12. Bölüm

2362 Words
Herkese iyi geceler, günler, sabahlar, beni her nerede ve ne zaman okuyorsanız :)) kısa ama keyifli ve tatlı bir bölüm oldu. Beni yorumlardan mahrum etmemenizi umuyorum. 12. Bölüm "S400 döşeyeceksin." Son yarım saattir Yiğit'in narkozlu saçmalamalarına maruz kalıyordum. Bu başlarda komikti. "Yok lan, mevziye değil. Götlerine." Ama iş teröristleri işkenceyle öldürmeye gelmeye başladığında... İşte o noktada sinirden gülmeye başladım. Yarı baygın gözlerine inen buğulu perde zaten başlı başına komikti. "O kanı bozuğu-" "Yiğit," Diye seslendim usulca. Komut almış gibi sesime döndü. "Taburda kız mı var lan?" Diye sordu öbür yanına dönüp şuursuzca. "Benim Yiğit, İzmir." Dedim aynı huzurlu tonda. "Kızım senin ne işin var içtimada?" Gevşek yüz kaslarını zorlayarak kalın kaşlarını çattı. "Yerler kızım seni burada." Yüzünü buruşturup o komutan sesiyle gürlemeye çalıştı. "Yatın elli şınav!" Kıkırdadım. "Yiğit hastanedeyiz." Dedim kirli sakallarının bittiği yerden şakaklarına doğru severek. Doğrulmaya çalıştı ve bir anda tüm şuursuzluğuna rağmen tüm aklını başına toplamaya çalışır gibiydi. "Alina'ya mı bir şey oldu?" "Hayır." Dedim. Yarısı sebebiyle zaten çok da doğrulamamıştı ama omuzlarına bastırdığım güce rağmen hala ayaklanmaya çalışıyordu. "Sen yaralandın. Hatırlamıyor musun?" Buğulu kahveleri kendi üzerine döndü. Savruk eli gövdesini yoklarken kesik bir soluk alarak ellerime ittiği gücü azaltarak yatağına geri yayıldı. "Kim vurdu beni?" Diye söylendi bir süre huysuz huysuz. Bu bilgiye sahip değildim ama muhtemel cevap Yiğit'i dellendireceğinden susmayı tercih ettim. Nazikçe vurulan kapı sesiyle Yiğit'in başından ayrılarak kapıya döndüm. Burnunun ucundaki gözlüğü ile tepesi açılmış, hafif göbekli ama yaşına göre hala fit, orta yaşlı bir doktor içeri girerek "Geçmiş olsun." Dedi. Başımla iyi dileklerini karşılarken yatak ucundaki hasta dosyasına doğru gitti doktor. Dosyayı kısa bir süre inceledikten sonra ise her şeyin yolunda olduğundan emin olurcasına yerine bıraktı. Elindeki kalemi önlüğünün cebine tıkıştırırken ise sordu. "Ağrı şikâyeti var mı?" "Yok." Dedim. O kadar söylenmeye hiç ağrım var dememişti. "Güzel." "Doktor Bey?" Dedim tereddütlü adımlarla kapıya yaklaşarak. "Ne zaman iyileşir?" Doktor burnunun ucundaki gözlüğü çıkartarak tıpkı kalemi gibi önlüğünün cebine astı. "Uzunca bir süre dinlenmesi gerek." Dedi kesin bir tavırla. "Yarası var. Üstelik kaburgası da kırık." "Peki ama ne kadar sürede yola çıkabilir?" Diye sordum. Gaddar davranmak niyetinde değildim. Bencillik ise niyetlerimin en sonuncusu bile değildi ama medikal müdahaleleri evde yapabileceğimiz zamana ne zaman geçerdik? Çünkü Yiğit'e de Alina'ya da kendim bakabilirdim; deri altı ameliyat olmadığı müddetçe. Ki bunun için ikisinin de aynı anda aynı yerde olması gerekiyordu. "Bir müddet gözetim altında olması iyi olur." Dedi doktor ısrarcı bir tavırla. Tamam, joker kartı atıyordum. "Kızımız kanser hastası ve Mardin'de tedavi görüyor." Dedim acınası bir tonla. Kendimi acınası hissettiğim zamanlar olmuyor muydu? İtiraf etmek gerekirse zaman zaman kendimi çok zavallı hissediyordum ama şahsi durumlarımı asla çıkarım için kullanmazdım; ciğerim ikiye bölünmüş ayrı ayrı kanıyor olmasaydı. "Yiğit'in askeri hastanede tedavi olması gerektiğini biliyorum ama... Yani demek istediğim, bu durumu daha kolay hale getirip getiremeyeceğimizi merak ediyordum." Doktor anlayışla başını sallarken "Anlıyorum." Dedi. "Komutanım uyansın, gerekli ayarlamalarla kızınızı buraya getirtiriz." İstediğim bu değildi! "Aslında doktorumuz orada ve bir tedavi takvimimiz var." Dedim tüm şansımı zorlarcasına. "Üstelik oraya da yeni taşındık. Tüm aile eşrafımız orada." Bu yalan sayılmazdı. Alina'nın tüm sülalesi oradaydı. "Bize yardım edecek herkes demek istiyorum." Dedim ricacı bir tonda. "Buraya kızımız gelirse hem Yiğit'le hem de kızımızla birden tek başına ilgilenmek benim için çok zor olacak." Doktor ısrarlarım üzerine tekrar düşünürken ensesini kaşıdı. "Komutanım uyansın, dediğim gibi." Dedi. "Yarın bir düzenleme yaparız." Ve ardından bir şey daha isteyemeyeyim diye hızlıca odadan çıktı. Kollarımı göğsümde kavuştururken Yiğit'e doğru döndüm. Yaptığım bu hamle yüzünden bana kızmayacağını biliyordum. Şahsen gelir gelmez Alina'yı sormadığı için seviniyordum bile. Eğer sormuş olsaydı ameliyatı burada değil Mardin'de olmak için ısrar ederdi çünkü. Aslında... Alina'yı sormadığı için çok seviniyordum. Çünkü o göreve giderken Alina hasta değildi ve bir önceki atakta Hazan'ı bulma fikrime şiddetle karşı çıkan da Yiğit'in ta kendisiydi. Alina'nın hastalığını bir rapor verircesine telefonuna attığım sesli mesajlarla haber vermiştim ama ne hastalığın yeni atağından ne şiddetinden ne de mecbur son ihtimalinden haberi olduğunu sanmıyordum. Buna rağmen hastane deyince yataktan fırlayıp Alina'yı sayıklayacak kadar da endişeliydi. Dudak büküp saati kontrol ettim. Dokuza geliyordu. Alina artık esnemeye başlamış olmalıydı. Dün geceyi kaçırmıştım ama bu gece için hala şansımız vardı. Telefonu elime aldım ve daha rehbere giremeden telefonum çalmaya başladı. Ve o anda Yiğit emir almış gibi bağırdı. "Yiğit Atasoy, İzmir! Emret komutanım!" Of Yiğit! Başparmağımla damağımı ittirirken hoplayan kalbimi sakinleştirmeye çalıştım. Yiğit'in sadesi iyiydi de narkozlusu hiç çekilmiyordu. Onu odada tek başına bırakarak hastane koridoruna çıktım. Telefonum hala çalıyordu ve ne mutlu ki bu bir görüntülü aramaydı. "Bebeğim!..." Coşkulu ama kısık bir sesle telefonu açtım. Alina karşımdaydı. Belli ki banyo yapmıştı çünkü ıslak saçlarından süzülen damlalar telefon ekranından seçilebilecek kadar netti. Beni görünce bir an duraksadı ve büzülen dudağından anladığım şiddetli bir ağlama krizi geliyordu. Öyle de oldu. Telefonun ucundan bile kulak zarlarımı zorlayacak çığlıklar gözyaşlarına eşlik ederken sadece "Anne gel!" Diye sayıklıyordu. "Geleceğim." Dedim. "Söz geleceğim." Dinlemek istemedi ama sanırım sesimi özlediği için sesimi duymaya odaklanmak zorunda kalmıştı. "Ağlama bi'tanem." Dedim gülümseyerek. "Uyandığında yanında olacağım. Hem de dayınla birlikte." Birkaç iç çekişin ardından tekrar su koyuverdi. "Şimdi gel." Çıktığım odaya geri dönmek üzere adımlarımı hızlandırdım. "Dayın uyudu." Dedim mahcup bir tavırla. "Dayını almadan gelemem ki." Kendini geriye atarak kadrajdan çıktığında gerildim. Yumuşak zemindeydi inşallah. "Hazan?" Dedim tüm o mülayim tonlarımı boş vererek. Başını bir yere çarpmamıştı, değil mi?" Kadraj birden dönüp Hazan'ı göstermeye başladı. "Yatakta, korkma." Dedi. Kısa bir süre içindeyse ekran yine değişerek Alina'yı göstermişti. Küçücük bornozu içindeki kızım soluk pembe ve sarılardan oluşan odanın içinde, kuş tüyü gibi görünen bir yatağın üzerinde yastığına kapanmış ağlıyordu. "İzmir, Alina duş aldı, ballı süt içti, senin söylediğin animasyonu bile izledi ama seni istiyor." Dedi Hazan'ın endişeli sesi. "Bana bir saniye ver." Dedim Hazan'a. Odaya döner dönmez Yiğit'i dürttüm. "Asker, uyu!" Dedim komutan edasıyla. Yiğit'in buğulu kahveleri boşluğa döndü hızla, "Komutanım!" Diye solurken elini selam vermek için alnına kaldırmaya çalışıyordu. "Kapa gözlerini asker!" Dedim bir kez daha ve Hazan'a seslendim. "Telefonu Alina'ya verir misin?" Dedim Yiğit'e olan tavrımdan mütevelli sertleşen sesimi yumuşatarak. Telefonun ekranı kayarcasına etrafı gösterirken dikkat ettim. Oda, çocuk odasıydı. Duvarlarında Rapunzell animasyonunun çıkartmaları vardı ve hatta kadrajdan kayan dolap Rapunzell'in dolabının aynısı mıydı? Bir an söyleyeceklerimi unutarak duraksadım. Herhalde Alina konağa gitmeden önce de konağın bir odası Disney stüdyosu gibi dizayn edilmiş olmalıydı. O dolabı sadece bir gün içinde yaptırmış olamazlardı, değil mi? "Anne gel!" Alina'nın sesi yüzüme atılan bir şamar gibi beni ana çekerken kafamı minicik sallayıp "Bebeğim, bak dayıcığın uyudu." Diyerek Yiğit'in yüzünü gösterdim. Gözleri neredeyse kapanmış gibi görünüyor olsa da Yiğit'in gözleri hala daha açıktı. Bu sebeple riske girmek istemedim. Yiğit her an tekmil verebilir ya da cinai planlar yapmaya başlayabilir korkusuyla ekranı kendime çevirerek "Bütün gün sana aldığı hediyeyi paketlemekle uğraştı." dedim. Eliyle gözlerini silip ağlamasını durdurmak için esaslı bir gayrete giren Alina oturma pozisyonuna geçerken tüm bornozu açıldı. Hazan'ı ikaz etmek için dudaklarımı aralamıştım ki ince uzun parmaklar kadrajıma girdi. Daha ben ağzımı açmadan Hazan Alina'nın bornozunu düzeltmeye başladı. Hemen ardından ise kızımızın yanaklarını kurulayıp kucağına aldı onu. Şimdi kadrajda o da olduğu için gülümsememi ısırıp anaç tavrıma geri dönmeye zorladım kendimi. "Çok mu yoruldu?" Diye sordu Alina isteksiz bir merakla. "Fena hem de!" Dedim. "Sence ne almıştır dayın?" Önce Hazan'a baktı ve hiç beklemediğim bir sırıtmayla bana dönerken "At." Dedi. "Oh..."Aaa! Tükürüğüm damağımı doldururken zar zor yutkunup "At mı?" Dedim. Alina hevesle başını sallayarak "Ormanda gördüm." Dedi. "Çiftlikte." Diye düzeltti Hazan kısık bir sesle benim için. "Rapunzell'in atı gibiydi anne." Gülümsemeye çalıştım. "Bembeyazdı! Elma bile yedi." İlgiyle Alina'yı dinlemeye çalıştım ama tüm dikkatim Yiğit'le cüzdanlarımızı bile birleştirsek alamayacağımız attaydı. Kızım ama sen de... Baban multimilyoner olabilir de ananın kaşesi belli be yavrum. En azından artık ağlamıyordu. "Dayım at mı almış anne?" Gerçi telefonu kapattıktan sonra ben ağlayacaktım. Peluş. Mecbur peluş alacaktık. Alina'nın hayal kırıklığına uğrayacağını biliyordum ama bütçemiz ancak buna el verirdi. "Bilmiyorum ki." Dedim sevimli bir sesle. "Ama şimdi uyursan yarın dayının sana aldığı hediyeyi görebilirsin." Bir süre ekrana küskün küskün bakan Alina gözlerinin dolmasına rağmen ağlamadan "Tamam." Dedi. Derken sesi biraz titrekti ama yine de ağmadığına göre krizi atlatmış sayılırdık. "Seni seviyorum." Diyerek avcumu öpüp ekrana üfledim. Alina da hareketlerimi tekrar etmeye çalışırken Hazan telefonu kendisine çevirdi. Gözlerindeki bariz korku saniye saniye kendini rahatlığın kollarına bırakıyor gibiydi. Her adımda odayı aşıyordu ve sonra birden daha karanlık bir yere geçip "Bir an arabaya atlayıp Şırnak'a sürmeyi düşündüm." diye itiraf etti. Bu sırada her neredeyse lamba açılmış yüzü aydınlanmıştı. "Seni çok özledi." Bende onu özlemiştim. "Yarın geliyor musunuz gerçekten?" Başımı salladım. "Doktora durumu izah ettim." Dedim. "Yarın bir ayarlama yapacaklarını söylediler." "Kemoya yetişmiş olur musun?" Sertçe yutkundum. "Bilmiyorum." Diye itiraf ettim. Yiğit'in duymaktan zaman zaman bıktığım askerlik anıları arasında acil hastaları helikopterle taşıdıklarını anlattığını hatırlıyorum ama sanırım bizim o kadar da acillik bir durumumuz yoktu. Kaldı ki Yiğit ne zaman uyanırdı, onu da bilmiyordum. Bildiğim tek şey Alina'nın durumunu öğrenir öğrenmez Yiğit'in tüm şartları zorlayacağı ve eğer kendisinin gelmesi mümkün değilse bile beni Mardin'e yaka paça yollayacağıydı. "Ama en kötü kemo çıkışına yetişmiş olurum." Başını salladı usulca. "Alina inatçı bir çocuk." Dedi usul bir sesle. Gülümsedim. İnatçı değildi; muhtemelen korkuyordu. Bu yüzden beni deli gibi yanında istiyordu. "Şahsen benim ailemde herkes mülayimdir." Güldü. "Ben de o kadar inatçı biri sayılmam." Dedi bunun üzerine Hazan. Ama bunu söyler söylemez duraksadı ve sadece kendinin bildiği bir espriye güler gibi tebessüm etti. "Hayvanları çok seviyor bu arada." Hastalığı öğrenene kadar bir goldenımız olduğunu söylemedim. Mardin'e gelmeden önce ise egzotik balıklarımızı komşumuza ebediyen emanet etmiştik. Peluş kuzunun gizemi de buradan geliyordu zaten. "Ahıra girdi ve bir öküzü sağmaya çalıştı." Kahkahamı bastıramadım. "İyi de-" "Memeyi bulamadı." Diye tahmini sorumu cevapladı hemencecik. "Sonra da bu inek bozulmuş diyerek atların yanına gitti." Kahkaham şiddetlenirken Yiğit'in mırıldandığını duydum. Aralık gözleri iyice kapanmış ve artık narkoz etkisinden uyku büyüsüne geçmişti. "Başka ne yaptı?" Diye sordum merakla. "Benimle işe geldi." Dedi gayet ciddi bir şekilde. Hemen ardından yüzünde anlam veremediğini belirten mimikler peyda oldu. "Beni bırakmak istemiyor." Kahkaham sussa da tebessümüm genişledi. "Çünkü sana âşık." Dedim fütursuzca. Adil olmam gerekiyordu; küçük kızımın Hazan'ın etkileyici aurasından ya da presentable görünüşünden etkilendiğini sanmıyordum ama Hazan küçük bir kızın kalbini çalabilecek kadar yakışıklıydı. Sadece küçük bir kızın kalbini mi, diye sordu kalbim utanmazca. Silkelenme dürtümle mücadele ederek ekrandan Hazan'a baktım. Hafif utanmış yüzünde memnum bir gülümseme vardı. "Eğer sebep buysa ihya olurum." Dedi mütevazi olmaya çalışarak. Gerçi pek başarılı değildi ama çabasını takdir ettim. "Tabii bir de koca konakta tanıdığı tek kişi sensin." Dedim fazla şımarmasını engellemek için. "Koşulsuz şartsız güvenebileceği tek kişi de. O yüzden eteğinden ayrılmıyordur." "Bu daha olası." Diyerek beni onaylarken hafifçe boğazını temizledi. "İzmir," Deyince daha ciddi konulara geçiş yaptığımızı anladım. "Pek zamanı değil, biliyorum ama sormak zorundayım. Teklifimi neden kabul etmedin?" Omurlarım gerilerek yukarı uzandı. Narkozun Yiğit'i derinden uyuttuğunu biliyor olmama rağmen odadan çıkma ihtiyacı hissettim. "Evlisin Hazan." Dedim dişlerimin arasından. Yiğit iyiydi, Alina yaşının verdiği korkuyla beni endişelendirmeye devam etse de güvendeydi ve tüm bunların ertesinde ancak gevşeyip rahatlayabilmişken; üstüne üstelik Hazan beni güldürmeyi başarmışken neden böylesi bıçak sırtı konuyla beni geriyordu ki? "Onu demiyorum!" Hazan kuvvetli bir nefes alıp ekranın ardından gözlerime baktı. "Mardin'e yaptıracağım onkoloji merkezinden bahsediyorum. Detayları dinlemedin bile." Bu kez iç geçiren ben oldum. Cazip bir teklif olduğunun farkındaydım. Üstelik bu sadece maddi açıdan cazip bir teklif de değildi. Hazan Alina için tam teşekkürlü bir onkoloji merkezi yaptırmaktan bahsediyordu. Babası merkezin yatırımcısı, annesi de bu yatırımın mühendisi olacaktı. Hazan'ın bu merkez için tercih edeceği doktorlar hayallerimin bile ötesinde olabilirdi. Ama Ayşem aramızda mıh gibi dururken bu yatırıma nasıl ortak olacaktım? "İzmir, Mardin artık benim yol haritamda yok ne demek?" Diye sordu Hazan o geceki sözlerimin altını çizercesine. Yanağımın içini ısırdım. Bu konuşmayı gerçekten de şimdi burada, küçücük bir telefon ekranında mı yapmak istiyordu? "İzmir?" Diye soludu sertçe. "Ne anladıysan o." Dedim. Daha fazla detay verip onu da kıllandırmak istemiyordum. Ben gelene kadar içindeki kurtlar onu kırt kırt yiyebilirdi. "Ben o zaman bu cümleden senin Alina'yı da yanına alıp basıp Mardin'den gideceğin sonucunu çıkartıyorum." Dedi soğuk, sert bir sesle. Cevap bile vermedim. "Hala mı ya?" Dedi bunun üzerine. "Hala bana güvenmiyorsun. Hala kaçıp gitme kafasındasın! Pes İzmir! Pes!" "Senin neyine güveneyim?" Dedim. Merdivenleri küt adımlarla inerken diğer hastaları rahatsız etmemek adına sesimi makul bir seviyede tutmak istiyordum ama ne zaman kendime hâkim olmaya çalışsam önce Hazan'ın evlilik teklifi hemen sonra ise beni Ayşem'in gözüne sokmak için konağa getirişi aklıma geliyordu. "Doğru!" Dedi Hazan benim aksime hiç de hâkim olmaya çalışmadığı sesiyle. "Senden gizli hamile kalıp doğuran benim. Sana haber vermeden Alina'yı büyüten benim! Senden habersiz kanser atlatan benim. Üstelik sana ulaşabilecek konumdayken senden tırım tırıs kaçan da benim!" "Senden kaçmadım!" Dedim. Her kavgamızda yüzüme vurup duracak mıydı hatalarımı? Hataların bir değil ki İzmir'ciğim, dedi iç sesim. Yüzümü buruşturarak hastanenin bahçesine çıkarken okkalı bir cevap yapıştırabilmek adına derin bir nefes alıp. "Evet." Dedim. "Tüm bunların üzerine evli olup evlenme teklifi eden de sensin!" Diye ekledim sertçe. "Ya sen bana ne yaptığını biliyor musun? Sen beni fahişe yerine koydun!" Hastaneden olabildiğince uzaklaşıp hiçbir sansür koymadan ve hatta tükürükler saça saça konuşmaya başladım. "Ne olacak? Kız torun var diye zılgıt ata ata beni konağa hanım mı yapacaklar? Konak sakinleri bana bakarken aman ne güzel, bize kız torun mu verdin, diyecekler? Hazan ben o eve adımımı attığım an herkes bana kötü kadın gözüyle bakacak. Evli olmadan erkeklerin koynuna giren yosma, diyecekler!" Dedim. "Ben zaten canımla uğraşıyorum, bir de sizin çağ dışı törelerinizle uğraşamam!" "Töreyle başımız belaya girmesin diye evlenelim diyorum zaten!" Diye bağırdı Hazan da öfkeyle. "Evlenmem diyorsun." "Evlenmem!" Diye altını çizdim sertçe Sözünü kesmemi duymamış gibi yaparak devam etti. "Alina için bir bebek daha yapacağız, diyoruz. Ben seni ve çocuklarımı nasıl bırakayım? Hadi ben bırakmadım, sen ne sıfatla burada kalacaksın?" Boşan, demek istiyordum... Ama gördüklerimden sonra bunu demeye ne hakkım vardı? "Boşanamam." Dedi Hazan gözlerimden duygularımı okur gibi. "Boşanırsam o çağ dışı dediğin töre beni de Ayşem'i de öldürür." - - - Hellooov, Geldik mi bir minik bölümün sonuna daha? Bu bölüm sonu size minik de olsa bir spoiler vermek istiyorum. Sanırım önümüzdeki bölüm Hazan'ın altı üstü gizli kapaklı bütün sırrı ortaya dökülebilir. Nedenini, nasılını söylemeyeceğim ama sanırım önümüzdeki bölüm geçmişe dönüş yaşayacağız ve hepinizin aklındaki tüm sorulara cevap vereceğiz. Öyle ki bir ihtimal kendi canından da korkan Hazan'ın sebebini bile öğrenebiliriz. Sizce bu sebep ne? Ve yine sizce Yiğit Hazan ve ailesini öğrendiğinde ne olacak? Dip not; Önümüzdeki bölümler çooo....ooook daha eğlenceli olacak :)) Bölüm sonu yorumlarınızı iştahla bekliyorum. 13. Bölümde görüşmek üzere :))
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD