*Bu arada bu hikayede kuma olayları olmayacaktır.
*Bu hikayede kuma güzellemesi yapılmamaktır.
Bu açıklamalara rağmen kuma gibi bir olayın olduğunu ya da olacağını düşünenler varsa hikayeyi okumayı bırakmakta özgür olduklarını bildirmek isterim.
Geçmişe gidip gelmeli bölümler yüzünden kafası karışanlar varsa lütfen belirtsin, ona göre bir düzenleme yapalım :))
Keyifli okumalar;
Sekiz Ay Önce
-HAZAN-
Buldum. Onu buldum. Bu kez hiç beklemediğim bir anda çıktı karşıma. Hiç beklemediğim bir anda ve hiç beklemediğim bir şekilde.
Birkaç yıl önce hayatıma sadece birkaç saatliğine girmiş bir kadını hayatımın takıntısı haline getirmiş olmam belki biraz saçmaydı. Belki hastalıklı bir tavırdı ama o geceden sonra onu hiç unutamadım. Merak; en çok da merakım yüzümden düştüm kör kuyusuna. Kimdi ve şimdi neredeydi? Korkularını yenebilmiş miydi? Yaralarını sarabilmiş miydi? Sadece merak ettim. Bendeki kolyesi bahanem oldu aradım; o küçücük kolyedeki resmine müptezel oldum. Her gün ve gece o resme çekildim. Kürk Mantolu Madonna'nın Raif'i gibi... Ancak ben Raif kadar şanslı değildim. Teknemi satmak için geldiğim İzmir'den kalbimi kaybederek döndüm. Garipti. Kalbim yoktu ama çoktan kırılmıştı. Acınasıydı.
Müzeyyen'den sonra kalbimin kapılarını kapatmıştım; kadınları sadece bedenime yaklaştırıyordum ama ruhuma dokundurtmuyordum. Kırgındım çünkü. Kabul edelim; en yakın dostunuzla kalbinizin sahibi kadını altlı üstlü görmek, insanı var olabileceğine inanmadığı yıkımların altına sokuyor. Ben de küstüm. İzmir'den öğrendiklerim ertesinde merakıma yenik düştüysem sebebi hepten Müzeyyen'di. Tacize uğradığında bile kendini sadakatsiz hissedip kahrolan bir kadının nasıl seveceğini merak ettim sadece. O bulut dolu mavilerin gün ışığında nasıl parlayacağını, yatağa dökülen zift karası saçların sevişmekten bitap düşmediğinde de yine ahenkle salınıp salınmayacağını merak ettim. Kahkahalarından öfke ve acı çıktığında gülüşünün nasıl çınlayacağını merak ettim. Gerçekte kim olduğunu ve neler yapabileceğini merak ettim. Ama onu kucağında bebeğiyle, kolunda kocasıyla gördüğümde tüm meraklarım suda çözülen pamuk şekerine dönüştü.
Dişlerimi sıkarak dinledim doğum günü hazırlıklarını. Aşk değildi bu. Yemin ediyorum değildi. Tutkulu bir meraktı sadece ama kalbimin bir kez daha kırılmasına mani olamadı bu gerçek.
İstanbul'da bir avmde karşıma çıktı. Bebeği kaç yaşındaydı bilmiyorum ama küçük kızın cılız saçları tepesinde atkuyruğu olabilecek kadar uzundu. Demek en azından bir, iki yaşındaydı. Demek benden sonra hayatına devam etmişti. Neden etmeyecekti ki? Ben kimdim? Adımı bile hatırlamadığına emindim. Bu durum sinirimi tarif edemeyeceğim derecede bozdu. Sonra da dedim ki belki bebek onun değildir. Ama onun da cevabı bir yumruk gibi indi suratıma. Küçük kız çocuğu huysuzlanıp ağlamaya başladığında, anlamsız sesler çıkararak 'anne' diye ağlamaya başladı.
Ve İzmir de bebeği 'Bi 'tanem!' Diye pışpışlamaya başladı. Oyuncak mağazasındaydım. Kuzenimin oğlunun uzaktan kumandalı helikopteri için girdiğim şu cıvıl cıvıl mağazada meraklarımın arasına batmaya başladığımı hissettim. Başımı yere eğip kendimi toparlamak adına aldığım birkaç nefesin ardından küçük kızın 'Baba,' dediğini duydum hemen sonra. Meraklarım balçığa dönüşüyordu ama her geçen saniye başka meraklarım doğuyordu. Saçmaydı ama yine ve yine merak ettim. Küçük kızın ağlamaları arasında 'baba,' demesi merakımı kamçılamıştı doğrusu. Bakışlarımı peluş hayvanların oluşturduğu standa diksem de kulaklarım tekmiliyle beni kalbimden vuran çekirdek ailenin odağındaydı.
"Babacığım," Dedi adam ve küçük kız akabinde susmaya başladı. Bu esnada ise yanımda geçerek kasaya gidiyorlardı. Sepetlerindeki onca kutlama malzemesinden küçük kızın doğum günü olduğunu varsaydım. "Yiğit sen öder misin? Ben bir şey daha alacağım." Dedi İzmir kendinden oldukça emin bir sesle. Benim yanımdayken duyduğum bu ses değildi. Bu seste mutluluk ve güç vardı. Benim yanımdaki İzmir ise muhtaçlığın bin bir tonu ile abluka altındaydı.
Her nedense alındım. Kullanılmış gibi hissettim. Biz erkekler kadınları kullanırız; bunu sadece cinsel anlamda söylemiyorum. Pek çoğumuz farkına bile varmadan pek çok kadını sömürür. Tıpkı o gece İzmir'in beni sömürdüğü gibi. O benim güvenimi kullanmıştı bense onun güzelliğini ve cazibesini. Hangimizinki daha alçakça diye bir yarışa girmiyorum ama şimdi duyduğum bu ses yüzünden fena kullanıldığımı hissediyorum.
Önümdeki kuzuya bakarak kaşlarımı çattım. İzmir için bir basamak olduğum çok barizdi. Derin bir okyanusun ortasında dümdüz bir kayaydım onun için. Bana kocaman bir adımla zıplayarak annesi, babası ve sevgilisi gibi toksik insanların bulunduğu o çirkin adadan üzerime atladı. Hemen ardından ise üzerimden pozisyon alıp bebeğinin babasına gitti.
Kırgın da olsam onun adına sevindim. Tüm samimiyetimle onun için endişelenmiştim ve şimdi onu mutlu görmek beni rahatlattı. Acıttı ama çok da rahatlattı.
Çok yakınımdan geçti. Omzu sırtıma sürtünürken gözlerimi kapatıp boynumu kütlettim. Parfümünü değiştirmişti. Hatırladığım acı tekila kokusu ve pudralı miskti ama şimdi etrafına saçtığı çok daha başkaydı. Bahar gibi kokuyordu. Yasemin ve menekşeyi ciğerlerimde hissedebiliyordum. Duyumsamakta neredeyse zorlandığım sandal ağacı ve vanilya ise burnuma bir selam verip geçmişti sadece.
Ve misk hala oradaydı.
Yutkunmak benim için dehşet büyük bir tepkiydi ama kokusuyla beraber salya bezlerim harekete geçmişti ne yazık ki. İstemedim; tüm meraklarıma susmasını emrettiğim onca dakikanın ardından varlığından ve hatta kokusundan etkilenerek yutkunmak istemedim ama sol yanımda bir küçük esinti olunca meraklarıma yenik düştüm. Hemen yanımda diz çökmüştü. Alt raflardaki peluşlara bakıyordu ve uzun ince parmakları hayvanlar âleminde dolaşıyordu. Gecenin karanlığından herhalde, bu kadar beyaz tenli olduğunu fark edememiştim. Saçlarını sağ omzuna attığında ise bir kez daha fark ettim; sadece beyaz değildi. Teni damarlarını sergileyecek derecede şeffaftı.
Siktir! Boğazımı temizleyerek başımı başka yöne çevirdim. Vücudumun, özellikle de belden altımın kendi kendine hareket etmesinden nefret ediyordum! Kendime dokunduğum onca zaman İzmir'i düşlediğim olmuştu ama hiçbiri şimdi bile sadece kokusunu, saçlarını ve tenini gördüğüm şu an kadar tahrik etmemişti beni! Ki benim çok renkli bir cinsel dünyam vardır.
Kendimi ayıpladım. Aldatılmış bir adam olarak ilişki içindeki hiçbir kadına yan gözle bakmadım.
Şimdiye kadar.
Şimdiyse yanımdaki kadını biraz ilerisinde kocası olmasına rağmen o geceki haliyle düşünüyordum.
Yüzümü buruşturarak dişlerimi sıktım. O gecenin ilerleyen saatlerinde bana neler dediğini hatırlıyor muydu acaba?
"Beni anlamak bu kadar zor mu?" Diye solumuştu.
"Hayır." Demiştim. "Sadece güvenmek ve sevilmek istiyorsun."
"Madem bu kadar açık bir kitabım," diye fısıldamıştı. "O zaman neden okuyamıyorlar?"
Ağladı. Yüzleşme pozisyonundaydık; kucağımdaydı ve içini dolduruyordum. Henüz biraz önce kırılan mührü yüzünden daracık bir eldiven gibi beni saran lav kuyusu canıma okuyordu ama her nedense onun zevk aldığını sanmıyordum. Derin bir acı çekiyordu. Öyle ki yüzünü göğsüme saklayıp kirpiklerinden dökülen gözyaşları tenimi ıslattığında etrafına dökülen saçlarını kulağının ardına itip fısıldadım. "Yanlış adamlar canını okur İzmir." Başını hafifçe kaldırıp bana baktığındaysa ekledim. "Doğru adamlarsa seni."
Sertçe yutkundu. "Beni tanımıyorsun." Dedi usulca. "Ama okuyorsun."
Ben sadece iyi bir okuyucuydum. Ama haklıydı. Ömrünce anlaşılmamış bir kadını çok net okuyordum.
"Sen doğru adamsın." Ben ilah olduğumu iddia etmiyordum. Sadece aynı acıları yaşayan insanları yaraları hep aynı yerdedir. Onun ki de tıpkı benim ki gibi kalbinin en arka odasındaydı; kan revan bir halde ve bitap şekilde. Yarasından tanıdım. Onu yarasından okudum. Elleri kollarımı okşayarak boynuma çıkarken kararlılıkla çattı kaşlarını. Onu okuyabilmemin esas nedeninden habersizce konuştu. "Sen doğru adam," Dedi kendinden emin bir şekilde. Parmakları enseme tutunup zeminden aldığı güçle yukarı kayarken önceliğim olmamasına rağmen zevkten kayan gözlerimi saklayamadım. "neden bu kadar geç geldin?"
Benimle bu kadar ciddi konular konuşmak istiyorsa açıkçası bunu üzerimdeyken yapmamalıydı. "İzmir," Dedim güçlükle. Hareket etmiyorken bile içindeki erkekliğim sıcaklığı ve darlığı yüzünden aklımı başımdan alıyordu. Ama ağır bir kriko gibi yavaş yavaş inip çıkmaya başladığında kendimi tutmam imkansızdı. Gırtlağımda patlayan erkeksi bir inleme yüzünden ondan aldığım zevki ifşa ettim. "Dur." Aklımı başımdan zaten almıştı! Ya benimle sevişmeliydi ya da konuşmalı. İkisini aynı anda yapabilecek kadar kalifiye bir erkek değildim!
Ama durmadı. Üzerimdeki ritmini arttırırken sarhoş bakışlarında derin bir kararlılık vardı. Başını hayır anlamında hafif hafif sallayarak yüzüme yaklaştı iyice. Dudaklarını dudaklarıma sürtüp fısıldadı. "Okunmaya ihtiyacım var Hazan." Dedi dudaklarımdan içeri doğru. "Beni okumana ihtiyacım var."
Ellerim beline kilitlendi. Dedim ya, ben basit mekanizmaydım; hem konuşup hem sevişemiyordum ama şu an hem sözcükleri hem de bedeni beni ona davet ediyordu. Ellerim beline dolanıp onu göğsüme sertçe çekerken ani hamlem karşısında memnuniyetle gülümseyen kadına bakarak "İzin verdiğin müddetçe okurum." Dedim. Bunu bana neyin söylettiğini bilmiyorum ama bu cümlenin kalbimde meraklarla dolu bir odayı açtığına yemin edebilirdim. "İzin veriyor musun?"
Gülümsemekle yetindi ama bu bana hiç yetmedi. Bu sebeple onun ritmine ters bir şekilde kendimi içine ittim.
"Veriyorum!" Dedi baştan çıkarıcı bir iniltiyle. "Ah... İzin veriyorum!"
O kadar dardı ki içinde ilerleyebilmem için onu kazmam gerekiyordu ve bunu ayakta daha iyi yapacaktım. Belimin iki yanından sarkan bacaklarının altına kollarımı geçirip ayağa kalktığımda neden bilmiyorum kasıldı. Boşalmıyordu ama yine de pelvik kasları beni sağıyordu. Heyecanını inip kalkan göğsünün hızlı ritminden okuyordum. Ah İzmir! O kadar açık bir kitapsın ki, seni okuyamayanlar utansın! Mesela şimdi, doruğa tırmanmana sadece saniyeler kaldığını okuyabiliyordum ama bu zevki beraber tatmak için nabzını düşürmem gerektiğini de biliyordum. Aynı zamanda ise bu zevke merakla koştuğunu da. O yüzden hızlı bir karar verdim. İkimizi birden getirecek coşkulu bir karar.
"Bacaklarını belime sar güzelim." Dedim. Normalde sevişirken çok daha sertimdir ama bu İzmir'in ilkiydi ve güzel hatırlasın istedim. O bacaklarını belime sararken ise kollarımı altından çekip beline doladım. Bir tanesi ile bedenini çok kolay zapt edebiliyordum. Diğeri ise içinde sarhoş olmak istediğim saçlarına dolandı. Aheste bir şekilde saçlarını karıştırırken birden tutup sertçe asıldım. İncecik, tahrik edici bir inleme dudaklarından düştüğünde üstten ona bakıyordum. "Gelmek için deliriyorsun." Diye kazmaya başladım onu. "Gözlerinden okuyabiliyorum İzmir." Okuyordum ve tenimde hissediyordum. Açığa döktüğü boynuna gömülerek derin gayzerinde son sürat sürmeye başladım kendimi. O dar ve pürüzlü gömüsü ıslaklığı aşıp bozuk bir musluk gibi su damlatmaya başladı. Kollarımın arasında bir kuş gibi çırpınmaya başladığını hissediyordum. Kendini sağa sola atmak için debelenip duruyordu ancak nafile. Onu ablukam altına almıştım ve ikimizi birden zirveye taşımadan salmaya da niyetli değildim.
"Bu Nikitaya benziyor." İzmir'in günümüz İstanbul'undaki güçlü sesi yıllar önceki muhtaç ve ürkek İzmir'den ayırdı beni. Gözlerimin önüne dökülen buğudan kurtulmak için kirpiklerimi birbirine sımsıkı bastırırken düşünmeyi kestim. Kesmek zorundaydım çünkü o gecede kalmak için geçerli tüm sebeplerimin miladı dolmuştu.
Kadın evliydi!
Hemen önümde duran yumuş kuzu peluşu alarak hızlı bir şekilde bulunduğu reyondan ayrıldım. Bu talihsiz işkenceye dayanacak bir saniyem bile kalmamıştı. Buraya girerken ki esas motivasyonumu unuturcasına kasaya geçerken tüm dikkatim hiçte ihtiyacım olmayan peluş kuzuyu satın almaktı.
Ama sırada İzmir'in kocası ve bebeği vardı.
Kuzuyu bırakabilirdim aslında. Evet, bu iyi bir fikirdi. Hem zaten acı bir Türk kahvesinin beni sertçe sarsıp ayıltmasına ihtiyacım vardı. Fakat küçük kız bana bakıp incecik ama uykulu sesiyle "Me me." dediğinde ne yapacağım konusunda kararsız kaldım. Yani elbette İzmir'den kaçmama gerek yoktu. Sonuç itibariyle onu hayalinde büyüten bendim. Beni hatırlamıyordu; gördüğünde histerik hezeyanlarla burada ne aradığımı sormayacak ya da ucuz romantik komedilerdeki aptal karakterler gibi hiçbir şey ifşalanmamışken sevgilisine yediğimiz haltları neden yediğimizi anlatmayacaktı ama...
Mevzuyu ben biliyordum ve bu durum yeterliydi.
Kuzuyu kasanın hemen önündeki ve benim hemen ardımdaki sepete atıyordum ki küçük kızın babasının omzundan sarkan başı kıpırdandı. Bir elinin başparmağını emerken öbür elini çenesinin altından çıkartarak sepete attığım kuzuya uzanıyordu.
İzmir ya da babası kuzuyu ona uzatabilirdi. Beni alakadar etmezdi.
Kızın yüzüne iki boy büyük gelen gözleri buğulanıverdi anında. Kaşlarımı çatarak bir adım geriledim. İzmir'in bu kadar hızlı gözleri dolmuyordu. Bu feminen hareketi babasından aldığına emin olarak yüzümü buruşturdum.
"Me me!" Küçük kız bu sefer daha yüksek bir sesle ellerini uzatmaya başladı. Tabir-i caizse babasının omzundan sarkacak kadar ileri gidiyordu ama babasının zapt edici kucaklaması yüzünden pek de başarılı olamıyordu. Derken adam kıza dönüp "N'oldu fındık içi?" Diye sordu tok, bariton bir sesle.
Adama çaktırmamaya çalışarak küçücük bir adımla gerilerken boğazımı temizledim. Meyvesini zaten görmüştüm; ağacı görmeye hiç gerek olduğunu düşünmüyordum.
"Beyefendi sizin işleminiz nedir?"
Diğer kasa açıldığında kendime lanet ettim. Kasadaki kız elbette bana sesleniyordu ve sırada lüzumsuz yere geçirdiğim onca vaktin ardından işlemim yok demek ise kulağa fazla sübyancı geliyordu.
"Kuzu." Dedim çatık kaşlarımın altından manasızca. Ne yapacaksam o kuzuyu?
"Tabii." Dedi kasadaki kız beklentiyle bana bakarak. Hızlı hareketlerle kuzuyu attığım sepetten alarak kasadaki elemana uzatırken ise tüm dikkati peluş kuzuda olan minik kız başıyla beni takip etti. Takip ettiği başlarda kuzuydu ama kızın buğulu kahve gözleri ve haddinden uzun saçları yüzünden yüzümde oluşan aptal gülümseme kızın dikkatini çekmişti. Esasında çok güzel bir kız çocuğuydu. Annesini düşününce bu normaldi tabii.
Bana gülümsedi.
Bende ona gülümserken küçük kızın babası aramızdaki iletişimi fark ederek bana döndü. Toparlanma ihtiyacı hissettim. Adam karısıyla aramdaki geçmişi bilmiyor olsa dahi ben biliyordum ve bu durum şu an yaşananları olabildiğinden de saçma kılıyordu.
"Doğum günü galiba." Dedim. Esmer adam gülümsememe tebessümle karşılık verse de tüm koruyucu kanatları çıkıvermişti.
"Sayılır." Dedi adam ama başka bir şey söylemedi. Tekrar kasasına döndüğünde küçük kızın bana bakan bedenine de yeni bir yön vermişti.
Tam da bu esnada diğer kasadaki kız "Hepsi bu kadar mı?" Diye sordu.
Esmer adam "Evet." Dedi. Küçük kızı kucağında tutuyor olmasına rağmen diğer eli ile rahatça hareket ediyor, cebinden cüzdanını çıkartıyordu.
"ToysEx kartınız var mı?"
"Numaramı söyleyeyim." Dedi esmer adam. Bu esnada benim kasamın görevlisi kız kuzuyu kasadan geçirerek poşete koyuyordu ki "Hediye paketi olsun." Dedim. Nasılsa peluş bir kuzuya ihtiyacım yoktu. O zaman bu kuzuyu, kuzuya da aşık olan minik kıza hediye edebilirdim.
"Anahtarlığı da hediye paketine ekleyelim mi efendim?" Diye sordu kasamın görevlisi.
"Anahtarlık almadım."
"Anahtarlık peluşun promosyonu efendim." Dedi bunun üzerine eleman.
"Hayır o halde." Dedim. Promosyonu hediyeye dâhil etmek hoş olmazdı nitekim. "Hediye kartınız var mı?"
Peluşu paketleyen eleman işine ara vererek bana bir kart uzattı. Minik kızın adını bilmediğinden önce ne yazacağımı bilemedim ama en sonunda aklıma gelen fikirle yetindim.
Son gördüğümden çok daha iyisin
Mutlu yaşlara İzmir ve Kızı
Kartı hediyemi paketleyen adama verirken ise yanımdaki kasanın, İzmir'in kocasının, elemanı konuştu.
"Yiğit Atasoy mu efendim?"
"Evet." Dedi esmer adam. Bu esnada ise benim elemanım işini bitirerek hediye paketini ve minyatür peluş anahtarlığı bana uzattı.
Her ikisini de aldım. Bunu İzmir'e veremezdim ama alıp yanımda da götüremezdim. O yüzden adının Yiğit olduğunu öğrendiğim adamın ödemesini yaptığı sepetin içine koydum usulca. Kapıya yöneldim. O acı kahveye tam olarak şu an ihtiyacım vardı.
"Hey! Dostum!"
En azından artık bir düşe saplanıp kalmayacaktım. İzmir güzel bir rüyaydı ve anılarımın arasında baş tacını kapmıştı ama bu kadar.
"Arkadaşım, bakar mısın?"
Birisi kolumdan sertçe asıldı. Bu Yiğit'in ta kendisiydi. Kızını kucakladığı kolunun altındaki elinde ise benim hediye paketim duruyordu. "Bu nedir?" Diye sordu sertçe.
Tüm samimiyetimle cevap verirken dürüsttüm. "Doğum gününüz için küçük bir hediye."
"Kim olarak?" Diye sordu Yiğit daha sertçe. Kaşlarım havalandı; sakin olmaya gayret ettim. Verdiği tepki konusunda haklıydı. Nitekim kimse oyuncakçıda gezen tanımadık bir adamdan afaki hediye almak istemezdi. Bu kulağa oldukça sübyancı geliyordu.
"Ben sadece küçük kızın kuzuyu istediğini fark ettim."
"Fark etseydik biz alırdık." Dedi Yiğit ondan beklemediğim bir sertlikte.
"Evet," Gülümsedim. "Eminim alırdınız ancak ben fark ettim ve küçük kıza hediye etmek istedim."
"Gerek yok." Diyerek hediye paketini boş eline alarak göğsüme çarptı sertçe. Sakin ve nazik bir şekilde karşılık verdim.
"Lütfen," Dedim paketi tekrar ona uzatarak. "Sadece küçük bir çocuğu sevindirmek istedim. Dilerseniz hediyeyi bir başka çocuğa verin ancak iade etmeyin."
Yiğit'in tekrar hamle yapmasını engelleyerek mağazadan çıktım. Söylediklerimde tamamen ciddiydim. Sadece onun küçük kızını sevindirmek istemiştim.
Ancak yanımdan esercesine giren kadının üzerinden dökülen öfkeye bakılacak olursa bugün sadece bana özel nemrut değildi. Gün sanırım hepimiz için kötü geçiyordu. Nitekim ani bir şaklamayla arkama döndüğümde yanımdan geçen kızın Yiğit'e sertçe tokat attığını fark ettim. Aynı anda korkudan ağlamaya başlayan küçük kızın sesleri de yükseldi. Bu ses İzmir'de alarm düğmesine basmış olmalıydı ki elinde tuttuğu köpek peluşla olay mahaline koştu. Kimsenin odağında olmadığımı bilmeme rağmen kolonun arkasına sinme ihtiyacı hissettim. Gide de bilirdim ama nedense gidemedim.
"Bana yalan söyledin!" Diye bağırdı yanımdan geçen kız. "Bana yine Lina için yalan söyledin!"
"Sesine dikkat et Aslı." Dedi İzmir buz gibi bir sesle. "Burası evinin holü değil."
"O da senin kocan değil!" Dedi adının Aslı olduğunu öğrendiğim kız. "Bu saçmalığa aylardır katlanıyorum zaten." Diye hırlarken mağazanın içinde olduğunu bile fark etmediğim müşteriler tartışmanın olduğu tarafa doğru toplaşmaya başladılar. Bu esnada ise Yiğit kucağındaki kızı İzmir'e vererek etrafa öfkeli bakışlar attı.
"Bu konuşmanın yeri burası değil Aslı." Dedi sertçe. Kızı kolundan yakalamıştı ki Aslı kendini geri çekerek öfkelendi.
"Bu konuşmanın hiçbir zaman yeri değil zaten Yiğit!" Dedi. Kızın durdurulamaz öfkesi ile büyüyen tartışma yüzünden müşterilerin bir kısmı mağazayı terk etmeye başladığında ise Yiğit bu kez pes etmeyen bir tavırla Aslı'yı kolundan yakalayıp mağazanın dışına, benim olduğum tarafa doğru sürüklemeye başladı. Cebimdeki telefonu çıkartarak birileriyle mesajlaşıyor gibi yapmaya başladım. Merakıma yenilmiş olmak sinir bozucuydu ama neler olduğunu anlamadan da gitmek istemiyordum.
"Ne yapmaya çalışıyorsun sen?" Diye hırladı Yiğit. Neredeyse dibimdelerdi.
"Bana yalan söyledin!" Diye yineledi kendini kız. "Bu işi bitireceğinizi söylediniz ama alışverişe gelmişsiniz!"
"Bitireceğiz zaten." Yiğit dişleri arasından aldığı nefesle tısladı. "Bu yaptığınla Alina'yı ne kadar korkuttuğunun farkında mısın?"
Aslı ise hiç oralı olmayan bir tavırla "Bitir o zaman!" Diye inledi. "Aylardır onlarlasın; onların derdi, tasası... Alina sana baba diyor."
"Desin!" Yiğit'in sesindeki çileden çıkmayı duyabiliyordum. "Ne olacak desin!"
Ne yani, Yiğit küçük kızın babası değil miydi?
"Yiğit," Dedi Aslı kendine hakim olmaya çalışırcasına. "Ben senin nişanlınım, farkındasın, değil mi?"
Yiğit İzmir'in kocası değil miydi?
Kafa karışıklığıyla Hala mağazanın içerisinde olan İzmir'e döndüm. O gece kollarım arasında 'Babam gibi olmak istemiyorum,' Diyen kız? Anlamıyordum.
"Alina senin kızın, değil mi?" Dedi Aslı histerik bir tonda. "İzmir'le aranızda kan bağı yok ki zaten!"
"Aslı sus!" Dedi Yiğit gerçekten tehditkâr bir tonda. "Saçmalamaya başladın."
"Aylardır benimle ilgilenmemenin sebebi de bu İzmir kucağında bir çocukla çıkageldi ve birden tüm dünyan o ikisi oldu."
"Aslı!" Yiğit gerçek bir aslan kükremesiyle kızı sustururken kafam iyice karışmıştı. Babasının fahişelerinden dem vuran bir kız sevgilisi olan bir adamdan çocuk mu yapmıştı? Buna inanmak istemedim. Özellikle de bu konuda derin yarası olan biri için bu alçaklık çok fazlaydı. Onun hayattaki bu duruşundan etkilenmiştim. Bunu kendine yapmış olamazdı. "Alina'nın temiz raporları geldi bugün. Lütfen bugünü zehretme!"
"Hazan Bey," Tüm odağım kulak misafiri olduğum tartışmadaydı. O yüzden birisi adımı seslendiğinde kolayca toparlanamadım. "Sizsiniz, değil mi?"
Karşımdaki adamı pek çıkartamasam da "Benim," dedim gayr-i ihtiyari. Tam da zamanında gelmişti her kimse.
"Tanımadınız mı?" Diye sordu Karşımdaki adam sahte bir kırgınlıkla. "Geçen sene Antalya Yat Fuarında tanışmıştık. Semih ben."
Dudaklarımı ıslattım. Hafızamı biraz zorlasam adamı çıkartacağımdan kesinlikle emindim ama önceliğim o değildi. Önceliğim tam olarak arkamda dönen muhabbetteydi ama onlar da benim onları dinleyemediğim o küçük zaman diliminde epey yol kat etmişlerdi. "İzmir gidiyoruz!" Diye bağırdı Yiğit. Bu esnada Aslı mağazanın cam yansımasından gördüğüm kadarıyla resmen ağlıyordu. İzmir sürdüğü alışveriş sepetiyle mağazadan çıkarken Aslı'nın olduğu tarafa özellikle bakmıyordu. Bu içime kımıl kımıl bir kurt düşürdü. Evet, evlilik bir sözdü, bağdı ama sevgililik bile olsa İzmir'in kişisel hayat şartlarınca, ilişkisi olan bir adamdan çocuk yapması bana hala inandırıcı gelmiyordu. Buna rağmen Yiğit iki kadın arasında kalmış gibi görünüyordu. Emin olamadım.
"Bu iş burada bitmedi Yiğit Atasoy!" Diye bağırdı Aslı arkalarından.
Hiç emin olamadım. O yüzden artık haddim olmadığını bilsem de Yiğit Atasoy ismini araştırmaya karar verdim. Ve belki İzmir Atasoy ismini de...
***
Bölüm sonu notu: Hazan'ın ilk bölümdeki nemrut tavrı İzmir'i Yiğit'in kapatması sanması yüzünden olabilir mi? Ne dersiniz? Belki başlardaki tüm o nemrutluğun esas sebebi bu bölümde yaşananlardır :D Peki sizin düşünceleriniz neler? Hadi bakalım, teori ve yorumlarınızı bekliyorum :))
Not 2: Düğümlerden biri bu bölümde açıklandı; Ayşem'le ilgili düğüm de diğer bölümde çözülecek bakalım :))