11. Bölüm

3564 Words
Sellllaaaaaam Hanzade Tutkunları :)) Şaşkınsınız, değil mi? Ben de öyle. Bu hafta bölüm çok hızlı geldi; Allah hızımızı kesmesin :)) Karşılığında bir dolu yorum bekliyorum; bilginize. 11. Bölüm - Yiğit - Siktiğimin kurşunu. İçeride kalması önemli değildi de içeride parçalara ayrılarak dağılması canımı gereksiz yere yakıyordu. Ameliyata alsalar acı en azından daha katlanılır olacaktı ama bir sürü tıbbi prosedür vardı. Önce kanamamı kontrol altına almışlardı şimdi de tahlil sonuçları için bekletiyorlardı ama bilincim açık olduğuna göre o kadar da kötü durumda değildim. Meydanda kanlar içinde beklediğim bir gecenin ardından bu bile mucize sayılırdı esasen. Boynumun altından kayan yastığı düzeltirken acıyla kasıldım. "Siktiğimin..." "Yiğit." Olduğum yerde duraksadım. Aslı mı gelmişti? İyi de verasetim onda değildi. Haberin ona gitmemiş olması gerekiyordu. "Sen nereden haber aldın?" Diye sordum. Etrafına bakınıp tereddütle içeri girdi. Tereddüdüne aşinaydım ve bundan nefret ediyordum. Aslı'yla aramızdaki en büyük sorun benim asker olmamdı. Bundan gurur duyduğunu biliyordum ama aynı zamanda nefret de ediyordu. Verasetimi ondan almamın sebebi de buydu. Geçen sefer öldüğümü sandığında yaptıklarından sonra ona ne kadar güvenebilirdim ki zaten? "Ege haber verdi." Dedi huzursuz adımlarla içeri girerek. Başımı onayla salladım. Dostumdan böyle bir hamle bekliyordum zaten (!) Ona defalarca ölmediğim müddetçe Aslı'ya haber vermemesi gerektiğini söylemiştim ama umursar mı? Asla? "Önemli bir şey değildi." Dedim umarsızca. "Haber vermesine gerek yoktu." Sözlerim onda kırgın bir ifade yaratırken yatağın yanındaki koltuğa kondu. "Kurşunun kritik bir yerde olduğunu söyledi..." Konuşurken titriyordu ve bu canımı biraz daha sıktı. Geçen seferki olay olmasa yaram yüzünden korktuğunu ve üzüldüğünü sanırdım ama bu kez tavırlarının nedenini biliyordum. Bu konu konuşulup kapandığından beri bugünün geleceğini biliyordum ve aslında şehit olmaktan falan korkmuyordum ama Aslı'nın şehit karısı, sevgilisi olmaya karşın alerjisi yüzünden yaralanmaktan ölesiye korkuyordum. Üniformamı ve üniformamın getirdiği saygınlığı seviyordu. Sevmediği şeyse dul kalmaktı. "Doktorlar kontrol etti." Dedim ona bakmaktan kaçınırcasına. "Sıkıntılı bir durum yok." Ona bakmasam da gözümün ucundaki kıpırtıda gülümsediğini görmek sinirimi bozuyordu. Ben iyiydim ama iki şehidimiz vardı. Aslı'nın anlamadığı buydu; ben ya da bir başkası diye bir şey yoktu bu meslekte. Hepimiz aynı üniformayı giyiyorduk. Birimiz şehit düştüğünde... Hepimiz şehit düşerdik. Bu acıya ortak olmak istemiyordu Aslı ve bu durum, benim canımı kurşundan çok yakıyordu. Buz gibi terlemiş parmakları çenemden yakalayıp beni kendine çevirdiğinde gözlerimi kapattım. Hayatta olmama sevinmesine elbette seviniyordum ama şimdi o mutluluktan kısılan gözlerine bakmak istemiyordum. Onu sevmediğimden değil... Sadece o olaydan sonra aramızda yükselen duvar çok kalındı, sertti ve ne kadar görmezden gelmek istersem isteyeyim tüm heybetiyle aramızdaydı. Yıllar Önce Şakağımdaki yaraya pansuman yaparken kapım çaldı. Kapı zilinin sesini azaltmak konusundaki notu aklıma yazarak ayağa kalktım. Yüksek ses hala daha beynimde çınlamalara sebep oluyordu. "Aslı," Dedim merakla. Dün gece konuştuğumuzda buraya geleceğinden bahsetmemişti ve doğal olarak şimdi onu kapımda görmek beni şaşırtmıştı. "Geleceğini söylememiştin." İki elinde birden tuttuğu dikdörtgen kabı gösterip "Yemek getirdim." dedi. Memnuniyetle kapıyı açtım. Yemek konusunda becerikli değildim. Her bekâr, yakışıklı ve karizmatik erkeğin yemek yapabilmek gibi seksi yetenekleri olacak diye bir kaide yoktu. Bunlar tamamen Hollywood efectten ibaretti. "Ne yaptın?" Diye sordum iştahla. Güzel çay demlerdim; kahvaltılık konusunda da fena sayılmazdım ama üç öğün kahvaltı gitmiyordu maalesef. "Patlıcan oturtma." Dedi Aslı. Bana bakmadan mutfağa gidiyor ve görev odaklı hareket ediyordu. Dolabımdan salatalıkları çıkartıp bir bıçakla bana uzatınca uzun boyumu eğip bakışlarını yakalamaya çalıştım. Sanki özellikle bana bakmaktan kaçınıyor gibiydi. "Sen cacık yap, ben de pilav demleyeyim." Bakışlarımı görmezden gelmesini umursamamaya gayret ettim. Sevdiceğim en sevdiğim menüyü yapıyorsa ve canı susmak istiyorsa ne diyebilirdim ki? Ama bu sessizlik gerginliğe dönüşürken her şeyin de farkındaydım. İkimizin en sevdiği şey beraber iş yapmaktı; o yemek yapardı, ben salata. O ütü yapardı, ben elbiseleri askıya yerleştirirdim. O üstüme çıkardı ben altta çalışırdım ama her zaman bir fon müziğimiz olurdu. Ama bu kez müzik açmama izin vermedi ve sessizlik huzurdan çok gerginlik doğurdu aramızda. Masayı hazırlayıp karşıma oturana kadar sustu; gözlerimden kaçtı ve ben ne olduğunu anlamamış halde en sevdiğim yemeği kaşıkladığım ilk seferinde konuştu. "Ayrılalım." Beynime yediğim kurşun böylesi hissettirmemişti beni. Şok aynıydı ama acı? Kurşunu beynime yediğimde acı hissetmemiştim ama bu söz canımı ne kadar yakabilirse o kadar yaktı. Patlıcan ve kıyma ağzımda dağılırken sevdiğim kadına baktım ve işte o zaman neden gözlerini benden kaçırdığını anladım. Gözleri kan çanağı gibiydi. Ağzımdaki lokmayı yuvarlamaya çalışırken Aslı'ya baktım 'Neden?' der gibi. "Korkuyorum Yiğit. Yapamıyorum. İsimsiz çalan her telefonda yüreğim ağzıma geliyor. Haberleri izlerken kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyor." Dedi özür dileyen bir ses tonuyla. "Ben yapamıyorum artık." Masadaki suyu alıp diktim. Lafa nereden başlayacağımı bilmiyordum. Bu korkuları biliyordum; hak da veriyordum ama Aslı da onunla tanıştığımda kim olduğumu biliyordu. Neyle karşı karşıya olduğunu da. "Askerim ben Aslı." Dedim bariz olanı işaret ederek. "Bunu en başından beri biliyordun." Kızarmış gözleri doldu. "Biliyordum." Sesindeki savunmacı tavır karşısında afalladım. "Ama bunun bu kadar zor olabileceğini düşünmemiştim." Dedi. "Her göreve gittiğinde diken üstündeyim. Gelen herhangi bir çatışma haberinden sonra telefona sarılmaktan yoruldum!" Sakin sakin konuşsa bu duruma bir orta yol bulabilirdim ama sanki Aslı buraya kavga etmeye gelmiş gibiydi. "Ne yani?" Diye sordum usulca. Eteğindeki taşları dökerse belki biraz rahatlardı. "Ölürüm diye mi korkuyorsun?" "Evet!" Dedi ürkek bir solukla. "Başından vuruldun Yiğit. Ameliyattan çıkmanı beklemek... Zordu anlıyor musun?" "Ve ölmedim diye beni terk etmek istiyorsun?" Sözümle birlikte utanarak sessizliğe gömüldü. Dolup dolup taşan gözleriyle özür diliyor ama dudaklarını kıpırdatmıyordu. En sonunda masadan kalkıp koltuğa bıraktığı çantasını aldığında "Özür dilerim." Dedi ve kapıya giderken yüzüme bile bakmadan ekledi. "Artık yapamıyorum." - Bugün - "Ege aradığında çok korktum." Dedi usulca. Geçmişteki ayrılığımızın üzerine ne kadar sünger çeksek de böylesi durumlarda süngerin eridiğini hissediyordum. Şehitlik, gazilik bunlar zaten hassas meselelerdi ama bizim için bu durum çok daha kritikti. "Ölmemden mi?" Diye sordum acımasızca. Bu sözden korktuğunu biliyordum ama ben ilah değildim. Bu durum benim de canımı çok yakıyordu ve bu yüzden ne zaman böylesi bir durum yaşasak Aslı'yı incitiyordum. Daha da fenası... Onu acıtmak beni üzmüyordu gaddar bir biçimde. "Yiğit yapma." Dedi Aslı özür dileyen bir sesle. "Bu konularda ne kadar hassas olduğumu biliyorsun." "Evet," Dedim usulca. "dul kalmaktan korkuyorsun." Dediğim gibi; ben ilah değildim. Gözlerini kaçırdı. Ellerini göğsüne çekerken dudaklarını ısırıyordu. "Ama sen iyisin." Dedi usulca. Dişlerimi sıktım. Anlamadığı buydu. Askerlikte teklik olmazdı. Biz bir bütündük. "İki şehidimiz var Aslı." Gözlerini kaçırarak yere döndü. "Sen iyisin ama..." Bilinçli bir şekilde elimle yarama bastırıp acıma tutundum. Değilse dilimden zehir gibi sözler akacaktı. Aniden yatağımın sol köşesi aşağı çöktü ve aynı anda Aslı'nın buz gibi elleri avurtlarımı okşadı. Tanıdık bildik kokusu burnuma sürtünürken ise ağlamaklı sesini duydum. "Niye böyle yapıyorsun Yiğit? Acını paylaşmak istiyorum?" Teninin yumuşaklığı taze çıkan kirli sakallarımı ezerken bileklerini yakalayıp aşağı indirdim ellerini. "Sen benim acımı paylaşmıyorsun Aslı." Dedim az ve öz bir şekilde. "Sen sadece benim yaramı paylaşıyorsun." Benim acım yaramda değildi oysa. Benim acım Vatan diye atan kalbimde, şehit düşmüş askerimdeydi. O gün o sözleri söylemeseydi de yine gelip başımda şükür çekseydi işte o zaman Aslı başımın tacı olurdu. O zaman bilirdim ki kapısına iki komutan gelse gururla 'Vatan sağ olsun.' deyip usul usul ağlayacaktı. İşte o zaman kalbimde hem Türkiye'min hem de Aslı'nın yeri olurdu ama şimdi gözyaşlarına inanmak güç geliyordu. "Neden böyle yapıyorsun?" Diye sordu sonunda kucağına ittiğim ellerini ovuşturup bana bakarken. "O sözleri söyledim diye mi?" Evet. Burnumdan sert bir nefes aldım. O sözlerden sonra tekrar birleşmiştik ama o ayrılık konuşmasını ne yutabilmiştim ne de öğütebilmiştim. Başıma gelecek en küçük kaza belada beni terk edebilecek bir kadınla olmak... Beni değiştirmişti. Yaklaşık iki yıl önce ona yüzük verirken nişan yüzüğü demiştim ama asla evlilikten bahsetmemiştim. Belki bu beni şerefsiz bir adam yapıyordu fakat Aslı'yla ne zaman evliliği düşlesem... Beni nikâh masasında bile terk eden bir Aslı beliriyordu zihnimde. Üstelik sadece bu da değil; Alina hayatımıza girdiğinden beri babalık hakkında düşünüyordum ve... Aslı düşlerimdeki anne de değildi. "En ufak zorlukta kaçan bir kadın... Üzgünüm Aslı ama sana güvenmiyorum." Dedim istikrarla beni bekleyen kadına doğru. Bu konuşma yıllardır dilimin bir köşesinde saklanıyordu. Çıkması için doğru zamanın şimdi olmadığını biliyor olmama rağmen kendimi tutamadım. Aslı'nın çikolata kahvesi yuvarlak gözleri daha da açılıp buğulanırken bakışlarımı penceren dışarı çevirdim. "En ufak zorluk mu?" Diye sordu bunun üzerine Aslı ihtirasla. Ayağa kalkıp yataktan bir adım uzaklaşırken "Ölümden bahsediyoruz!" Diye inledi. "Şehitlik!" Diye araya girdim. Bir hayret nidasıyla nefes verdi. "Farkı ne?" Diye sordu. "Sen gittikten sonra arkada kalan ben olmayacak mıyım?" Sanırım bu konuşmada beni en çok neyin yaraladığını anlamıştım. Sen gittikten sonra ben... "Haklıydım!" Dedi Aslı ben cevap vermeyince. "O zaman da ben haklıydım! Sürekli ölüm haberini bekleyip durmak bir ilişki olamaz!" Gözlerimi kapadım. Niyetim ayrılmak değildi. Evlenmek de olmadığı gibi... Fakat yine ölümden döndüğümün ertesinde bir de javu yaşar gibi Aslı tarafından terk edilmek komik geliyordu. "Bitti!" Dedi Aslı kükrercesine. "Bu sefer kesinlikle bitti!" Gülümsedim. Aslı'nın sözlerine karşılık sessiz kalmam bu ilişkinin ne denli beklentiden uzak olduğunun en açık göstergesiydi. Derken o anda odaya giren iki hasta bakıcı ile Aslı ile bakışmamız kesildi. Gözlerindeki beklentiden Aslı'nın bir şeyler söylememi beklediğini görebiliyordum ancak o an anladım. Aslı'nın ezbere bildiğim kokusu, teninin yumuşaklığı ve artık sıradan bir döngüye girmiş muhabbetimiz benim için sadece bir alışkanlıktı. Tam da beni terk etmesi gibi. Bu bile bir döngüydü ve ben artık bu çemberde olmaktan sıkılmıştım. Şimdi ona 'Dur, gitme.' demek ise sadece bedensel zevklerimin sesi olacaktı. Şerefsizdim ama o kadar da değil. "Ameliyathane hazır komutanım." Dedi yanı başımdaki hasta bakıcı. Seruma bağlı hortumu çekerken yan gözle de Aslı'ya bakıyordu. Genelde böylesi durumlarda hastane odasının daha kasvetli ve bir o kadar da şefkatli olması gerektiğinden şimdi odayı dolduran gergin elektrik hasta bakıcılara da garip gelmişti. Vedalaşmamızı 'Ve seni burada bekliyorum.' gibi sözler duymayı bekliyorlardı muhtemelen ama bu kez son sözü ben söyledim. "Ameliyattan çıktığımda seni burada görmek istemiyorum Aslı." -İzmir- Allah sizi nasıl biliyorsa öyle yapsın! Yiğit'in kafası görünene kadar defalarca kez kalp krizi geçirdim! Dizlerimden derman çekilmişti resmen! Aslı'ya ne demeli? Sanki odadan cenaze çıkıyordu da dizlerinin üzerine çöküp ağlamaya başlamıştı! Koşar adım yatağın yanına gittim. "İyisin şükür!" Dedim Yiğit'in elinden tutarak. Beni gördüğüne şaşkın değildi. Tuttuğum elini sıkarken "Önemli bir şey yok." dedi. Yatakla beraber yürüyordum ve Yiğit'in çipil çipil bakan bakışlarıyla karşılaştığımdan beri söylediğinin doğru olduğunu görebiliyordum. Elini öperken sordum. "Nerenden yaralandın?" "Önemli bir şey değil kızım." Dedi Yiğit bunun üzerine ısrarla. Bilinci, eli, kolu, bacağı tamdı; bunu görebiliyordum ama aynı zamanda hasta yatağındaydı ve yatak ameliyathane asansörünün önünde durduğunda benim kalbim de minicik hopladı. "Yiğit ne ameliyatı bu?" "Kurşun çıkartacaklar." Dedi Yiğit bunun üzerine. Göz kırptı. "Korkma, seksi hemşirelerin olmadığı bir hastanede ölmeye niyetim yok." Göz devirerek gülümsedim. İyiydi eşek. "Aşk olsun komutanım." Dedi bunun üzerine hasta bakıcı. "Alınma aslanım ama" Yiğit bir daha göz kırparken bu kez hınzır bir bakış attı bana. "son nefesimi verirken mini etekli bir hemşireyi senin kıllı kollarına tercih ederim." Hasta bakıcı gülümsemekle yetinirken gelen asansöre bindik ve ameliyathane katına yol aldık. Yiğit her ne kadar bahsetmek istemese de ameliyata girecek olan doktorlardan birini yolda çevirip detayları sordum. Yiğit çoktan ameliyathanedeydi ve endişelenmemi engellemek için yaptığı manevralar boşunaydı. Doktordan tüm detayları almıştım. Kurşun göğüs kafesini parçalayarak akciğerine saplanmıştı ama şanslıydı. Kaburgaları çarpışmanın şiddetini azaltmıştı ve yine ne büyük şanstı ki kurşun ciğerine saplansa da vücuduna ciddi bir hasar verememişti. Öte yandan kaburgasındaki çatlak kemik hastane yolculuğundaki bazı aksaklıklar yüzünden kırılmıştı ve tedavisi uzun sürecekti. Ameliyathanenin önünde beklerken gözlerimi kapadım. Allah'ım son bir gün ne uzun gelmişti? Yiğit öldü mü kaldı mı diye endişelenmekten, Alina'yı Hazan'a emanet etmekten iflahım kurumuştu resmen ama şimdi her şey yolundaydı. Yiğit'in iyi olması bir yana Alina için aldığım altıda dört ihtimali beni resmen gevşetmişti. Her şey mükemmel değildi ama tüm bunlar güzel günlerin habercisi gibiydi. "Ne zaman çıkacağını söylediler mi?" Gözlerimi açtım. Aslı hemen yanımdaki bekleme koltuklarından birine oturmak üzereydi. "Biraz uzun bir operasyon olabilirmiş" Dedim doktorun söylediklerini anımsayarak. "Kurşun içeride dağılarak ilerlemeye devam etmiş." Hiçbir şey söylemeden başıyla onayladı beni. Olan bitenden sonra üzgün olması anlaşılabilirdi tabii ama Aslı'daki hüznün bir başka sebebi varmış gibi hissettim. "Sen iyi misin?" Başını yere çevirip dudaklarını ısırdı. Akabinde yüzünü de ellerinin arasına alınca kaşlarımı çattım. "Bir şey mi oldu?" "Bana kızgın." Sesi ellerinin ardından boğukça çıkmıştı. Dudaklarımı bastırdım. Konuyu detaylarına kadar bilmesem de bildiğim kadarı bana yetmişti. Aralarındaki askerlik mevzusunun yeniden patlak verdiğini varsaydım. Yiğit bana harika bir ağabey, Alina'ya mükemmel bir dayı olabilirdi ama nefretinden hep korkmuştum. Yiğit bir kez köprüleri yaktığında çekilmez bir adam olurdu nitekim. Öfkesi aktif bir yanardağ gibi hep patlamaya hazır olurdu ve üniforması onun en kalın kırmızı çizgisiydi. Annesi amcamla evlendiğinde müşterek bir çocuk olmamasından mütevelli ortaya çıkan sorunlar onda onarılamaz yaralar açmıştı. Evet, annesi onu yetimhaneye de verebilirdi ama o herkes için en az yaralayıcı olanı tercih etmiş ve Yiğit'i TSK'ya emanet etmişti. Yazlık maceralarımızın birinde içkili kafayla ettiği itirafı asla unutamıyordum. "Benim anam da babam da Türk Silahlı Kuvvetleri İzmir." Demişti. Bu yüzden şimdi Aslı'nın askerliğe olan bakış açısı, aralarında aşılamaz uçurumların yükselmesine sebep oluyordu. "Askerlik onun var oluş biçimi Aslı." Dedim orta yolcu bir sesle. "Onu böyle sevmeyi öğrenmek zorundasın." "Seviyorum zaten!" Dedi inlercesine. Elleriyle yüzünü sıvazlayıp doğrularak bana baktı. "Ama beni anlamıyor. Ona sadece iyi olduğu için sevindiğimi söyledim..." Dudaklarımı birbirine bastırırken kaşlarımı çattım. Büyük hataydı. TSK onun ailesiydi; şehit düşen de kardeşleri. "Kızdı mı?" Başını salladı. "Korkuyorum İzmir; ondan sadece yanımda olmasını istiyorum ama beni anlamıyor." "Sen onu anlıyor musun?" Diye sordum bunun üzerine. Yiğit bana özel hayatını anlatmazdı; özel hayatımdaki tüm detayları didik didik etmesine rağmen üstelik ama bazen konuşurduk. Babası gittikten sonra annesi tarafından daha on dördünde yatılı bir okula terk edilen o küçük çocuk sonunda ailem diye sığınabileceği bir kadın bulmuştu. Bulduğuna inanmıştı ve o kadın ilk felakette Yiğit'i terk etmişti. Yiğit bir aziz demiyorum ama sürekli terk edilen ve terk edilmekten ölesiye korkan küçük bir adam için Aslı pek de güvenli bir sığınak sayılmazdı. "Askerlik onun sadece işi değil Aslı; kimliği aynı zamanda." "Ben ne olacağım peki?" Hızla ayağa kalktı. "Sürekli onun ölüm haberini beklemek ne kadar zor tahmin bile edemezsin!" Ellerimi birleştirdim. Bu endişeyi yaşayan bir tek o muydu? Haberi aldığımdan beri nasıl olduğumu sadece ben bilirdim ama ben Yiğit'e saygı duyuyordum; onunla gurur duyuyordum ve onun için endişeleniyordum ama tüm bunlar Yiğit'e dairdi ve Yiğit bunlarla birlikte Yiğit'ti. "Yapamıyorum artık." Dedi Aslı ben cevap vermeyince. Kaşlarım havaya kalkarken ıssız bekleme salonunda doğruldum. Yine aynı şeyi mi yapıyordu? "Eninde sonunda gelecek o kara haber için gün sayamıyorum artık ben!" Ellerimi belime koyarak ona baktım. Bu kadarı fazlaydı. Gerçekten çok fazlaydı! Bunu zaten bir kere yapmıştı; ölmediği için onu terk etmişti ve yana yakıla geri dönen de yine kendisiydi. Aynı filmi çevirip durmaktan da mı sıkılmıyordu? "Yine mi terk ediyorsun Yiğit'i?" "Ameliyattan çıktığında burada olmamı bile istemedi." Dedi öfkeme karşılık ihtirasla. Damağımı çatlatıp dudaklarımı ıslattım. "Ama ben yine onun yanındayım! Bunu bile göremiyor." Öfkem burnumdan taşmak üzereydi. "Ne olmasını bekliyordun Aslı?" Dedim sonunda kendime hâkim olamayarak. "Sürekli onu terk edip duran bir kadına nasıl güvensin Yiğit?" "Asker olmasını istemiyorum!" Dedi sonunda Aslı dilinin altındakini çıkartarak. "Sürekli namlunun ucunda ömür tüketmek istemiyorum!" Buna diyebileceğim bir ton cümle vardı ama sarf etmeye değmezdi. O yüzden tek bir cümleyle kapattım konuyu. "O halde aradığın adam Yiğit değil Aslı." Aralarında köprü görevi görmek benim için sorun değildi. Yıllar boyu bunu yapmıştım zaten ama Aslı bu cümleleriyle beni bile çileden çıkarttıysa Yiğit çoktan köprüleri yakmış demekti. "Ama-" Derin bir nefes aldı. Aslı'nın büyüyen ve buğulanan gözlerinden anladığım kadarıyla bunları söyleyeceğimi ummuyordu. Her zaman yaptığım gibi ortamı yumuşatmak için bana güvenmiş olmalıydı. Taraf olmayı sevmezdim ama mecbursam... Yiğit'ten taraf olmayı tercih ederdim. "İzmir sen de korkmuyor musun?" Korkuyordum! Ve bu korkunun hiçbir dünya dilinde tarifi mümkün kelimeleri yoktu. Tıpkı Yiğit'i askerlikten koparmanın da mümkün olmayacağı gibi... "Bu senin ve benim korkularımın üzerinde bir tercih Aslı." Dedim tek düze bir sesle. "Ve bu tercihi yapacak tek kişi de Yiğit." Buğulanan gözleri taştı. Koltukta duran çantasını alırken bana hayal kırıklığıyla baktı ve en son söylemesi gereken cümleyi söyleyerek ameliyathanenin bekleme salonundan çıktı. "Ben en azından kendime işkence etmiyorum." Burnumdan nefes verdim. Gelecek için yeterince endişeliydim ve Yiğit'in kendi adına aldığı riskler için acı çekemeyecek kadar keder doluydum. Ayrıca bu Yiğit'in tercihiydi ve bana asla laf düşmezdi. Hem... İşin civcivli tarafından düşünmek gerekirse... Üniforma Yiğit'e muazzam yakışıyordu. Yine de Aslı'nın yaptığının hiçbir telafisi yoktu. Bunu bir kez yaptığında bile hazmetmem uzunca zamanımı almıştı. Şimdiyse bir tekrar yaşıyorduk ve tüm söylediklerinden sonra Aslı'nın gidişinin son olmasını umuyordum. Endişeleri hakkında ona sonsuz hak veriyordum ama o kadar. Askerlik konusundaki karar mercii o olamazdı ve aslında buradaki esas sorun Aslı'nın bu ince ayrıntıyı kabul edememesiydi. Ameliyathanenin bekleme salonunda volta atmaya başladım. Aslında yorgundum ve bu zihinsel bir yorgunluk olduğu için tüm kaslarım gerilmiş haldeydi ama yine de bir sonraki istasyonuma doğru yol almak zorundaydım. Çantamdan telefonumu çıkartarak Hazan'ı aramaya karar verdim. Söylemem gerekiyor muydu emin değilim ama Yiğit için kollarında ağladıktan sonra sanırım ona Yiğit'in iyi olduğunun haberini vermek zorundaydım. "Alo" "İzmir," Diyerek açtı telefonu. Hemen sonra boğuklaşan telefondan anladığım kadarıyla ahizeyi gölgeleyerek konuştu. "Toplantıyı yarım saat erteleyelim arkadaşlar." Gülümsedim. Her şeye rağmen mevzu biz olduğumuzda vakit yaratması hoşuma gidiyordu. "Şırnak'a indin mi?" "Evet." Dedim. "Birkaç saat oldu." "Sesinden anladığım kadarıyla her şey yolunda." Gülümsemem genişledi. "Yaralanmış ama ölümcül değil." Dedim gönül rahatlığıyla. "Yine de sanırım bir süre zorunlu izin yapacaktır." "İyi olmasına sevindim." Dedi bunun üzerine Hazan. "Seni arayacaktık ama işteyim... Eve dönünce muhakkak ararız ama." Elim kalbime gitti. Eve gidince, demişti. İşte olduğunu söylüyordu. Benim aksime onun benden Alina'yı alıp saklama gibi bir arzusu yoktu. Benim de yoktu! Ama... Başka çare de gelmiyordu aklıma. "İyi mi peki?" Diye sordum. "Dün gece ağladı mı?" "Ağladı." Dedi zoraki bir sesle. "Seni aradı. Korktu da tabii biraz." Dudaklarımı ıslatıp hafifçe ısırırken yutkundum. "Ne yaptınız peki?" "Arkadaşımın hayvan çiftliği var; kuzu sevmeye götürdüm. Dönüşte de arabada uyudu zaten." Tereddütle tebessüm ettim. Düşük vücut direnci yüzünden bu tür aktiviteler beni korkutuyordu ama sanırım içinde olduğumuz durumda bu tür riskleri almak zorundaydık. "O zaman bu gece uyuyamazsa beni arayın." Dedim. "Ona masal anlatayım." "Bunu ben de yapabilirim." Dedi Hazan biraz alaycı biraz da alıngan bir sesle. "Elbette yapabilirsin." Dedim. "Ama mevzu masal değil, benim" Kısık kahkahasını duydum. "Sanırım öyle." Bir sessizlik aramızdan akarken yutkundum. "Iıı... Ihm..." Söyleyecek bir şey kalmamıştı ama telefonu kapatasım da gelmiyordu. "O zaman ben kap... Ah şey!" Son kelimemde aniden yükselen sesime karşılık afalladım. Ama konuyu uzatmak için bahane bulmuştum. "Bu arada arkadaşına teşekkür ettiğimi söyle. Altı da dört için." "Tabii!" Dedi bendeki iştahın aynısı ihtirasla. "Söylerim!" "Kim bu arkadaşın peki?" "Üniversiteden eski bir dostum." Dedi kısa bir sessizliğin ardından itiraf edercesine. "Bir tanıdık." Araya soktuğu kısa sessizlik örümcek hislerimi harekete geçirmişti. Kaşlarım tek tek havaya kalkarken nedenini bilmediğim kadınsal dürtüm benden habersiz konuştu. "Eski bir kız arkadaşın galiba?" Dilimi eşek arısı soksundu! Bana neydi ki donörün cinsiyetinden! Kekeledi. Gözlerimi kapatıp dilimi ısırdım. Kadındı. Eski arkadaşı kadındı! Burnumdan nefes verdim. Adam evliydi ve ben arkadaşının cinsiyetine mi takılıyordum? Salak İzmir... "Önemli değil canım." Dedim o cevap veremeyince. "İlik olsun da." "Evet." Dedi kocaman bir sesle. "Önemli olan ilik. Ama doktorun da söylediği gibi diğer şartları zorlamalıyız." Diğer şartlar... "Sen ailene bahsettin mi?" "Kısmen." Dedi bu sorumun üzerine atlayarak. "Alina'dan ve hastalığından bahsettim. Birkaç kişi bugün ilik testi için gönüllü oldu." "Birkaç kişi?" Diye sordum. Tüm ailenin gönüllü olmasını beklerdim hâlbuki. "Bizimkiler biraz eski kafalı." Derin bir soluk aldığını hissettim. "İlik vermekle organ bağışlamak onların nezdinde aynı. Bu sebeple de... İlik vermek konusunda biraz çekingenler." İç geçirirken saçlarımı karıştırdım. "Mevzu bahis kişi onların Hanzadesi." Benimle tanıştığı zaman sarf ettiği kelimeleri özenle tercih ediyordum. Nitekim kız torunlarına sadece bir torun gözüyle bakmıyorlardı; Hanzade diyorlardı. Bu kadar değerin bir hastalık karşısında koca bir hükmü olmalıydı! "Buna göz yumamazlar." Bu kez daha derin bir sessizlik oldu. Konuştuğundaysa kalbim kırılmıştı. "Benim kızım olduğunu bilmiyorlar İzmir" Dedi usul bir sesle. "Neden ama?" Diye soludum. Aldığımız her nefes kritikti üstelik bir haftadan fazladır oradaydık; artık olan biteni ailesine söylemeliydi. Ne diye erteleyip duruyordu? "Hazan..." Derin bir soluk aldım. "Geçen her gün Alina için kayıp bir zaman anlamına geliyor. Bunu neden erteleyip duruyorsun?" Bu kez o derin bir soluk aldı. "Bunu yüz yüze konuşalım." Dilimi ısırdım. Alina'yla ilgili her şey neden bu kadar çıkmazlarla doluydu? Söylese ne kaybederdi? "Ne zaman geliyorsunuz?" Dudağımı ısırarak öfkemi yutmaya çalıştım. "Bilmiyorum." Dedim sakin kalmaya çalışarak. "Yiğit henüz ameliyatta. Çıktıktan sonra en kısa sürede geliriz ama birkaç günü bulacaktır dönüşümüz." "Anladım." Dedi Hazan da karşılık olarak. "Benim burada yapabileceğim bir şey varsa ben de onlar için çalışayım." "Var." Dedim ansızın. Sakin kalmaya çalışıyordum ama mevzu bahis Alina ve boşa akan zaman olunca kendimi dizginlemek zordu. "Ailene gerçeklerden bahsedebilirsin." "İzmir," Tekrar soluklandı. "Bunu geldiğinde konuşacağız." Konuşacaklarımız hiç bitmiyordu nedense! Gözlerimi devirdim. Boşanmaya yanaşmıyordu, ailesine söylemiyordu. Bu adam Alina'nın yaşamasını istemiyor muydu? Tabii; Alina ölürse... Alina ölürse düzenini bozmaya gerek duymayacaktı ama yaşarsa hayatı tepetaklak olacaktı. Hem ne demişti Hazan? Hanzade; belki aşireti hasta bir kıza yardım etmek konusunda gönülsüz olabilirdi ama mevzu bahis kendi Hanzade'leri olduğunda herkes o taşın altına elini sokmak zorunda kalacaktı. "Konuşacağız." Dedim düşüncelerimin akabinde ve telefonu kapattım. Ama bu konuşma Hazan'ın sandığının aksine ikimiz arasında olmayacaktı. - Yiğit'in ölmediğini beni instadan takip edenler zaten biliyordu ama takip etmeyenler de derin bir oh ekmişlerdir diye düşünüyorum artık. Bu arada sizce Yiğit'in partneri Aslı değilse kim? Fikri olanlar yoruma koşsun bakalım :D Minik bir sır veriyim; Yiğit'in partnerini çoktan hikayede gördük; bakalım kimler doğru tahmin edecek :D Bu arada Hikayede adı geçen Ege isimli Asker arkadaşımızın da ayrı bir hikayesi var ama o hikayem henüz yayında değil; yine de buradan haberini vermiş olayım :D Ege arkadaşımızın hikayesinin adı ise Apartman Masalı Biraz mahalle-site, biraz da Asker temalı bir hikaye ama henüz onu paylaşmayı planlamıyorum. Sadece ön bilgi veriyorum. Her neyse, Konu çok dağıldı. Gelelim Hanzade'ye. Hazan sizce neden hala aileye söylemedi ve bu konu hakkında İzmir'in yaptırımları ne olacak dersiniz? Son bir soru; sizce Aslı haklı mı? Siz Aslı'nın yerinde olsaydınız ne yapardınız? Pamuk eller yoruma bakalım bebeksiler :))
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD