Helllloooo, size uzun bir bölüm hazırladım. Umarım beğenirsiniz ve bol bol yorum yaparsınız :D
Keyifli okumalar;
14. Bölümden
"Demek istediğim şu, Bayan Hükümran, Alina'nın hastalığı tedavi edilebilir ama daha sonra yine tekrar edebilir. Şimdi olduğu gibi." Dedi doktor gaddarca. "Benim gerçekleştirmek istediğim yöntem ise Alina'ya uyumlu bir ilik bulunana kadar kanseri yavaşlatmak ve hastalığın etkilerini etkileri minimuma indirmek. Ancak bu sayede kesin bir sonuca ulaşabiliriz."
Göğüs geçirerek koynumda uyuyan kızımın sırtını sıvazladım. Bu demek oluyordu ki... Ya ilik bulacaktık ya da o iliği yapacaktık.
"Bir doktor olarak sizi bir şeye zorlayamam ama kanserin üçüncü evresi kısıtlı bir zaman dilimini kapsar." Dedi Petrus profesyonel bir eda ile. "Size iyimser bir süre vermek istemiyorum çünkü şu noktada en kötüsünü düşünerek hareket etmeliyiz." Diye devam etti. Hazan'a döndü bakışlarım. Doktorun ne demek istediğini anlıyor muydu? "Kanserin üçüncü evresi için iki ile üç yıllık bir süre tayin edilir. Biz buna Alina'nın on dokuz ayı var diyelim. Bu sürede uyumlu bir ilik bulmak imkânsız değil ama sizin yerinizde bir ebeveyn olsam o iliği bulmak yerine yapmayı tercih ederdim." Doktor son cümlesini söylerken her ikimize birden bakarak bitirdi.
Kalbimin kırıldığını hissettim. Ciğerlerime sanki kan doluyordu. Nefes alamadım ama bu kesinlikle yapmak zorunda olduğum şeyin vicdan yükünden değildi. Nefes alamadım! Kızımı bin defa daha doğururdum. Bin defa daha! Ama olmuyordu! Bu saçma değil miydi? Çok ama çok saçma değil miydi? Onu ben doğurmamış mıydım? Tüm hücreleri benden bölünmemiş miydi? Ben neden yetemiyordum kızıma? Benden alıp ona verseler yetmez miydi?
"İzmir?"
İrkildim. Doktorun çıktığını bile fark etmemiştim. Hazan'ın koluma dokunmasıyla birlikte ayılırken titrek bir nefes döküldü dudaklarımdan. Yanağımın ıslandığını fark ederek yüzümü gizlemeye çalışsam da başarılı değildim. Hazan Alina'yı kucağımdan söküp alırken onun da kucağımda uyuyakaldığını fark ettim.
Diğer her şeyin canı cehenneme! Ben anneydim. Hazan'ı karşısında doğrulurken kendime cesaret verebilmek adına göğsümü doldurarak konuştum. "Yarın randevularını boşalt." Dedim kesin bir dille. Doktor haklıydı. En kötünün ortasındaydık ve risk almak zorundaydık.
"Neden?"
"Sen ve ben." Dedim cüretkâr bir şekilde. "Bebek yapacağız."
15. Bölüm - Part 1
Çantamdan paketi hiç açılmamış çocuk maskelerinden birini çıkartarak Alina'nın yanına oturdum. Serumu bitmişti ve şimdiden çok bitkin görünüyordu. Yatakta dönüp durmaktan dağılmış olan saçlarını ellerimle geriye iterken "Hadi bakalım," Dedim canlı olmasına özen gösterdiğim bir sesle. İçim çivili yatağa kelepçelenmiş gibi acı içinde kıvransa ne olur? Şu an için önceliklerim bambaşkaydı. "şimdi dayıya gidiyoruz."
"Aslında," Kemo prosedürünü ilk kez deneyimleyen Hazan odanın pencereye bakan köşesinde dikilmiş bize bakıyordu. Ona dönmeden hemen önce maskenin iplerini Alina'nın kulaklarına geçirip ağzını ve burnunu örttüm. "Sizin durumunuz ortada." diye devam etti Hazan. Sesinde ısrarlı bir rica vardı. "Sorun olmayacaksa Yiğit toparlayana kadar Alina-" Cümlenin gittiği yeri görüyordum ve bundan hoşnut olduğumu söyleyemezdim. Aldığım kararın vicdan yükü altında ezim ezim eziliyordum zaten; vampir dişlerim fırlamak üzereydi ve ne kadar nazik olursa olsun Hazan ağzını açtığı her seferinde onu parçalamak istiyordum. "Sorun olur."
Suçu olmadığını bilmeme rağmen üstelik.
"Yiğit kızar."
Hazan gözlerini kısarken dudakları da hayretle aralanmıştı. "Onun bab-"
Yüksek perdeden öksürdüm. Alina'nın yanında onun biyolojik kimliğine dair bir tartışmaya girmeyecektik. "Biliyorum." Dedim aynı yüksek perdeden. "Ama inan bu Yiğit'in zerre umurunda olmaz."
Hazan göğsünü şişiren derin bir nefes alırken dudaklarını ıslattı. İçinde olduğumuz durum ve yapmak zorunda olduğumuz şey onu da geriyor olmalıydı. İyi niyetini de görüyordum. Dahası; ben Şırnak'tayken Alina'yı alıp kaçmadığı için artık... Artık ona güveniyordum da ama şimdi tartışmanın yeri değildi. İçimdeki bu kasırgayla birlikte azarlanmaya gidiyordum ve bu beni olduğumdan da öfkeli hissettiriyordu. Ağzımı açarsam onu parçalardım.
Ve ben onu parçalamak istemiyordum.
"İzmir, sadece yardım etmek istiyorum." Dedi Hazan biraz sonra. Aldığı koca nefes bana savaş ilanı gibi gelmişse de kendini frenlediğini görebiliyordum.
"Bebeğim sen biraz uyu, olur mu?" Alina'nın zaten yarı kapalı gözleri neredeyse kaymak üzereydi. İki elimle başını tutarak onu yastığa indirirken şakağına bir buse kondurup gülümsedim. "Biz hemen geleceğiz." Diye fısıldadıktan sonra ise içimdeki kasırganın gazından olsa gerek fırtına gibi eserek Hazan'ı kolundan yakaladım. Onu kapının dışına sürüklüyordum. Her seferinde tutup savrulan ben olduğumdan bu hareketim Hazan'da bir şok etkisi yarattı. Ağzını açıp konuşmaya çalışsa da sanırım ne diyeceğini bilemiyordu.
Kapıyı kapatıp Hazan'ı karşıma alır almaz konuştum. "Alina altı ay öncesine kadar Yiğit'i babası biliyordu." Dedim ona fırsat vermeden. Devam da edecektim ama bu kez o bana fırsat vermedi.
"Ama değil." Dedi çok net bir ifadeyle. Sanki bu fikri beynime çakar gibi konuşmuştu. Bunu bilmediğimi falan mı sanıyordu?
"Farkındayım." Diye inledim. Dudaklarımı ıslatıp saçlarımı geriye ittirirken Yiğit canlandı gözümün önünde. Bu konuşmaya tanık olsa muhtemelen Hazan'ı pataklardı. Hele de mevcut koşulları bilse. "Ama Yiğit için Alina onun kızı."
"Değil." Dedi bu kez Hazan meydan okurcasına. İçim temelsiz bina gibi sağa sola sallanırken bu neyin çekişmesiydi Allah aşkına!
"Ama öyle!" Diye inat ettim bende. "Buraya geldiğimizde beni parçalamak için nasıl hazır kıt'a bekliyordu senin haberin var mı?" Tabiri caizse inliyordum çünkü gereksiz bir cephe hazırlığı hissediyordum etrafımda. Bu neyin kıskançlığıydı? Hadi Yiğit'i anlıyordum; Yiğit, Alina ve ben kendimize evcilik oyunu kurmuştuk. Bir illüzyon yaratmıştık Alina için ve en nihayetinde de iyi bir model ortaya çıkarmıştık. Öğretmenlerimiz harikaydı bir kere! Nasıl anne, baba olunmaz sorusunun canlı kanlı örneğiydi bizimkiler. Onları örnek aldığımızdan falan değil ha. Bilakis, onlar ne yaptıysa biz onları yapmayarak anne, baba olmuştuk. Üstelik Yiğit babalığı çok sevmişti.
Ama Hazan? Neden Yiğit'le sidik yarıştırıyordu çanağına tükürdüğüm?
"Bak," Dedim sakin kalmaya özen göstererek. "Burada olmamız Yiğit için yeterince stresli bir durum zaten. Üstüne üstük bir de Alina sende kalırsa-"
"Babasının evinde!" Diye araya girerek düzeltti beni Hazan hiddetle.
Burun kemerimi sıkarak gözlerimi kapattım. Tamam, ben yalancıydım, ikiyüzlüydüm, kızıyla babasını birbirine hasret bırakmıştım. Tamam. Tamam! Ama Hazan söylediklerinde ne kadar samimiydi? Hissediyordum; vampir dişlerim yuvalarından fırlamak üzereydi. "Hangi evine?" Dedim ürpertici bir mesafeyle. "Alina'nın babası olduğunu bile ilan edemediğin o konağa mı?"
Bu kez inleyen oydu "Söyleyeceğim!" ama benimkinin aksine sesinde sanki kükreme vardı.
"Ne zaman?" Gözlerimin dolduğunu hissettim. Çabalamadığını söylemek haksızlık olurdu ama bebek adımları bize yetmiyordu işte! "Bir sonraki 29 şubatta? Çıkmaz ayın son çarşambasında?" Çenesinden tutup kapalı kapıya çevirdim yüzünü. "İçeride yatan üç yaşında bir bebek!" Dedim. "Seni bekleyemeyeceği bir hastalıkla mücadele ediyor. Ben..." Cümle boğazıma dizildi. Düşünmek bile içimi taşla doldurup dibe çekiyordu beni. "Ben, sen bir şeyleri söyleyemiyorsun diye ikinci bebeği yapmayı göze alıyorum." Dişlerimin arasından dökülmeye can atan nefeslerimi güç bela tutsam da gözlerime hâkim olamadım. Tuzlu ıslaklıklar yanaklarımı şeritlere bölüyordu. "Üstelik sen bunun benim için ne anlama geldiğini biliyorsun." Diye sertçe ittim çenesini. "Şimdi bana Alina üzerinden babalık taslama." Dedim son gücümle.
Yetmişti artık! Kimsenin arasında köprü olamayacak kadar preslenmiştim. Kimseyi pışpışlayacak, keyfini bekleyecek gücüm kalmamıştı. Biri, içlerinden sadece biri benim sırtımı sıvazlasın istiyordum ama Yiğit beni kızılcık sopasıyla bekliyordu. Hazan'sa geçmişin intikamı için her fırsatı gözetiyordu ama bir tanesi de kucak açıp 'Biraz dinlen.' demiyordu. Ben insandım ya! Terminatör değil!
Elini uzatarak gözyaşlarımı silmek istedi ama istediğim acıma değildi. Gözlerimi kapatıp yüzüme uzanan kolunu sertçe itip içeri girmeye yelteniyordum ki bu kez kolumdan tuttu.
Dişlerimi sıkarak önüme bakmaya devam ettim. Ne diyebilirdi? İçime su serpecek hangi cümlesi vardı ki dilinde?
"Vaktini bekliyorum." Dedi sadece. Gözlerim kendiliğinden devrildi. Vaktimiz yoktu ki!
Tekrar içeri girmek için hamle yaptım ama bu kez gövdesiyle önümü kapattı. Bir yandan da boş elini ceketinin iç cebine götürüyordu. Kolumu tutan diğer elini silkelerken beni zayıf gösteren gözyaşlarımdan nefret ettim. Adiler! Ardı arkası kesilmeyecekmişçesine akıp duruyorlardı. Nefesimi tutmaya çalıştığım her seferinde gereksizce ciğerimi zorlayan hıçkırıklarımdan da nefret ediyordum! Ben tüylerimi kabartıp tehditkâr bir şahin gibi görünmeye çalıştıkça bu aptal hıçkırıklar ve saçma gözyaşları beni tenekede tavuk gibi gösterip duruyordu.
Ceketinin iç cebinden bir zarf çıkartıp bana uzatırken dudaklarını ıslattı. "Alina, Yiğit'in her geldiğinde ona babasından bir mektup getirdiğini söyledi." Dedi usulca. "Bu seferkini ben yazmak istedim."
Dişlerimi sıktım; çabasını görüyordum. Bir yanım onu takdir de etmek istiyordu ama avcuma batan tırnaklarım bana bambaşka bir şey haykırıyordu. Babalık yapmak istiyorsa bunu canıyla, kanıyla yapmalıydı. Alina'nın önüne dünyayı serdiğini görebiliyordum. Parklar, çiftlikler, elbiseler... Ama esas şeyden kaçıyordu.
"Almayacak mısın?"
Dalgalanan burnumun kanadından bir damla yaş düştü. Boğazımda şişen yumru gırtlağımı patlatacak kadar canımı acıtıyordu ama bu benim dışımda bir olaydı. Bu, baba kız olayıyla ilgiliydi. Benimle değil.
Aldım.
***
Klinikle hastane arasındaki mesafe uzun olmamasına rağmen yol bitmek bilmiyor gibi geliyordu. Özellikle de Alina arkada, bebek koltuğunda uyuyup kalmışken. Ama düşünce çöplüğüme düşmeye niyetim yoktu. Telefonumu çıkartıp Mardin'deki tüp bebek merkezlerini araştırmaya karar verdim. Tek bir kriterim vardı o da kesinlikle buralı olmayan bir doktor bulmak. Bıçak sırtında sörf ediyordum ve bu esnada dedikodu malzemesi olmaya hiç niyetim yoktu. Fakat bu kriterime uygun birini bulmak neredeyse imkânsız gibi bir şeydi. Sonuç itibariyle tüp bebek merkezlerinin tamamı özeldi ve sanırım özel merkezlerin tüm doktorları da memleketlerinde çalışmaya yemin etmişlerdi. Yine de işimi şansa bırakmayı planlamıyordum. Olaylar patladığında ki belli ki Hazan patlatmak için vaktini bekliyordu ama ben onun kadar sabırlı değildim, kopacak dedikodu fırtınası zaten hepimizi esaslı şekilde savuracaktı. Şimdiden bu fırtınayı koparmaya hiç niyetim yoktu. Önce hamile kalmak zorundaydım.
Araba durdu.
Telefonu kapatıp çantama attıktan sonra etrafıma bakındım. Hastanenin otoparkındaydık. "Teşekkürler." Deyip indim. Peşimde olduğumu Alina'yı kucakladıktan sonra döndüğümde fark edebildim. Burnumun dibindeydi ve mana veremediğim ifadesinde belli belirsiz bir kararsızlık görüyordum.
"Geleyim mi?" Diye sordu hiç de emin olmayan bir sesle.
"Neden?"
Hafifçe boğazını temizledi. "Konuşurken dedin ya, Yiğit beni pataklamak için hazır kıt'a bekliyor diye."
Göğsüm kıpırdadı. "Sen Yiğit'i ne sanıyorsun?" Diye kıkırdadım.
"Hayır yani babanı da bildiğim için."
Kıkırtım susuz kalmış bir çiçek gibi soldu. Öyle ki aniden çürümüş çiçek koktu içim. Bu adam niye tüm korkularımı biliyordu?
"Yapar mı öyle bir şey?"
"Kendin için kork." Dedim Alina'yı kucağıma iyice yerleştirdikten sonra. "Belki beni değil ama bana yaptığın teklifi duyunca seni pataklamak için kapına dayanacak çünkü."
Gülümsedi. "Abi dayağından korkmam."
"Asker dayağından korkar mısın?" Dedim dişlerimi göstererek. "Balyoz gibi yumruğu vardır çünkü kendisinin."
Gülümsemesi donar sanıyordum ama aksine genişledi. Gelme dememe rağmen beni hastane boyunca takip etmeye de devam etti. Kestiğim pozlar bir yana... Yiğit'ten korkmadığımı söylesem de... Bunlar gerçeği yansıtmıyordu. Hayır, Yiğit'in beni pataklamasından korkmuyordum elbette. Korktuğum diliydi, azarıydı ve çok büyük azarlayacağını da biliyordum.
Danışmaya Yiğit'in odasını sorup öğrendikten sonra asansöre yöneldim. Hala peşimdeydi. "Gelmez misin artık?" Ağzımın içinden homurdanarak beni duymasını umdum. Nitekim peşimde olmasına rağmen o kadar da dibimde değildi. "Muhitimize geldik."
"Komşulardan mı korkuyorsun." Dedi. Ve Allah'ın belasının sesi benimkinden de yüksekti! "Merak etme, bir alt sokakta bırakacağım seni."
Adımlarımı hızlandırdım. Benim gözüm karaydı; ben evlilik dışı çocuk yaptı diye yuhalanmaya nazır olarak gelmiştim buraya. Ama sersem herifin hiç korkusu yoktu! Esprisini yapmış olsam da burası esas onun muhitiydi. Çocuklu kadının peşinden koştura koştura geldiğini bir tanıdığı görse ne olacaktı?
Asansöre benle beraber bindi. Gerçekten de Yiğit'in bana bir şey yapacağından falan mı korkuyordu? Yapmazdı!
Hem yapsa bile ona neydi ki? Onun hiçbir şeyiydim. Korkmasına gerek yoktu.
Belki korktuğu da ben değildim. Alina için endişeleniyordu muhtemelen. İçim boynunu eğmiş gibi hissettim. Muhtemelen gerçek olan buydu. Korkusunun öznesi Alina'ydı. Ben değildim. Sadece bir an sorguladım hayatı. Birgün biri de benim için endişelenir miydi? Kıskandım; Alina'yı çok kıskandım ama Hazan'dan değil. Hazan gibi bir babası olduğundan. Bu kez gözlerim kendime doldu. Hazan'ı yaptığı, yapmadığı her şey için suçlayabilirdim ama minnet ettiklerim yüzünden susuyordum. Mesela Hazan onu reçel döktü diye omuzlarından tutup sarsmamıştı. Çizgi film tutturdu diye odasına savurmamıştı. Temsilde oynamak istedi diye karanlık tuvalete kilitlememişti. Burnumun direği karşılıksız bir beklentiye doğru süzülerek sızladı. Tam da burada tebessüm ettim. Benim süzülen sızımın karşısı boştu ama bir gün Alina büyüdüğünde bilecektim ki Hazan onun burnunu sızlatacak hatalar yapmamış olacaktı.
Büyüdüğünde.
Zar zor yutkunup dolan gözlerimi kapadım.
Büyüyecekti.
"Tamam artık." Dedim asansörden çıktıktan sonra. "Buradan dönebilirsin."
Dudaklarını ıslatıp alt dudağını ısırdı. Hareketsizliğinden emin olamıyordum; bir karın ağrısı vardı ama ne?
"Git."
"Siz girin." Dedi ellerini cebine sokarak.
Kaşlarımı çattım. "Gece saat iki değil Hazan." Dedim kucağımdan milim milim kayan Alina'yı tekrar düzeltirken. "Burası da ıssız Harlem Sokağı değil."
Tek elini çıkartıp burnunu kaşıdı. "Tamam, hadi girin siz." Dedi söylediklerim umuru değilmiş gibi.
"Te Allah'ım ya." Diye mırıldanıp afralı adımlarla yürümeye başladım. Kendi bilirdi. Evli olup çocuklu peşinde kuyruk olan ben değildim neticede.
Derken, tam da Yiğit'in kapısının önündeyken arkamdan seslendi. "İzmir."
Döndüm. Yine ne yumurtlayacaktı?
Emin adımlarla olduğumuz yere doğru geliyordu ve hiçbir korkusu yok gibi görünüyordu.
"Yiğit bir şey yaparsa, herhangi tek bir şey, hemen beni ara."
Omuzlarıma samurdan bir kürk indi sanki. Üşüdüğümü o hayali samur kürk sırtıma sarılınca anladım. Kalbim ısındı; yumuşadı. Tükürük bezlerim yarın yokmuşçasına tükürük üretiyordu; Lanet olsun, yutkunmak zorunda kalacaktım ve bu gereksiz bir tepkiydi.
Gereksiz mi, diye fısıldadı içim titrek bir sesle.
Gereksizdi işte! Ama yutkundum... "Teşekkürler ama Yiğit'in öyle bir şey yapacağını sanmıyorum."
"Olsun." Sözleri fısıltıya benzer sesimi bir kılıç gibi keskindi. "Ne zaman istersen, gecenin yarısı, sabahın körü. İstediğin zaman arayabilirsin."
Yanmaya başlayan gözlerimi yere dikip dudaklarımı ıslatırken kirpiklerimi kırpıştırdım. "Korkma." Dedim. Ve gayri ihtiyari ekledim. "O Alina'ya bir şey yapmaz."
Başını salladı. "Ben Alina için korkmuyorum zaten." Dedi sadece ve gözlerini üzerime dikerek birkaç adım geriledikten sonra koridorda gözden kayboldu.
Bu kez yutkunamadım bile. Düşünmek istemiyordum ama hareketleri yüzünden aklımdan çıkartamıyordum! Önemsenmek güzeldi; itiraf etmesi zor ama güvende hissettiriyordu. Üstelik bu hareketleri ondan etkilenmeme yegâne sebepti ama. Ama... Bütün olay buydu işte.
Onun koskocaman bir aması vardı.
Başımı sallayıp tüm auramı etkileyen frekansından kurtulmaya çalıştım. Bir de kılıf diktim kendime; o sadece kızının annesine bir şey olmasın istiyordu o kadar.
Kapının kolunu indirip odaya girdim. Temennim Yiğit'in uyuyor olması yönündeydi ama elbette kendimi kandırıyordum. Eminim Yiğit şimdiye dek beni azarlayacağı kelimelerden destan yazmış, şarkı bestelemiş ve kitap çıkartmıştı.
Telefonu kulağına tutmuş ağlıyordu. İçeri girer girmez kapının önünde durarak azarımı beklemeye koyulmuştum ama Yiğit kara gözlerindeki şişmiş kırmızı damarlarla dişlerini sıkarak ağlıyordu. Neden sonra anladım ağladığını.
Ona attığım sesli mesajları dinliyordu.
"Bugün bir morluk daha oluştu göğsünde. Yiğit korkuyorum. Hastaneye gitmek istemiyorum." Bir hıçkırık böldü ahizedeki sesimi. Birkaç burun çekiş ve esaslı bir nefes alma. "Birkaç gündür ateşi çıkıp duruyor." Arka arkaya alınan nefesleri duydum. Sert yutkunuşu ve burun silme sesini. "Doktor yine aynı şeyleri diyecek diye çok korkuyorum."
Geldiğimi fark etmiş olmasına rağmen kaydı durdurmamıştı. Bakışları yüzüme doğru aktığında başka bir tuşa bastı ve bir sonraki ses kaydı başladı.
Ağlıyordum. Hıçkırıklar hiçbir şeydi; ben adeta haykırıyordum. "Yiğit hasta! Hasta. Yine hasta!" Sadece bunları dememe rağmen neredeyse dört dakikalık bir kayıttı bu. Gözlerimi kapatıp odadaki diğer yatağın üzerine otururken sızlayan burnumu çektim.
Bir kayda daha bastı. "Bilmiyorum kızıyor musun ama hastaneye geldik. Haber vermezsem daha çok kızarsın diye düşündüm." İç geçiriyordum. "Alina'yı yatışa aldılar. Nezle oldu da..." Uzun bir sessizlik oldu. Bu kez ağlama yoktu ama o günü hatırladıkça iliklerim titriyordu. En çaresiz günlerimden biriydi nitekim ve yalnızdım. Yapayalnız. "Yiğit ben... Mardin'e gidiyorum." Nefesimin titremesi bile duyuluyordu. "Doktor kanserin kronik olmasından şüpheleniyor. Tedaviye devam ediyoruz ama kesin çözümün ilik olduğunu söylüyor." Bir başka sert yutkunuş daha. "Seninle Mardin'de görüşürüz."
Yiğit attığım son kayda basarken Alina'yı kucağımdan indirip yatağa serdim. İlaç onu fazlasıyla yormuştu.
"Yiğit merhaba. Seninle Mardin'de buluşalım demiştim ama işler biraz karıştı." Kısa bir sessizlik kaydı bölerken Yiğit'in yanı başındaki komodinde duran şişeden bir bardak su aldım. "Hazan'la konuştuk. İşleri riske etmemeye karar verdik. Tüm iyi ihtimalleri elimizin altında toplamak amacıyla..." Boğazımı temizledim. "Tedavinin Finlandiya'da yapılmasına karar verdik." Gürültülü bir burun çekme ile derin bir nefes verdim. O an fark etmemiştim ama sesimde muazzam bir pes etmişlik vardı. "Özür dilerim Yiğit..." Ağır bir yutkunma vardı yine sessizliğimde. Kayıtlarda ne çok yutkunuyordum. Duraklarda ne çok yutkunuyordum. Ben ne çok yutkunuyordum böyle? Söyleyemediklerimden mi yoksa hep yarım kalmışlığın öksüz yutkunuşları mıydı bunlar?
"Ağlıyorum ama kötü bir şey olduğundan değil. Her zamanki şeyler." Dedim kayıtta. "Sadece haberin olsun dedim. Döndüğünde Mardin'e gelme diye. Hem Aslı da seni özlemiştir."
Yiğit telefonu kapatırken gözlerini de yumdu eş zamanlı olarak. Hep işaret hem de başparmağı gözlerine gitmişti. "İç şunu." Dedim usulca. Hazmetmesi kolay değildi. Beş ay önce Aslı'nın ısrarıyla iki haftalık tatile gitmişlerdi ve döndüklerinde de yine Aslı'nın ısrarı üzerine biraz baş başa kalmak istemişlerdi. Esasında Aslı bizi kıskandığı için Yiğit'le aramızı açmaya çalıştığından göreve gitmeden iki ay öncesine kadar tek iletişimimiz telefondu. Sonra göreve gitti ve üç ay sonra görevden döndüğünde aldığı haberler buydu. Sekiz ay önce kanseri atlattığımızı düşünürken sadece üç ay sonra başladığımız noktaya geri dönmüştük.
Suyu alıp tek hamlede başına dikti ve hırsla boşalan bardağı elinde presledikten sonra hınçla duvara fırlattı. Öfkesi bana değil, çaresizliğeydi; farkındayım. Çünkü yaşamıştım.
"Bu sokuk hastalığın..." Derin nefesler arasında sakince cümle kurabilme çabasını takdir ederek yanına oturdum. "Tedavisi var demiştin. Finlandiya'da!"
Titreyen elini avcumun içine alıp sakin olmaya çalıştım. Oraya gidemesem de oradan haberlerim vardı. Müspet olmayan... "Alina'nın hastalığı kronik." Dedim sükûnetle. "Oraya gitsek bile aynı şeyi söyleyecekler."
Yiğit yattığı yataktan hiddetle doğruldu. Kasılan mimikleri canının acısının açık bir tablosuydu ama Yüzbaşı'm bunu umursamıyordu belli ki. "Ne belli kızım? Bir gidelim, görelim. Geçen sefer vize almıştık zaten."
"Hazan," Dedim bakışlarımı ellerimize indirirken. "Oradan bir doktorla görüşüyor. Dahası Alina'nın tedavi sürecini o klinikten bir doktor yapıyor." Bilmek acı. Bildiklerini duymak daha acı. Bu saçma değil mi? Sanki ikisi aynı şey değil. Ama bir şekilde aynı şey değil işte! Bildiğinde görmezden gelmeye çalışıyorsun. Bazen başarıyorsun da ama duyduğunda duymazdan gelmek imkânsız gibi. Çünkü sadece duymak değil yaşadığım. Yüzüme tokat gibi çarpıyor gerçekler. Acıyı kalbimde hissediyorum çaresizce... "Ve o da buradaki doktorlardan başka bir şey söylemiyor."
"Niye bana!" Dudakları titredi. Sesi de öyle. Yaşlar yanaklarına dökülmese de uzun kirpiklerini ıslatmıştı balçık gibi. "Bir şekilde bana ulaşmadın?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Vicdan azabını görebiliyordum ama biraz gerçekçi olalım. Ona ulaşsaydım olacak olan tek şey bu acımasız hislerin mahkûmu olacağıydı. Bu sebeple belki dikkatsiz olacak ve şimdi şükür diye başında beklediğim hasta yatağı yerine morgda olacaktı.
"Ulaşmam gereken sen değildin."
Dudaklarını ısırıp tekrar gözlerini kaçırdı. Emin olamıyordum ama Yiğit'in Alina'ya olan düşkünlüğünün altında görmeyi bile ret ettiği küçük kız kardeşi Yağmur olduğunu düşünüyordum. Askeriyeye başladığı ilk yaz annesinin hamile kalmış ve bunun üzerine Yiğit'in kendini iyice aileden soyutlamıştı. Ailesiyle ancak ve ancak ortak yazlığımızda denk geliyordu ama bir şekilde yeniden çiçek açmış kök ailesine ait hissedemiyordu işte... Fakat annesini ve kardeşini kaybettiği o elim trafik kazasında kendini çok suçlamıştı. Sonraları düşündüğü her seferinde, 'Tek bir şans verseydim onlara... En azından kardeşim için...' diye düşüne düşüne kahretmişti kendini. O yüzden Yağmur'a olan pişmanlığını Alina'da telafi etmek istiyor; çorak topraklarına çiçekler açtırmayı umuyordu.
"İlik bulabildi mi bari?" Ellerini yüzünden çekmesine rağmen gözlerini açmadan düz bir sesle sordu.
"Hayır."
Göz kapaklarının altında oynayan gözleri yuvalarında dönerken burnundan koca bir nefes verdi. "O halde ne halt yemeye hala Mardin'deyiz?" Diye sordu bastırmaktan vazgeçtiği öfkesiyle. "Bildiğimiz hastaneye dönsek ya!"
Sadece baktım. Biliyor olmasına rağmen ne o ne de ben neden hala burada olduğumuzu söyleyemiyorduk. "Kızım yapma!" Diye hırladı dişlerinin arasından öfkeyle. Gözlerimiz kısa bir an yatakta kıpırdanan Alina'ya dönse de Yiğit ardı ardına aldığı nefeslerle dikkatimi ona çevirmemi sağladı.
"Sen gitmemize izin verir miydin?" Kelimeler dilime battı. Zehir aktı sanki ağzıma ama... Kelimeler haklıydı. "Yıllar sonra kızın olduğunu öğrensen onu bırakır mıydın?"
"Ne sen ne de ben Hazan değiliz." Dedi en nihayetinde Yiğit güçlü bir sesle. "İzin vermesin de ne yapıyorum görsün adi herif."
İç geçirdim. Yiğit'in Hazan'a karşı olan amansız öfkesini anlıyordum. Hak vermiyordum ama anlıyordum. Onun gözünde Hazan beni kullanıp atmıştı. Onun mantığına göre annesine değer vermediği çocuğun babalık haklarından da feragat etmek zorundaydı.
Bunu ona söyleyemesem de Yiğit dış kapının mandalıydı. Ben anne olarak bir ebeveynin duygularını anlayabiliyordum. Bu konuda Yiğit'in duygusu mandal olmaktan öteye geçemiyordu ama. Dudaklarımı ısırdım. "Şu noktada velayet kavgasına giremem Yiğit." Dedim usulca. "Önceliğim Alina."
Öfkeyle doğruldu. "Seni velayet davasıyla mı korkuttu?" Burnundan alev soluyordu resmen. Ayrıca... Beni velayetle korkuttu demem haksız bir yorum olurdu. Korkutmadı dersem de... Yalancı olmak istemiyordum.
"Şerefsiz puşt!" Dedi Yiğit ansızın. "Alina'yı almakla mı tehdit etti?" Söylediğimin mesnetsiz bir yorum olmasını bekliyordu belli ki ama sessizliğim beni ele vermişti. "Açsın bakalım kimin çocuğunu kimden alıyor?"
"Yiğit yeter." Dedim ben de karşılık olarak sertçe. "Bir sürü cephede savaşıyorum. Bir hendek daha kazamam."
"Topla eşyalarını!" Yiğit ondan hiç beklemediğim bir çeviklikle ayağa kalkarak. Bir eli kırık kaburgasında olsa da yarası yokmuş gibi hareket etmesi beni korkuttu. Ameliyattan çıkalı yirmi dört saat olmamıştı daha. "Gidelim bakalım şu Finlandiya'ya. Gerçekten yapılacak hiçbir şey yok mu yoksa şerefsiz puşt bizi parmağında mı oynatıyor, öğrenelim bakalım."
"Otur lütfen!" Lütfen, sesimdeki otoriteye şaşkın şaşkın bakıyordu resmen. Çünkü sesim hiç de ricacı değildi. "Anlamıyor musun? Yalan söylemiyor. İstanbul'daki doktor, buradaki onkolog ve Finlandiyalı pediatrik onkolog, hepsi de aynı şeyi söyledi. Tedavi işe yaramaz çünkü kanser tekrar ediyor." Dedim ağlamaklı, titrek bir sesle. "Üstelik Alina ilk kez hastalığı atlattığında kanserin ikinci evresindeydik. Beş ayda üçüncü evreye geçtik!"
İkimiz karşılıklı ağlarken dişlerimi sıktım. İyileştiğini sandığımız o beş ayda kanser o kadar hızlı büyümüştü ki Alina'nın tedavi şansı kuş olup uçmuştu sanki. Kanser agresifti! Lanetti ve lanet olsun ki kronikti...
"Yapılacak tek bir şey var." Dedim ve bekledim. Aynı huysuz sessizlikte komodindeki su şişesini koluyla savuran Yiğit boynunu çıtlatıp sordu.
"Yattınız mı?"
Hiç acımadan kırık kaburgasının olduğu yeri çimdirdim. "Salak salak konuşma." İki büklüm olmasına acımadan baktım. Beni tanımıyormuş gibi saçma salak yorumlar yapmasına tahammülüm yoktu.
"Bu bebeği leylekler getirmeyecek İzmir Hanım!" Dedi Yiğit'te acısına rağmen aynı tahammülsüzlükle.
"Bilim diye bir şey var." Diye üsteledim. "Bir kez yaptık diye... Tövbe ya."
Üstelememe karşılık çıkıştı. "Eeee," Dedi pörtlettiği kan çanağı gözlerle. "nasıl olacak bu yeni bebek?"
"Tüp bebek yapacağız."
Yanımdan geçerek duvara yumruk geçirdi. "Kızım," Öfkesine hâkim olmaya çalıştığı kaskatı olmuş sesinden belliydi. "iki çocuktan sonra-" Cümlesinin ortasında durup nefeslenerek kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. "Bak konu oraya gelsin de istemiyorum ama bu adam çocukları sana bırakacak mı?"
Kalbim sıkıştı. En belirsiz soruyu şimdi sorması şart mıydı?
"Önceliğim değil diyorsun da-"
"Bilmiyorum." Diye kestirip attım. Tamam, ömrümün her evresinde bir sonraki adımı düşünmüştüm. Attığım her adımın bana ne getireceğini hesaplamakla mükelleftim ama bu öyle bir durum değildi. Bu konuda fazla düşünürsem elim kolum bağlanırdı. Düşünmeliydim ama düşünemezdim. Düşünürsem... Alina'nın şansı tek haneli rakamlara düşecekti.
"Evlenecek misiniz?"
"Hayır!"
"Tamam İzmir, düşünmeyelim, babalık hakkını düşünmeyelim, evliliği düşünmeyelim, o şerefsiz puşt da babalık feragatini düşünmesin!" Bakışlarımı yakalamaya çalıştı fakat verilecek bir cevabım olmadığından sırtımı dönmüş haldeydim. Bu soruların cevabı bende de yoktu. "İzmir!" Diye bağırdı Yiğit sinirle. "Bundan bir yıl sonra Alina iyileştiğinde bu kez sadece Alina için değil doğacak diğer bebeğin için de velay-"
"Sorma ya! Sus artık!" Diye feryat ettim gözyaşları içinde. O mandaldı, duygularına karşı zafiyet gösterse de ben gibi zayıflıklarına yenilmiyordu; her şeye rağmen hala mantıklı düşünebiliyordu ama ben anneydim! Benim beyin kıvrımlarımda önceliklerim dolaşıyordu. "Bilmiyorum! Bilmek de istemiyorum. Bildiğim tek şey o bebeğe ihtiyacım olduğu!"
"Sen demedin mi adam Karun gibi zengin diye! Şimdi de kalkmış kızını bırakmak istemiyor diyorsun. Üstüne bir bebek dah-"
Arkamı dönüp sağlam omuzundan ittim. "N'apayım ya? Söyle Yiğit! Çıkar yol göster!" Hıçkırıklarım omzumu sarsarken Alina'yı gösterdim titreyen ellerimle. "Ölüyor kızım, ölüyor! Sabun köpüğü gibi eriyor! N'apayım sen söyle?" Dedim nefes nefese ağlayarak. "Saçları dökülüyor, vücudu morarıyor! Bu ansızın bir ölüm gibi değil Yiğit. Eriyor Alina! Eriyor... Göz mü yumayım? Oluruna mı bırakayım?" Diye bağırdım. Sesimle birlikte kıpırdayan Alina kirpiklerini kırpıştırarak doğruldu. Dudaklarımı zorlayan isyana mani olabilmek için iki elimle de ağzıma siper olurken Yiğit'in sarılmasıyla kendimi tutamadım. "Yoruldum ben! Bittim! Bittim Yiğit. Bittim ben..."
İnlemeli hıçkırıklarım odayı inletmeye başladı ve Yiğit tüm yaralarıyla birlikte beni sımsıkı sararak özür dilemeye başladı.
"Özür dilerim. Haklısın! Haklısın deli kızım."
***
Geçirdiğim küçük çaplı sinir krizi Alina'yı uyandırdığından ve Alina en sondaki cümleleri duyduğundan canım olduğundan da sıkkındı. Şimdi uyuyordu; her ikisi de ama ben beynimin içinde kaybolmuş gibiydim. Birçok düşünce ve fikir beyin kıvrımlarımda dolaşıyordu ve ben onları her değerlendirdiğimde karşıma çetin bir ama çıkıyordu. Kabullenmiştim artık; kariyer kadını değildim. Mantıklı adımları İzmir Hanım atıyordu. Oysa ben anneydim. Bazı kararları verirken kendimi bahar denizine atıyor gibi, hızlı ve ansızın yapmam gerekiyordu. Değilse yapamayacaktım. Mesela biraz daha düşünürsem yarın ki randevumuzu iptal edebilirdim. Neden? Çünkü Yiğit haklıydı. Hazan çocukları bırakmayacaktı. Bende öyle. Boşanmayacaktı da. O zaman alacağım hasarı büyütmenin anlamı neydi ki? Saçmalık.
Ama o saçmalık Alina'nın en büyük umuduydu. O yüzden düşünmeyi bıraktım.
Başımı koltuğun sırtına yaslarken çantamdan telefonum çıkartıp tüp bebek merkezlerini aramaya devam ettim. Esasında en mantıklısı çevre illerdi. Hem bu sayede tanınmama ihtimallerimiz de artardı. Daha doğrusu Hazan'ın tanınmama ihtimalleri. İşimi şansa bırakmamak adına Mardin'in çevre illerinin her birinden işimize yarayacak merkezler bulduktan sonra esneyerek gözlerimi yumuyordum ki telefonumu koyduğum çantamdan bir kâğıt parçası sürtündü elime.
Bir de bu vardı. Hazan'ın kızına yazdığı ilk mektup. İçinde kötü şeyler olduğunu sanmıyordum ama Yiğit'in akşamki hallerini hatırladıkça mektuba bir göz gezdirmem gerektiğini düşündüm.
Düz baskılı bir zarftı. Katlanmış kâğıdı açarken ise fark ettim. Tek sayfa değildi. Üstelik içinde zincir ve bir kolye ucu vardı. Öncelik olarak mektubu açtım.
Biricik Rapunzell;
Kuşlardan haber aldım; biraz hasta olduğunu söylediler bana. Büyük talihsizlik. Oysa sana bir dolu sürpriz hazırlamıştım Kara Kuzum ama umuyorum ki ben geldiğimde iyileşmiş olacaksın. Çünkü geldiğimde seninle oyun oynamak isteyen biri olacak yanımda. Söylememi istemedi; sürpriz olsun dedi ama babalar kızlarına dayanamaz kızım. Nikita beni buldu ve seni çok özlediğinden bahsetti. Ben de ona söz verdim. İşlerim bitip yanınıza gelirken onu da size getireceğim. Bir de Nikita şunu söyledi; yolda birkaç yol arkadaşı bulmuş. Alina onları da kabul eder mi, dedi. Benim kızımın kalbi kocaman, dedim. Tabii kabul eder. Senin için onları yanıma aldım.
Yolculuğumun bitmesine az kaldı kızım. Seni görmeme çok az kaldı. Geleceğim, sana sarılacağım ve seni asla bırakmayacağım.
Seni Deli Gibi Seven Baban
Geleceğim, sana sarılacağım ve seni asla bırakmayacağım. Son satırı kaç kere okuduğumu bilmiyorum. O kelimeler kalbime nasıl ulaştı onu da anlamıyorum. Bana bile değildi hâlbuki sözler. Bir babadan kızınaydı. Belki de bir babadan kızına olduğu için içimi bu kadar yakmıştı. Nemlenen kirpiklerimi elimin tersi ile silerken ince ince burnumu çektim. İyi baba olmasını umuyordum. Bu sözlerin havada kalmamasını. Babalığını ailesine karşı savunabilmesini diliyordum. Her şey ortaya çıktığında... Alina'nın benim gibi hayal kırıklığı yaşamamasını umuyordum.
Kâğıdı katlayıp zarfa koyarken elimle yüzümü yelpazeledim. Burnum sızlarken sinir krizi esnasında soluduklarımla sarıldım. Yoruldum ben, bittim demiştim. Doğru, ben tükenmiştim ama eğer Hazan Alina'yı hayal kırıklığına uğratırsa nereden geldiğini bilemediğim bir güç dolardı içime. Saldırırdım, gerekirse onları yırtar, enginlere sığmam taşardım.
Ama ben dinlenmek istiyordum.
Diğer kâğıdı açtım. İki mektup yazmasının manasını sorguluyordum ki... Anladım. Bu mektup banaydı.
Safir Gözlü kız...
Konuşsam dinlemezdin. Kızardın. Küser, kırılırdın. O yüzden yazmak zorunda kaldım.
Özür dilerim İzmir. O gecenin ikimizin hayatında bir dönüm noktası olacağını bilemezdik ama bilseydim bile tüm hataları yeniden yapardım. Tek pişmanlığım ise bugün olduğu gibi yine seni bulamamak olurdu. Kızımın ilk tekmesini hissedememek, aşerdiğinde yataktan senin için çıkamamak olurdu. Kalp atışlarını duymak isterdim. Cinsiyetini seninle birlikte öğrenmek, karnın kocaman olduğunda ayakkabılarını ayağına ben giydirmek isterdim. Oysa sen yalnızdın. Ofiste bana kızarken haklıydın. Sana ne kadar kızsam da ki kaçırdığım günler adına ne kadar kızgın olduğumu tahmin bile edemezsin, haklıydın. Sen bir kadın olarak yapabileceğinin en iyisiyle karşıma çıktın. Seni merak ettiğim onca zamana hiç ihanet etmeden, aklımdaki İzmir neyse karşımdaki İzmir oldun. Güçlü ve azimliydin. Alina'nın annesi sen olduğun için mutluyum.
Seni aradım. En az senin kadar ama bulamadım. Adından ve fotoğrafından başka hiçbir şey yoktu elimde. Aradım ama bulamadım. Bulabilseydim... Bulabilseydim bugün o teklif bizi çoktan aile yapacaktı ama bulamadım... Özür dilerim. Senden ve Alina'dan çok özür dilerim ama pişman değilim. Benimle evlenmeni istedim. Geçmişine rağmen üstelik. Bu teklifimle karşında nasıl bir adama dönüştüğümü düşünüyorum günlerdir. Haklısın sen. Yerden arşa kadar haklısın. Bu teklifle kendimi sadakatsiz, seni de metres yerine koydum belki. Belki diyorum çünkü her ikimizin de öyle kişiler olmadığını biliyorum ama gerçekler gördüğünden daha büyük. O yüzden ne sen metressin ne de ben ikinci kadınla evlenmek isteyen aşağılık bir sadakatsizim. Bunun benim resmi evli olmamamla inan hiç alakası yok. Sana anlatamam ama bilseydin ne büyük bir cenderede savaş verdiğimi görürdün.
Senden tek bir şey istiyorum. Bana güven. Sadece güven. Güvenirsen ne sen ne de ben Alina'dan kopmayacağız.
Hazan
Bu kez ağlamamı tutamadım. Boğazım hassasiyetle şiştiğinden ve burnum da tıkandığından nefes almak güçleşmiş olsa da bu kafa karışıklığımın yanında hiçbir şeydi. Bana ettiği teşekkürleri ve minnetini okuyabiliyordum mektuptan ama ne demek istiyordu? Evlilik konusu hakkında... Onu engelleyen neydi? Bir bardak su içip titreyen ellerimle mektubu bir daha açtım. Defalar ve defalarca okudum. Sanki Hazan'ın bana anlatamayacağı gerçekleri satır aralarında kovalıyor gibiydim ama Hazan kadar net bir adamın bu kadar gizemli olmasını çözemiyordum. Koltukta dizlerimi karnıma çekerken bu kez zarfı tepetaklak getirdim.
Kolyem. Ne zaman kaybolduğunu bile bilmediğim defter kolyem avcuma düştü. Bunca yıldır onda mıymış sahi?
Ve saklamış mı?
Kalbim kordonlarına dolanmışçasına sıkıştı. Dudaklarımı ısırarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Bu hisler beni yoruyordu, üzüyordu ama ne yapabilirdim? Ondan nefret etmeye çalıştıkça, uzak durmak için çabaladıkça sadece nezaketi karşısında eriyordum. Bu haksızlıktı. Kendime ihanetti ama kalbime söz geçiremiyordum. Heyecanlanıyordu lanet olası. Tekliyordu arsızca. Yutkunup kolyenin sayfalarını ayırdım. Sağ köşede benim fotoğrafım vardı.
Sol köşede ise onun.
Ortada katlanıp küçücük kalmış kâğıt parçasını açarken Efe'nin fotoğrafının olması gereken köşeye bakakaldım. Kalbimi açmıştı ve içine kendini koymuştu haddini bilmez romantik.
Evli romantik...
Titreyen soluklarım şiş boğazımı zorlayarak dudaklarımdan dökülürken kâğıdı açmayı başardım.
Bunu bulduysan kalbini kazandım demektir safir gözlü kız.
Haziran 2019 - Sevgilin Hazan
Nefes alamadım. Bu kez kesinlikle nefes alamadım. Artık titrek dahi olsa soluklarım yok gibiydi. Mektubu ve kolyeyi dikkatlice çantama saklarken hıçkırıklarımı tuttum dilimin ucunda. Bu halimi ne Yiğit'e ne de Alina'ya açıklayabilirdim. O yüzden dilimde kan tadı patlayana kadar dişledim kendimi. Bana destek olabilirmiş gibi hissediyordum, sarılabilirdi, gözyaşlarımı silebilirdi, o çok aradığım sıcacık kucak onunki olabilir, beni göğsünde dinlendirebilirdi ama o evliydi. Neden evliydi ki?
***