka hesabıma girdim. Altmış iki bin lira nakdim vardı ama bu bizi ne kadar idare ederdi? İlaçlar mecbur önceliğimdi ama ya barınma? Evimi satsam bile hazıra ne kadar dayanabilirdim? Buralarda iş bulabilir miydim?
Ceket kondu yine omuzlarıma. Arkamı dönmemle Hazan'la burun buruna gelmem bir oldu. Kapının hemen önündeydik ve restoranın sarı-beyaz ışığının önünde loş bir insan figürü olarak tam karşımda duruyordu. "Lütfen yemeğine dön." Dedim rica eden bir tonda. Gerçekten plan yapmam gerekiyordu ve tabii bu felaket haberi patronumla da paylaşmalıydım. Ayrıca sabah yaşananlar dâhil çok uzun bir gün olmuştu ve artık Hazan'la bir kelime daha konuşacak gücüm yoktu.
"Problem ne?" Diye sordu Hazan kadife sesindeki samimi tonla. Tek kaşımı kaldırarak dudaklarımı ıslattım.
"Problem iş." Dedim ben de samimiyetle. Hazan'ın arkasında sıra olmuş insanları görerek onu dirseğinden sağa doğru çekerken omuzlarıma bıraktığı ceketi elime alıp göğsüne doğru ittim. "Ama bana zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ederim Hazan Bey."
Gözlerini kapatıp açtığında bakışları omzumun ardına kaymıştı. "Yapabileceğim bir şey-"
"Yok." Diye kestim onu. Ondan bunu isteyemezdim ki adam arsayı vermiyor diye trip atabileyim. "Sorun değil. Ben halledebilirim."
"Peki, hepsi bu muydu?" Diye sordu ben sakin sakin konuşunca. Elbette; tanıştığımızdan beri karşısında sürekli dişleri fırlamış vampir gibi geziyordum şimdiyse kurban olmaya gönüllü bir koyun gibi mahzundum. Şaşkınlığı doğaldı.
Köprücük kemiğimi kaşıyarak nida sesleri çıkartırken "Bir konu daha var ama sorulmaya değer değil diye düşünüyorum." Dedim itiraf edercesine. Tahir beyin çalışmasından memnun kaldığı bir mimarı yeni projesinde istemesi gayet doğaldı ancak bir başka şirketin mimarını bizimle çalışmaya ikna etmenin imkânı olduğunu sanmıyordum.
"Dene bakalım."
Güldüm. "Freelance iş kabul ediyor musun?" Diye sorarak restoranın mermer kaldırımında geri geri indim. Çatık kaşlarına dudak bükmesi eklendiğinde ise gülücüğüme hâkim olamayarak elimle ağzıma kapadım. Alina bu hareketi çok yapardı! Ve çok da sevimli olurdu... Bu hareketini Hazan'dan mı almıştı?
"Anlamadım?" Diye sordu Hazan beni takip ederek.
"Özür dilerim." Dedim kahkaham için. "Yani, demek istediğim; Tahir Bey seninle bu projede çok çalışmak istiyordu da. Bunu sormamı istemişlerdi. Kabul edersen..." Derken kahkahama rağmen toparlanan sinirlerim bir kez daha bozuldu. "En azından bir şansım olur." Mırıldanarak tamamladım cümlemi usulca.
"Ne için?"
"İş için." Diye sıkıverdim lafı. İşi bağlayamazsam kovulabilirim, demekten çok daha sempatik geliyordu kulağa. En azından karşısında bir kez daha yardıma muhtaç kadın pozisyonuna düşmek istemiyordum. Sonuç olarak henüz tüm şartlar zorlanmamıştı. Hazan çıkmaz sokaklardan sonra çalacağım en son kapı olmalıydı; ilk değil.
"Bunlar avukatların işi İzmir." Dedi Hazan arkama bakmaya devam ederken. "Beni ikna edemedin diye seni kovacak değiller ya."
Bana bakmıyor olmasına rağmen başımı çevirmek zorunda kaldım. Öylesine bir laf söyleyip on ikiden isabet ettiremezdin ki!
"İzmir?"
"Tabii," dedim gerginlikle. "tabii kovmazlar."
Ama bu ona yetmemiş gibiydi. Ağırlığını sağ bacağına yüklerken bakışlarına şüphe inmişti. "Sidar inşaat neden bana avukat göndermedi İzmir?"
Başka tarafa bakmaya devam ettim. "Ebru, yani projenin başmühendisi, seni tanıdığımı Ümit Beyle söylediği için benden rica ettiler." Dedim yumuşak bir ifadeyle. Bu kovulma durumu henüz net bile değilken onunla paylaşmayacaktım. Hem belki kovmazlardı da. Belki..."Yoksa muhakkak avukat gönderirlerdi."
Başıyla eğilerek gözlerimi yakalamaya çalışınca mahcup görünmekten vazgeçerek ona döndüm.
"Sorun yok, senin de söylediğin gibi, kovacak değiller ya."
Ellerini cebine sokarken dudaklarını birbirine bastırdı. Birkaç saniyelik sessizliğin ardındansa bana ümit veren o soruyu sordu. "Tahir beni ne kadar çok istiyordu?"
"Gerçekten mi?" Diye sordum heyecanla. "Teklifi kabul edecek misin?"
"Değerlendireceğim." Dedi sadece. Benim heyecanıma eşlik ediyor olmasa dahi bu cümle bile benim için can simidi sayılırdı.
Aniden kolumdan yakalayıp beni sol arkasına çektiğinde ise az önceki centilmen iş adamının yok olduğunu varsayarak inledim." Ah!" Nitekim topuğum burkulmuş, bileğim fena halde acımıştı. Aynı anda bir ıslık sesi duyduğumda ise düşmemek için Hazan'ın koluna tutunarak ondan güç alıyordum.
Kendimi toparladığımdaysa Hazan ceketini omuzlarıma örtmüştü yeniden. Yanımızdan geçip restoranın hizasında ilerleyen gençleri fark ederek tüm ipuçlarını birbirine bağladım. Zaten Hazan'da peyda olan sinir de tezlerimi doğruluyordu. Kıskandığını sanmıyordum. Sadece onun yanındaki kadına laf atılmasından hoşlanmamıştı. Tabii ben de hoşlanmamıştım ama beni bir patates çuvalı gibi savurmak yerine usulca hareket etse daha çok memnun olurdum. Kolundan aldığım desteği bırakarak sağlam bacağıma yüklenirken "Anlaştık o halde." dedim. "Bana net kararını bildirdiğinde bizim için bir toplantı ayarlarım."
"Yemek yiyelim diyeceğim ama" derken kısılan sesi ile kendi sözünü kesti. Gözleri beni tepeden tırnağa süzüyor gibiydi.
"Aç değilim zaten." Diyerek arkamı dönmek için hamle yaptım. Ve o an feci bir ağrıyla kasıldım. "Ah!"
Burkulan bileğimin olduğu tarafa doğru eğildi bedenim. Açıkçası umduğumdan daha feci burkmuş olmalıydım bileğimi.
Elini belime atarak kolumu boynuna çekti. "İyi misin?"
Mideme iğne batırmışlar gibi hissediyordum. Doğrusu bileğimin her hareketinde beynimin sinir uçlarına küçük elektrik akımları çarpıyordu. "Acıyor." Diyebildim sadece ama sesim alabildiğine soğuktu.
"Ağırlığını bana ver." Derken etrafına bakınıyordu. Sonra her ne gördüyse bir el hareketi çaktı ve tekrar bana döndüğünde önümde eğilmişti. "Tutun bana."
Eli ayak bileğime dokununca hafiften inledim. "Ne yapıyorsun?"
Botumun fermuarını açarak ayakkabımı çıkartıyordu! "Modern çağ Çin işkencelerinden kurtarıyorum seni." Diye mırıldanarak tekrar karşımda doğrulurken arabasının ışıkları ikimizi birden aydınlattı. Dakikalar içinde vale arabayı önümüze çekmiş ve anahtarı Hazan'a vermişti. Bir an için Hazan'a yemeğine dönmesi konusunda ısrar etmeyi düşünsem de bunun fazla ve gereksiz bir gurur olduğuna kanaat getirdim. Sonuç itibariyle onun annesi değildim; onu iki kere yemeğe dönmesi konusunda uyarmıştım ve gitmediğine göre... Kendisi ne zaman isterse o zaman yiyebilirdi yemeğini. Ayrıca bu burkulmanın sebebi oydu ve bu bilekle taksi bulamayacağıma göre beni otele bırakmak zorundaydı.
"Arabaya zıplayamazsın herhalde?" Diye sorarken ciddi görünmüyordu; aksine bu bir izin gibiydi. Ama yapana kadar neyin iznini istediğini anlamadım. Önce kendini şoför koltuğuna attı ve ardından daha ne yaptığını anlamadan oturduğu yerden koltuk altlarıma uzanıp beni bir çocuk gibi kucakladı.
Gözümün önünde çakarlar çaktı sanki. Saniyenin onda biri gibiydi ama bir anda beynime onlarca resim doluvermişti. Sallanıyorduk ve bir yataktaydık. Üstümdeydi; parmakları çıplak kollarımı geziyordu. Ve anında bir çakarla görüntü değişti. Dudakları dudaklarımda dönüyordu ve başparmağı çenemden boynuma doğru kayıyordu. Görüntü tekrar değişirken onun bana dokunduğunu hissettim. Bu bir anıdan fazlası gibi geldi bir an ama sadece bir görüntüydü. Onun eli Venüs tepemdeydi ve bende ona dokunuyordum.
Başımı sallayarak bu görüntülerden kurtulmaya çalışırken Hazan'ın beni kucağına çektiğini fark ettim. Dizlerinde oturuyordum ve yüzü de tam olarak yüzümdeydi. Burunlarımız neredeyse birbirine değecek gibiydi... Görüntüler tekrar zihnime sızmak için zayıf bir anımı kolluyordu; hissediyordum. Sanki tam da şu an Hazan dudaklarıma uzanıyordu ve beynimin ürettiği bu saçma hayal, zihnime öpüşmeye başladığımız an olarak düşüyordu. Hazan'ın sarhoş bedenime dolanan ellerini, kasıklarıma değen sertliğini sanki görmüyor, tenimde hissediyordum.
Rezillik! Tişörtünü çıkartan ilk taraf bendim...
Dört yıl öncenin utancından kaçmak için gözlerimi sımsıkı yumup tekrar açtım Hazan ise hiç de dudaklarıma uzanmıyor; aksine kurşun yüklenen Seyit Onbaşı gibi beni yan tarafa taşıyabilmek için güç topluyordu. Kendine verdiği iki saniyenin ardından ise benim içimdeki saçma hezeyanlardan habersiz olan adam oldukça mesafeli bir şekilde beni yolcu koltuğuna çekti.
"Çok acıyor mu?" Diye sordu nefes nefese halime binaen. Acıyordu ama beni sarsan acı değildi. Yine de başımı sallayarak onu onayladım.
"Biraz." Dedim elimle yüzümü yelpazeleyerek.
"Burada bekle." Arabadan atlayarak giden adamın restorana girişini izledim. Yüzümü ellerimin arasına saklarken kendime öfkeleniyordum. Hamile olduğumu öğrendiğimde o geceye dair bir şeyler hatırlayabilmek için kendimi zorlayıp durmuştum ama sonuç hiçti. Koskocaman bir hiç! Ama Hazan'a dokunduğumda... Her zaman olmasa da o geceye dair sahneler peyda oluveriyordu hafızamda. Neden?
Ondan yeterince hoşlanıyordum zaten. Yani... Hoşlanmıştım. Şimdiyse hoşlanmamam için tüm şartlar olgunlaşmış haldeydi ve... Birbirimize dokunmasak daha iyiydi. Çok daha iyi!
Olduğum tarafın kapısı açıldığında kendimle mücadelem devam ediyordu. Yüzüm ellerim arasındaydı ne olduğunu anlamak için ellerimi indirdiğimde yüzüme çarpan hava yüzünden fark ettim; kirpiklerim ıslanmıştı. Hazan elinde beze sarılı bir şeyler tutarak ıslanmış kirpiklerimi fark etti. Burktuğum bacağıma uzanırken "Özür dilerim." Dedi. "Yaramaz tipler sana bakıyordu. Ben... Kendimi tutamadım."
Yaramaz tipler ha? Hanzo olmadığını kabul etmek zorundaydım. Tamam, içindeki küçük Mardinli hala oralarda bir yerlerdeydi ama Barttlet onu biraz da olsa yola getirmiş gibi görünüyordu.
"Buz iyi gelir ama."
Eli bileğimin altından ayağımı tutarken buz torbasını bastırdı.
"Canın acırsa durdur beni."
Başımı yana çevirip gözlerimi kapadım. Bunu söyleyen şimdi ki Hazan değildi. Dört yıl önce, yataktaki Hazan'ın sesiydi. Birleşmeden hemen önceki sözlerini duyuyordum zihnimde. Ama neden? Kafayı yiyecektim!
Aniden bir buz tanesi kumaştan sıyrılıp tenime temas edince kısa bir nidayla zihnimden ayrılmayı başardım.
"Hep aynı sesi çıkarıyorsun." Diye mırıldandı Hazan kendi kendine.
"Ne?"
Elini bileğimden ayırırken tereddüt etti. "Canın acıyınca. Köpek yavrusu gibi ses çıkarıyorsun."
Kaşlarım havaya kalktı. Benimle aynı şeyleri düşünüyor olabilir miydi?
"Tamam canım, keyfin olacaksa kedi miyavlaması diyelim." Dedi ürkek bir sesle kekeleyerek. Bakışlarımdan korkmuştu. Gerginliğimi gülümsememin ardına saklayıp elimi gözlerime siper ettim.
"Beni otele bırakabilir misin?" Diye sordum umarsız olduğumu umduğum bir sesle.
"Hastaneye gitmek ister misin? Bir ağrı kesici yaparlarsa gece rahat uyursun."
"Gerek yok." Dedim sakince. "Buz iyi geldi." Buz torbasını ondan alırken direksiyona geçmesi için başımla koltuğunu işaret ettim.
"Tamam o zaman." Diyerek iç çekti ve arabaya binerek motoru çalıştırdı. "Bir şey soracağım."
Bacak bacak üstüne atıp burkulmuş bileğime eğildim. Bu sayede iki büklüm olmadan komprese devam edebilirdim. "Sor tabii."
"Tahir beyin teklifinden bahsettiğinde güldün," Deyince tekrar tebessüm ettim. Sebebi benim için çok aleniydi ama o bu konuda olabildiğine cahildi tabii. "neden?"
Tebessümüm genişledi. Bu kadarını ondan saklayamazdım; haksızlık olurdu. "Güldüm çünkü tahminimden çok benziyor sana." Diye itiraf ettim. "Alina. O da kaşlarını çatıp dudak büker. Özellikle de resim yaparken."
"Resim mi yapıyor?" Diye sordu merakla. Şimdi o da gülümsüyordu.
"En sevdiği şey." Dedim. "Da Vinci değil tabii ama onun için birinci sırada boya kalemleri var."
"Dudak da büküyor?"
Başımı salladım onayla.
"Fotoğrafı var mı?"
"Dudak bükerken mi?" Diye sordum. Bir sürü vardı! Çünkü bunu çok yapardı ve çok da sevimli oluyordu bunu yaptığı her seferinde.
"Doğduğunda?" Diye açıkladı kendini. Sesi çok ricacıydı ve bu hoşuma gitti.
"Var tabii ki." Dedim. "Görmek ister misin?"
Hızını olabildiğince düşürdükten sonra kısa bir an için bana baktı. "Çok isterim."
Çantamdan telefonumu çıkartarak albümlere girdim. Eski kafalı olduğumdan değil ama teknolojiye çok güvenemiyordum. Anolog takılmak çok daha sağlamcı bir hareket geliyordu bana. Hele de telefonların habersiz zamanlarda bozulmaları düşünüldüğünde. O yüzden çektiğim fotoğrafları her ay düzenli olarak tab ettiriyordum ama Alina doğduktan sonra her ay düzenli olarak konsept fotoğraflar çekmiştim. Onların da fotoğrafları elimde vardı tabii ama yine de telefonumdan silmemiştim.
"Sana watsapptan gönderiyorum şimdi." Dedim ve sevdiğim birkaç tanesiyle beraber aylık fotoğrafları göndermeye başladım. Bu esnada ise araba yavaşlamış ve yine benzer bir seyir noktasında, seyyar bir köftecinin önünde durmuştu. "Niye durdun?"
"Açım çünkü." Dedi Hazan. "Hem fotoğraflara bakacağım."
Gülümsemeden edemedim. Kızı için zaman ayırıyordu. Bu çoğu babanın evlilik dâhilinde bile yapmadığı bir şeydi.
Çok güzel baba olurdu. Olurmuş...
Da, adam evli, dedi içim. İçim haklıydı. İçim bok yesindi! Tam böyle kırık da olsa mutlu olmuşken olmazları hatırlatmasa ölürdü sanki.
"Köfte attırıyorum ikimize de." Diye sordu inmeden hemen önce. Başımla onayladım onu. İştahım yoktu ama artık bu kadarını da ret edersem nazlanıyor gibi olacaktım. O yüzden kabul ettim teklifini.
Manzara sarı ampullerle döşenmiş bir yılbaşı ağacını andırıyordu ama hava bu ilkbahar akşamına kıştan kalma soğuğunu üfürse de güzeldi. O yüzden pencereyi açıp dirseğimi açık cama yaslayarak resmi izlemeye koyuldum. Hazan ise siparişleri vermiş; geri geliyordu. Camdan uzayan kafamı fark ederek yanıma gelmek gerine pencereme geçerken elini arabanın tavanına koyarak yüzüme eğildi. "Fotoğrafları gösterir misin?"
"Sana attım." Dedim kirpiklerimin altından.
Bakmakla yetindi. Beni oraya kadar yürütme, der gibi bakıyordu. Tamam, öyle olsun. Telefonumu tekrar elime alarak galeriye girdim.
"İlk doğduğunda." Diyerek sırayla göstermeye başladım fotoğrafları. Gözleri kocaman oldu hayretle.
"Ne kadar ince parmakları?" Diye sordu bana bakarken. "Kibrit çöpü gibi."
Onun ellerine baktım. Benimkiler de oldukça inceydi ama onun mimar parmakları ile boy bile ölçüşemezdi. "Senin ellerine benziyor."
Bakışları anında kendi ellerine düştü. Alina'da kendinden bir şeyler bulmak hoşuna gidiyor gibiydi. Gözleri ekranla kendi ellerinde mekik dokurken gülümsemesinden anlayabiliyordum bunu.
"Çok küçük." Diye mırıldandı kendi kendine. Dudaklarına yay gerilmiş gibi açtığım her bir yeni fotoğrafta kendinden geçerek gülümsüyordu. Parmakları ekranı okşarken iç geçirdi. "Bana söylemeliydin..."
Dudaklarımı ıslatarak ekranı kaydırdım. Söylemeyi ne kadar çok istediğimi tahmin bile edemezdi ama belli ki söylenmemeliydi. Eğer söylenmesi gerekseydi... Kader denen örümcek bu kadar ağ örmemiş olurdu. Ama örmüştü.
"Zor muydu?" Diye sordu Alina'yla ikimizin resmine dalarak.
"Zordu." Diye fısıldadım. Bana döndüğündeyse alayla mırıldandım. "Özellikle son aylarda. Uyutmuyor... Bir de karnın kocaman oluyor. Tüm organlara baskı yapıyor."
Özellikle de mesaneye!.. Anne olmayı ne çok seversem seveyim yarım saatte bir tuvalete gitmeyi hiç özlememiştim.
"Son aylarda ayakkabı giymek tam bir işkenceydi, biliyor musun?"
Güldü.
İç çekerken yüzünde öyle bir özlem ifadesi oluştu ki içim acıdı. Sanki ellerini ekrana sokup Alina'yı kucaklamak istiyor gibiydi. Sadece bir an için kendime çok kızdım. Bu anları birlikte yaşayabilirlerdi... Ve ben engel olmuştum. Dudağımı ısırarak bakışlarımı kaçırırken benim de içimin acıdığını fark ettik. Bu anları sadece Alina ve Hazan değil üçümüz birden yaşayabilirdik.
Ama artık olmazdı... Bizim aile resmimiz ikiye bölünmüştü ve öyle olmak zorundaydı. Gözlerimin ısındığını fark ederek burnumdan güçlü bir nefes aldım.
"Alina adı aklına nereden geldi?" Diye sordu resmi büyütüp yakından incelerken. Isınmış gözlerimi manzaraya dikerek kirpiklerimi kırpıştırırken nidayla nefeslendim.
"Anlamı güzeldi." Dedim ona dönerken. Oysa çoktan beni izliyordu. "Asil, parlak, adil, dürüst." Diye açıkladım. "Bir isimde arayacağım tüm özellikler vardı."
"Bir kızım olursa adını Bade koymak isterdim hep." Dedi hayal kırıklığıyla. Sesindeki laf sokmayı anlamadım değil ama bu konudaki hatalı taraf ben olsam da o da sütten çıkmış ak kaşık sayılmazdı.
"Fikrini alamadığım için üzgünüm." Dedim imayla. "Yanımda değildin."
O kadar hızlı konuştu ki cevabına karşılık ne diyeceğimi şaşırdım. "İzin vermedin çünkü."
Üstelik kısmen de olsa haklıydı... Kısmen diyorum çünkü ondan kaçmamıştım. Sadece onu bulamamıştım. Bulabilmiş olsaydım... Her neyse. Neticede bulamamıştım ve ikimiz de kendi yolumuza düşmüştük.
"Abi," Hazan'ın arkasından gelen köfteci elindeki tepsiyle aramıza girerken ben mevzu bahis dudak bükmeli fotoğraflardan birini açmıştım. Hazan tepsiyi alıp arabanın kaputuna bırakarak ikimize de aldığı ayranları çalkayarak bana uzatırken açtığım fotoğrafı fark etti. "Gerçekten benziyor." Dedi hayretle. "Ama kızgın gibi bakıyor."
"Sen farklı mı baktığını sanıyorsun?" Diye dalga geçtim. "Aynısının laciverti."
Bu kez alınmış gibi baksa da hala gülüyordu. "Haksızlık ediyorsun." Dedi kaşlarını çatıp dudak bükerken. "Ben bu bakışı her zaman için karizmatik olarak adlandırmışımdır."
Ciddiye almamaksızın başımı salladım. "Çok karizmatik." Diye dalga geçtim.
"Etkilenmediğini söyleme." Köfte ekmeğimi uzatarak kendininkini ısırmadan önce çok ama çok kritik bir cümle kurarak duraksamama sebep oldu. "Etkilenmemiş olsan o gece benimle gelmezdin."
Ekmekle bakışarak soluklandım. Bana baktığını hissedebiliyordum ama nasıl bakacaktım ki ona? "Sarhoştum Hazan." Dedim sadece. O geceye dair emin olduğum tek şey ona güvendiğim ve onun yanında rahat hissettiğimdi. Konuşmalarımızı bile hayal meyal hatırlıyordum. Mevzu bakışından etkilenmek değildi; yanında hissettiklerimdi.
Ekmeğimi ısırırken telefonu kapatıp koltuğa attım fütursuzca. Konu ciddi yerlere gidiyordu ve ben sürekli kendimi, 'Aramızdaki tek iletişim Alina olmalı!' diye uyarıp duruyordum çünkü içimin bir yanı sürekli bu ciddi konulara girmek isteyip duruyordu. O yüzden lokmamı yuttuktan sonra konuyu en önemli noktaya çekmek adına konuştum. "İlik örneğini sadece sen mi verdin yoksa tüm ailen mi?"
"Şimdilik sadece ben." Dedi konuyu değiştirdiğimi fark ederek. "Belki benimki uyumlu çıkarsa kimsenin öğrenmesine gerek kalmaz."
Elbette. Bana yaptığı onca showa rağmen aramızdaki durum bir aşiret tarafından kolay kolay yenilir yutulur cinsten olmayacaktı.
"Çıkmazsa?" Diye sordum. O zamanda durumu gizlemeye devam edecek miydi? Daha doğrusu gizleyerek ailesinden nasıl ilik isteyecekti?
"O zaman elbette söyleyeceğim." Ayranından bir yudum alarak yutkunduktan sonra "Şimdilik sadece Ayşem biliyor." dedi.
"Ayşem?"
"Karım." Dedi sadece.
Dudağımı emerek karşıya bakışlarımı devam ettirdim. Benim söylemeye en çok çekindiğim kişiye ilk olarak söylemesi canımı yaksa da mertçe bir davranış olduğunu kabul etmek zorundaydım. "Bir şey demedi mi?"
Ona bakmıyor olmama rağmen başını salladığını fark ettim. "Hayır." Dedi zaten hemen sonra da. "Hatta ilik testi vermek istedi."
Kalbim hopladı saçma bir şekilde. Bir kadının böylesi hassas bir durumda kocasına bu kadar anlayışla davranması hoştu tabii... Ama garibime gitmediğini söyleyemezdim.
Bakışlarımı ona çevirirken çekingen bir sesle sordum. "Kızmadı mı?"
Gülümsedi. "Ayşem öyle biri değil." Demekle yetindi. "Hem ondan önce olan bir şeydi."
Geçmişte kalan bir geceydi, demenin nazikçesiydi sanki söyledikleri. Ne kadar nazik olursa olsun içimde, derinlerde bir yerin cız ettiğine yemin edebilirdim.
"Aranızda bir sorun olmadığımıza sevindim." Dedim usulca.
Sessiz kalacağını sanıyordum ama öyle olmadı. Arkamıza bakan gözlerinin titrediğini fark ettiğimde şaşırdım ama sözlerini duyduğumda şaşıracağımın yanında bir hiçti bu. "Bana söylemeliydin!" Dedi bu kez çok daha içten, çok daha pişman bir sesle. Aynı anda elini arabanın tepesine çarpıp arkasına dönünce şaşkınlığım deli bir meraka dönüştü. İnip karşısına geçmek istedim ama bu burkuk bilekle inemezdim ki. Bana dönmesini beklemek zorundaydım ama bu pişmanlığın sesini de merak ediyordum.
"Ne değişirdi Hazan?" Diye sordum sonunda kendime mani olamayarak. "Bilsen ne değişirdi?"
Söylediğim şey ona kahkaha attırdı sinir bozucu bir şekilde. Köfte ekmeğini koca iki ısırıkla ağzına tıktıktan sonra tepsiye boşları koyup seyyar masalardan birine adeta fırlatır gibi bırakırken bana bakmıştı. Ekmeğimin yarısını bile bitirmemiştim ama dediğim gibi, iştahım falan yoktu. O yüzden camdan ona boşları uzatıp arabaya binmesini bekledim.
Bir cevap bekledim. Hatta merakım yüzünden ölebilirdim... Ama konuşmadı. Beni otele getirene kadar sadece sustu ve dolan gözlerine arada bir eklenen öfkesiyle yumruk yaptığı elini direksiyona çarpmakla yetindi.
Ben de sustum. Ne diyecektim ki zaten? Olan olmuş, aradan koca dört yıl geçmişti. Ben bir hayat kurmuştum; o evlenmişti. Ayşem'le.
Kapımı açıp inmem için bana destek olurken bir saçma görüntü daha çaktı gözüme. Üzerimdeyken etrafıma dağılan saçlarımı okşuyordu nazikçe ve fısıldıyordu; "Seni kimsenin üzmesine izin verme safir gözlü kız."
Ama üzülüyordum ve bunu bana hayatımda ilk defa 'Kimsenin seni üzmesine izin verme.' diyen adam yüzünden yaşıyordum. Bu haksızlıktı.
"Patronunu aramak için acele etme İzmir." Dedi Hazan beni asansöre bırakırken. Ona bakıp her şey için üzülüyordum. Hayatımın fırtına noktası adam için... Geçmişime ve bugünüme... Sadece üzülmek de değil, ikimizin ortak kümesi yüzünden işimden de olmak üzereydim. Aslında bir yıkım dozeriydi Hazan ama belli ki o bir plan içindeydi ve söylediklerine bakılacak olursa gerçekten de öyleydi. "Onlara Aslan beyden çok daha iyi bir teklif vereceğim."
-
-
-
Ya, fotoğraf bakarken bebiş resimlerine eridim resmen :D Bu arada size sorularım var, sizce Hazan neden sürekli bana söylemeliydin, deyip duruyor. Peki ya Ayşem? Sizce onunla aralarında gerçekten sevgi dolu bir evlilik mi var? Bu anlayışlı eş tavırları yoksa sadece bir yanılsama mı? Ayşem fettan bir kadın olabilir mi? Peki küçük çaplı flaşbacklere ne diyorsunuz? güzel miydi? Yorumlarınızı delicesine bekliyorum, biliyorsunuz. :D Son bir soru? Sizce Hazan'ın daha iyi teklifi ne olabilir? hadi bakalım, pamuk eller hem yoruma hem de yıldıza.
8. Bölümde görüşmek üzere güzelliklerim :*