Bol yorum bekliyorum, bilginize
Keyifli okumalar :))
9. Bölüm Part 2'den
... Başımla herkese temsilen bir selam verip merdivenlere yöneldim. Daha sadece birkaç merdiven inmiştim ki minareden duyulan bir sesle irkildim.
Sela veriliyordu. Saate baktım; akşam vakti için çok geç, yatsı için çok erken bir saatti. Üstelik yarın cuma olmamasına rağmen sela veriliyordu. Neden?
Sonra bir haykırış duydum. Çok uzaktan ama çok net bir haykırış. Etrafıma bakındım. Herkes ben gibi donmuş kalmış; anlam vermeye çalışıyorlardı. Sonunda anladım. Avlunun sağındaki kapıdan hafif toplu, orta yaş bir kadın tabir-i caizse koşarak çıktı ve konuştuğunda sadece ben değil, tüm konak neler olduğunu anladı. "Ronya'nın oğlu İdlib'de şehit düşmüş!
Ancak o zaman durumun vehametini anlayabildim.
İdlib'de şehit.
Yiğit İdlib'deydi. Elime telefonu aldım ve daha Google'a girerken telefonum çaldı. Tanımadığım bir numaraydı. Ellerim buz gibi olmuştu anında. Ayakta bile duramadım. Olduğum yere yığıldım. "Alo?" Dedim çekingen bir sesle.
"İzmir Atasoy?" Sesi tanımıyordum. Adımı soyadıyla beraber söylediğine göre o da beni tanımıyordu.
Ağzım kupkuruydu. "Benim."
"Yüzbaşı Yiğit Atasoy'un kuzeni." Dedi tanımadığım ses yorgunca.
Gözlerimin önünde gri benekler uçuştuğuna yemin edebilirdim. Ellerimin soğukluğuna karşılık kulaklarımdan alev çıkması mantıklı mıydı peki? Nefes dahi alamadım. Sağ gözümdeki yaş burnuma süzülmeden sol gözümdeki peyda oldu.
"Benim." Dedim tekrar korkuyla. Soramadım bile. Aklıma dahi getirmek istemedim.
"Komutanım Şırnak Askeri hastanesine kaldırılıyor hanımefendi." Dedi telefondaki sakin bir ses tonuyla. "Gelseniz iyi olur."
10. Bölüm
Kulaklarım duyduklarımın idrakına yakarırcasına beynime haykırıyordu sanki ama hayır; bacaklarım hala beni taşıyabilecek kadar güçlü değildi. Kaç dakika orada öylece kaldığımı bilmiyorum. Beş dakika? On? Belki sadece birkaç saniye? Yo, merdivenlerden merak ve telaşla tırmanan insanlara bakılacak olursa birkaç saniyeden fazlacadır soğuk taş merdivenlerdeydim. Birilerinin elleri koltuk altlarımdan beni yukarı çekerken korkunç bir soluk çıktı dudaklarımdan. Hemen ardından gözlerim boşaldı haince.
Tüm o güçlü tavırlarıma rağmen tam da o an kim tarafından kaldırıldığımı bilmediğim bir çift kolun arasında soluk soluğa ağlıyordum.
Şehit haberi almamıştım ama bu onun yaralandığı gerçeğini değiştirmiyordu. Yaralıydı ama ne kadar? Beni çağırmışlardı... Bunun anlamı neydi? Ağır mı yaralıydı? Komada mıydı? Son bir kez görelim diye mi çağırıyorlardı?
Yüzüme son derece sert bir tokat inip korku kapanına kısılmış zihnimi dürttü. Öyle bir haldeydim ki gözlerimin karardığını bile fark etmemiştim. Etraf yavaş yavaş berraklaşırken Ebru'nun avurtlarımı tuttuğunu fark ettim. Aynı anda ise Hazan'ın belime sarıldığını ama beni sarmalamaktan çok sarstığını idrak ettim. Ve Tahir Bey de olmak üzere üçü senkron halde adımı sayıklıyordu. O üçü sadece benimle temas halinde oldukları için dikkatimdeydi ama fondaki seyircilerimin sayısı da azımsanmayacak kadar fazlaydı. Beynim arka planında hala Yiğit için korkup endişelenmeye devam ederken başımı sallayıp gözlerimi kapatarak sadece Ebru'nun anlayacağı şekilde konuştum. Bunca kalabalığın ortasında yaşadığım dehşetti anlatacak halde değildim nitekim.
"Hastaneye kaldırmışlar." Dedim güçlükle ve eklerken belime dolanan elleri üzerimden itmeye çalıştım. "Yiğit'i..."
Diğerleri için birleştirilmesi gereken puzzle parçaları gibi görünen bu üç kelime Ebru için yeterliydi. Diğer hepsi için onlarca soru doğuran bu sözler Ebru'ya, bir yüzbaşının yaralandığını açıkça anlatıyordu. Bu sebeple Tahir ve Hazan sözlerime mana yüklemeye çalışırken Ebru diğerlerini beklemekten vazgeçerek sordu. "İyi mi peki?"
Bu soru kırmızı çizgim oldu. Tam anlamıyla üzerime gelen meraklı gözlerden silkelenerek merdivenlerden inmeye başladım. "Bilmiyorum." Dedim. "Şimdi havaalanına gidiyorum."
"Alina?"
Son basamakta yere mıhlandım. Alina? Olduğum yerde dönerek soruyu soran Ebru'ya baktım önce ama ondan da meraklı bakışlar yakaladı gözlerimi. Ne olduğunu soruyordu ve tıpkı Ebru gibi ekliyordu; Alina?
"Sorun nedir İzmir Hanım?"
Güçlü nefeslerim göğüs kafesimi şişirip söndürürken Hazan'ın kendinden emin tonundaki meraklı sorusuna döndüm.
Babasıydı sonuçta! Aramızda yaşanan her ne bok olursa olsun babasıydı!.. Kızımdı o benim. Bana yük değildi elbet ama bin parçaya bölünemiyordum işte! Alina'nın kemo seansı iki gün sonraydı ayrıca bebeğim ancak kendine geliyordu. Onu bir kez daha yollara sürükleyip dermansız bırakamazdım. Hazan'dan Yiğit'i sırtlamasını isteyemezdim ama bana bir destek omuzu atması şarttı artık.
"Kuzenim." Dedim titreşen bakışlarımın ardından. "İdlib'deki çatışmada bulunan subaylardan biriymiş."
Gelen şehit haberi havayı ne kadar ağırlaştırdıysa dudaklarımdaki firariler o kadar kurşun attı sanki havaya. Avlu zaten gelen haberle kımıl kımıldı. Teras grubu bir yana halimi merak eden seyirciler sayesinde etrafımızda sinir bozucu diyebileceğim kadar kalabalık bir grup vardı ve sözlerim onları epey endişelendirmişti. "Kuzeniniz iyi mi peki?"
Soruyu soran Tahir Beydi ama esas meraklı Hazan gibiydi. Gözlerimi kapatıp kuvvetli bir nefes aldım. Dirençlerini test edercesine dişlerimi sıkıyordum. "Olacak." Dedim epey zaman sonra. Yıllar önce o ameliyattan sağ çıktıysa şimdi bu yaralanma onun için bir hiç olmalıydı.
Olmak zorundaydı.
Boğazıma çöreklenen devasa yumruyu yutkunmak için mücadele ederken kirpiklerimi araladım. "Olacak."
"İzmir, Alina!" Diye sordu Ebru bir kez daha inatla. O zaman onun ne yapmaya çalıştığını anladım. Beynimi turboda çalıştırsam da şu an için mantıklı çözümler üretemiyordum ama neyse ki kalbimi kırmış olsa da dostluğunu benden hala esirgemeyen Ebru sayesinde plan kendiliğinden şekillendi.
"Bir bakıcı ayarlayacağım."
"Lütfen," Dedi bunun üzerine arkamdan bir ses. Gözlerim Ayşem'le buluştuğu an bir kez daha taştı. Bu kadın kalbimi olabilecek en fazla şekilde kırıyordu "Tahir Bey ve Hazan hasta bir kızınız olduğundan bahsetti. Bırakın bu zor gününüzde size yardım edelim." ve bunu yapabileceği en nazik şekilde yapıyordu. "Alina'ya siz gelene kadar göz kulak oluruz."
Dişlerim neredeyse kırılacaktı. Allah'ım, bu nasıl zor bir çelişki?
"Bunu çok isteriz." Dedi Hazan benden uzunca bir süre ses çıkmayınca? Zaten nasıl olacaktı ki? Çocuğu Hazan'a emanet edip konağa getirmemesini mi umacaktım?
"Bu nazik teklifinizi düşüneceğim." Dedim kendime ihanet edercesine ve tüm bakışların ortasında kendimi konaktan dışarı attım. Kapı gelen şehit haberi ile zaten açılmıştı ve pek çoğunun evin erkekleri olduğunu düşündüğüm küçük bir grup şehit evine gitmişti bile.
Adımımı eşikten atar atmaz ise arabasından inen Ümit Bey ve Cengiz'le burun buruna geldim. Buğulu gözlerim onları uzun uzadıya süzemeyecek kadar bitap olduğundan yüzlerine bile bakmadım ama kiraladıkları araçtan gözlerimi alamıyordum doğrusu. Taksi bulmaya çalışmaktansa arabaya atlamak epey işime gelirdi nitekim.
"İzmir," Ümit Beyin hitabına kas refleksi ile cevap veren başım ona dönerken bedenim sokakta yürümeye devam ediyordu. "artık bu projede çalışmadığını kaç kere duyman gerek?"
Demek niyeti azarlamaktı. Ümit Beyin iyi biri olduğunu sanıyordum. En azından yeğeninin aksine... Ne büyük yanılgı?
"İnan bana Ümit." Dedim içimin kuyruk acısıyla. "Senin küçük şirketini kalkındıracak o küçük projeyle ilgilenmiyorum." O kadar sinirliydim ve o kadar acı çekiyordum ki artık benliğime ait nezaketten de uzaklaşmıştım. Buna sizli bizli hitap tarzımdan uzaklaştığımı fark eden Cengiz de en az Ümit Bey kadar şaşkındı. "Buradayım çünkü Güneydoğu Anadolu'ya yapılacak en büyük onkoloji merkezinin mühendisliği için çağrıldım."
Yüz çevirip sokağı gözledim. Özellikle çağrılmadığı müddetçe bir taksinin buralardan geçmeyeceğini bilmeme rağmen bu adamlarla yüz yüze kalmak istemiyordum ama tam da şu an başı kesilmiş bir tavuğa benziyordum. "Yeni bir proje mi aldın?"
Soru beklendikti ama Ümit Beyin ses tonundaki yumuşama zaten hassas olan midemi bulandırdı. Bulanık zihnime rağmen bu hesapçı tüccarın aldığım teklif karşısında beni işe geri almak istediğini hissettim. Mevzu bahis iş hakkındaki büyüklük ve küçüklük detayları iştahını kabartmıştı belli ki.
"İzmir!" Artık iyice arkamda kalan adamların sesi dibimdeymiş gibi yankılanmıştı. Ümit Bey oltanın ucunda salınan büyük balığın kokusunu almıştı ama üzgünüm onun ucuz tüccar oyunlarıyla vakit kaybedemeyecek kadar acelem vardı. Sokağın sonuna doğru gelirken yanımda yavaşlayan arabayı fark ederek iyiden iyiye sinirlendim. Ne vardı? Ben onun işine yaramadığında kıçına tekmeyi basacağı büyük bir iş aldığımda da şefkatle kucak açacağı bir kukla mıydım?
"İşinize bakın Ümit!" Diye bağırarak arkama döndüm. "Ve ben yokken o zavallı şirketinizi ayakta tutmanın zavallı yollarını arayın!"
Ama araç Sidar İnşaata ait değildi. Bu Hazan'ın arabasıydı ve yanında Ayşem'le bana doğru direksiyon sallıyordu.
Arabanın içinde Hazan, Ayşem ve ben... Dudağımın içini ısırıp gururumu görmezden gelmeye çalıştım. Önceliklerim vardı ve gururum şu anda bu önceliklerden biri değildi. Yine de yanımda durup arabaya binmem için davetkâr bakışlar atan yüzler ayaklarımın çözülmesine yardımcı olmuyordu.
Tereddüdümün sebeplerini anlayan Hazan gayet makul bir şekilde durumu açıkladı. "Alina'yı almak için otele gideceğiz zaten."
Hazan olması gerekeni yapıyordu ama yapmasını istemiyordum. Öte yandan... Başka bir çarem olmadığını da biliyordum. Hazan'ın yanında olanca güzelliğiyle oturan Ayşem'e bakıp kirpiklerime yürüyen yaşları tuttum.
Mecburdum.
Kalbimin ortasından geçen bir fay kırılarak içimde çatlaklar oluşturmaya başladı. İtiraf etmek dilimi yakıyor, canımı yıkıyor ve ruhumu emiyordu ama gerçek gözlerimin önündeydi; kızımı sevdiğim adama ve karısına emanet edip bu hayattaki dayanağıma gitmek zorundaydım.
***
Alina'yı güzelce giydirip Havin'e bavulu aşağı indirmesini söyledikten sonra saate baktım. Şırnak uçağı gece yarısındaydı ve bu yüzden zamanım ne kadar genişse kalbim o kadar dardı.
Alina'yı kucağıma alıp oturturken ağlamamaya gayrettim. Gidecektim ve ne zaman döneceğim belli değildi. Bu konuda verebileceğim en gerçekçi tarih olabilecek en yakın zamanda döneceğimdi.
"Nereye gidiyoruz?" Alina'nın esmer tenindeki kırmızı dudaklarını parmaklarımla sıkıştırıp gülümsedim.
"Ben gidiyorum." Dedim sevimli görünmeye çalışarak.
"Nereye gidiyorsun?"
"Yiğit dayına."
Sevdiğim dudakları aşağı bükülürken bedenine yetişmeyen kollarını göğsünde bağlamaya çalıştı. Tavır koymaya çalışması çok sevimli olmasına rağmen bu sevimlilik içimin burulmasına engel olamadı. "Ben niye gelmiyorum?"
Boğazımdaki düğümü temizlemeye çalıştım. "Yiğit dayın..." Gözlerimi yumdum. Sağlıklı bir çocuğa hastalık konusunda çok daha rahat anlatabileceğim şeyler Alina için birer travmaydı. Ona Yiğit'in hastanede dinlendiğini söylediğimde durumu hemen kendiyle bağdaştıracak ve her kemodan sonra cansız bir şekilde hastanede dinlendiği zamanları anımsayacaktı. Kustuğu, ağladığı, ateşlendiği... Bir sürü serum ve kan tahlilinin havada uçuştuğu onlarca kötü anı dolacaktı zihnine. O küçük bedeninde, serçeden de küçük kalbinde Yiğit'e kocaman üzülecekti. Üstelik bu üzüntüsünde bensiz olacaktı.
Dudaklarımı yaladım. "Yiğit dayın kocaman bir şey almış ve..." Bu yalan onu üzmeyecekti en azından. "Onu getirebilmek için benden yardım istedi."
Gözleri parladı. "Hediye mi?"
Başımı sallayıp Alina'nın yanaklarından öptüm. Hayalindeki hediyenin ne olduğunu bilmiyordum ama herhalde yokluğumda Hazan'a ne istediğinden bahsederdi.
Ve umarım o hediyeyi Yiğit'le birlikte getirirdim.
"Ne zaman geleceksiniz?"
Bu kez yumruyu yutamadım. Ah be kızım! Küçücük boyunla ne büyük sorular soruyordun öyle? "Hemencecik." Dedim. Hemencecik olmamasına ummama rağmen. Şırnak'a sadece bir cenaze almaya gitmemeyi umuyordum.
"Ben nerede kalacağım?"
Bu kez samimiyetle gülümsedim. En azından bu kez cevabını verebileceğim bir soru sormuştu. "Hazan ağabeyin seni misafir etmek istediğini söyledi." Diye fısıldadım muzipçe. "Hem Havin ablan da orada olacak."
Yüzü geniş bir gülücükle aydınlanırken kucağımdan kaymaya başladı. "Hadi o zaman!"
Kızım kucağımdan inip kapıya giderken ondan kopuyormuşum gibi hissettim. Belki fazla dramatikti hislerim ama... Birkaç saat öncesine kadar kızını babasından kaçırmayı planyan da bendim. Benzer şartlarda ve hatta daha iyi şartlarda Alina'yı Hazan'a emanet edecek olmak... İçimi korkutuyordu. İçim korkudan adeta titriyordu.
Alina kapı koluna ulaşmak için parmak uçlarında uzarken koşarak Alina'nın önüne geçip dizlerimin üzerine çöktüm ve ne olduğunu anlamasına izin vermeden kızımı öpüp koklamaya başladım. Daha önce onu benden ayırabilecek kudreti olduğunu söylemişti. Bahsettiği velayet bile değildi. Onu alır da saklamaya kalkarsa ne yapardım? Evlilik teklifini kabul etmemiştim ve sadece birkaç saat önce gözlerinin içine bakarak Mardin'in artık gelecek planlarında olmadığını söyleyerek ona meydan okumuştum. Bunu yapabilirdi. Sinyallerimi okuyup onu benden kaçırabilirdi ve şimdi Alina'yı bağrıma basarak ağlarken aklıma bunu önleyebilecek hiçbir şey gelmiyordu. Tek yapabildiğim Alina'nın onu sıkıştırarak sevmelerime karşı mızmızlanmalarına rağmen onu içime sokup saklamak istemekti.
"Anne acıdı!"
Alina'nın neredeyse çığlık denebilecek sesi kollarımı gevşetmeme sebep oldu. Onu ne kadar sıkı kucakladığımın farkında değildim. "Özür dilerim bir tanem..." Diyerek yanaklarını avuçlarımın arasına alıp burnunun ucundan öptüm. Yumuşacık teninden bebek şampuanını koklayarak gözyaşlarımı saklamaya çalıştım. Buğulanan gözlerim yüzünden bu konuda ne kadar başarılı olduğumu bilmiyordum ama sıra dışı hareketlerim Alina'yı çoktan endişelendirmişti. "Anne n'oldu?"
Güçlükle yutkunup gülümsemeye çalıştım. "Seni özlersem diye kokundan aldım bir parça."
O zaman Alina o minicik ellerini başına götürüp parmaklarıyla saçlarını taradı. Ellerini indirdiğinde hatırı sayılır bir kadarı parmaklarına dolanmış haldeydi. "Bunları yanında götür." Dedi yaptığının büyüklüğünü kavrayamadan. İşte o zaman kendimi tutmam da işe yaramadı. Kirpiklerimden yuvarlanan yaşlar yanaklarıma düşerken kızımın parmaklarındaki saçları tek tek toplayıp avcuma sakladım ve o minicik parmaklarını yumuşak yumuşak öptüm. Kalkıp kapıyı açmak, asansörden lobiye inmek o kadar zor geliyordu ki. Hele de Alina'nın son hareketinden sonra... Yine de saçları avcuma sıkı sıkıya saklarken lobiye inmem gerektiğini biliyordum. Yiğit'i tanıyordum bir kere. Yaralı bile olsa kendindeyse bizi endişelendirmemek için bu aramanın yapılmasına asla izin vermezdi. Demek kendinde değildi. Gitmek zorundaydım...
Bir elimde Alina'nın o minik eli, diğer elimde kıyamadığım o saçları ile yola düştüm. Bunu anlatabilecek tek bir kelimem yoktu aslında. Kalbim ikiye bölünmüş gibiydi. Bir yanımda kızım diğer yanımda bana babalık yapan ağabeyim vardı ve tam da karşımda ödümü kopartan Hazan.
"Biraz konuşabilir miyiz?"
Lobide, tam karşımızdaydı. Karısı hemen arkasında Havin'le birlikte bizi bekliyordu. Ayşem'in yüzündeki içten gülümseme canımı acıttı. Hamile olmasının getirdiği annelik içgüdüsünden mi bilmiyorum ama kızıma bu kadar anaç bakması sinirlerimi bozuyordu.
"Vakit kaybetmesek?" Dedim Hazan'ın yüzüne bakmamaya özen göstererek. Alınan şehit haberinden sonra yolların halini tahmin edemiyordum; o yüzden bir saatten fazla vaktimiz olmasına rağmen yola çıkmak konusunda acele etmemiz gerektiğini düşünüyordum.
"Ayşem, Havin siz Alina'yı arabaya götürün." Dedi Hazan usulca.
Benim o kan pompalamaktan mesul, küçük kalbim damarlarını boşalttı. Sanki bir vampir tüm damar yollarıma diş geçirmişti. Kan değil yüzümden kalbimden bile çekilmiş gibiydi. Alina'nın parmakları elimden bir bir kayarken minicik bir hıçkırık kaçtı dudaklarımdan.
"Ayşem," Konuşan tuhaf bir şekilde bendim. Hayır, aramızdaki mevcut duruma rağmen Ayşem'den nefret ettiğim falan yoktu. Evet, onunla aynı anda aynı yerde olmak halen mideme kramplar sokuyordu ama şimdi önceliğim çok farklıydı. Havin'le beraber elini tuttuğu kızımla beraber giderken yapabileceğim tek bir mantıklı hareket olduğunu fark ettim.
"Efendim?" Dedi kız kızımın elini usulca bırakırken. Çok küçük kocasına baktı ve tekrar bana dönerken temkinliydi.
"Biraz özel konuşabilir miyiz?"
Ayşem yeniden Hazan'a bakarken bu kez ben de ona eşlik ettim. Hazan'ın meraklı bakışları ikimiz arasında mekik dokuyordu ancak ikimize de mani olacak bir hareket yapmadığı için Ayşem bana yaklaşmaya devam ediyordu. Bana, ona dokunabileceğim kadar yaklaştıktan sonra usulca dirseğinden tutup lobinin en uzak köşesine çektim onu. Ona bakmak canımı türlü sebeplerden yakıyordu ama en çok söyleyeceklerim yakıyordu canımı. Ayşem merakla bana bakmayı sürdürürken bir cesaret dudaklarımı ıslatıp konuştum.
"Hazan'a güvenmiyorum." Dedim korkuyor olmama rağmen cesaretle. Kızın biçimli, gür kaşları yavaş yavaş yukarı kalkarken dudakları aralandı ve aralık dudakları arasından parlayan tavşan dişlerini gördüm.
"Hazan..." Kız boğazını temizledi. "İyidir."
İyi olduğunu görebiliyordum ama aynı zamanda intikam için can acıtabileceğini de tecrübe etmiştim.
"Belki sana iyidir." Dedim usulca. "Ama bana kızgın."
Hafifçe yutkundu. "Haklı değil mi sence de?"
Gözlerimi yummadan önce devirdim. Şimdi hamilelik dönemimin hatalarını konuşabilecek havada değildim. "O zaman öyle olmalıydı." Dedim sessizce. Burnumu çekip saçlarımı geriye iterken ise bu konuşmanın esas meselesine gelmek için derin bir nefes aldım. "Kaç aylık hamilesin?"
Ayşem bunu beklemiyormuşçasına kaşlarını çattı ama soruma cevap da verdi. "Altı buçuk aylık."
Gülümsedim. Alina'nın bana verdiği mutluluktan mı bilmem ancak her hamilelik bana devasa bir mutluluk gibi geliyordu. "Onu doğurmaktan bile korkuyorsundur şimdi."
Şaşkın bakışlarına bir küçük tebessüm konarken ise devam ettim. "İçindeyken onu her türlü pislikten koruyacaksın çünkü. Biliyorsun."
Göz bebekleri yuvasında titreşirken dolgun dudaklarını ıslatıp birbirine bastırdı. Hormonlardan olsa gerek gözleri nemlenmişti. Mana veremedim ama başını salladı belli belirsiz. Sonra kaşları çatıldı ve usul düşen gözyaşlarına inat seri bir şekilde ağlamaya başladı.
"Ama ben Alina'yı koruyamam..." Dedim ona katılırcasına. Lanet olsun; sinirlerim çok bozuktu. "Hazan onu benden alırsa koruyamam."
Hazan'ın adını duyması onu bir nebze sakinleştirirken eliyle iman tahtasına bastırdı. "Hazan ab... Hazan öyle bir şey yapmaz." Dedi ağlıyor olmasına rağmen kendinden emin bir şekilde. Oysa nasıl emin olabilirdim?
"Ona güvenmiyorum." Dedim bir kez daha. Bu kez sözlerim mana kazandı Ayşem'in nazarında. Bana bakarken ağlaması durmasa da azalıyordu. "Seni tanımıyorum ama..." Elimi kasıklarının üstünden karnına sürttüm hafifçe. "Anneliğine güveniyorum."
İrkildi.
"Ayşem Hazan'ın Alina'yı benden almasına izin verme."
Dayanamamış gibi bir adım uzaklaştı benden. Hak vermemek elde değildi. Mevcut şartlar... Nasıl ki ben onunla aynı yerde olmaya dayanamıyordum muhtemelen o da ona dokunmama dayanamıyordu. Tavırlarındaki samimi ve içten hallerine rağmen onun bir kadın olduğunu unutamazdım zaten. O kocasının eşiydi bense kocasının gayr-i meşru kızının annesi.
"Merak etme." Dedi sertçe ve yüzüme bile bakamadan arkasını dönüp hızla lobinin kapısına doğru yürümeye başladı.
Ve bu tavır benim içime hiç ama hiç sinmedi.
Ayşem lobiden çıkarken aralanan kapıdan Alina'nın arabanın tavanına oturup Ayaktaki Hazan'la konuştuğunu ve bu esnada gülümsediğini görebiliyordum. Sonra yanlarına Ayşem geldi ve hiçbirine bakmadan ön koltuğa otururken Hazan da Alina'yı kucaklayıp arka koltuktaki bebek koltuğuna bağlamaya başladı. Bir başka müşteri içeri girerken kapı tekrar açıldı ve bu kez orada olduğumu fark eden Alina bana bakarak el sallamaya başladı.
Kapı tekrar kapandığında artık araca gitmem gerektiğini fark ettim. Araba hareket etmek için beni bekliyor olmalıydı ve zaten artık benim de havaalanına gitmem gerekiyordu.
Ancak ben kapıdan çıktığımda aracın orada olmadığını gördüm. Bir an Hazan'ı da göremedim ve o küçük an aklımı kaybediyorum sandım. Ellerim şakaklarımı sıkıştırırken etrafımda tam bir tur atıp giriş görevlisine "Araba," Dedim dehşet bir sesle. "araba nereye gitti?"
"Araç gitti hanımefendi." Giriş görevlisinin şaşkın cevabı beni daha da çileden çıkarttı.
"Nereye gitti?" Diye bağırdım. "Beni almadan nereye gitti?"
Elbette görevlinin buna verecek cevabı yoktu. O yüzden çantamdan telefonuma sarıldım. Daha birkaç saniye önce Ayşem'le yaptığım konuşmanın ardından nasıl böyle bir şey yapabilmişlerdi? Ayşem'in gözyaşlarının sebebi bu muydu? Ona endişelerimden bahsederken tam da endişelerimi gerçekleştirmek üzere oldukları için mi bu denli ağlayıp ardını dönmüştü?
"Aç şunu!" Diye tısladım dişlerimin arasından. O aşağılık herif gözlerimin önünden kızımı alıp gitmiş olamazdı. "Aç şunu Hazan!" Avcumda Alina'nın saçları ile telefonun ucunda çaresizce beklerken yola attım kendimi. Niyetim bir taksi çevirip konağı basmaktı. Elbette onu konağa götürmemişlerdi muhtemelen ama...
Neredeyse jeepine çarpıyordum. Adımımı yola attığım an frene asılan Hazan ile buluştu bakışlarım. Benim dehşetle açılmış gözlerim karşısında neredeyse kaza yapıyor olmanın korkusu vardı. Rüzgâr gibi hareketlerle yanıma gelirken "İyi misin?" Diye sordu. Sorusuna cevap bile vermedim.
"Alina'yı nereye götürdün?"
Kekeledi. "Konağa."
Saçma rahatlamam yüzünden kendime kızsam da endişeden gerilmiş soluklarım rahatlamıştı. "Ben-" Yutkunup yüzüne baktım. "Beni neden almadınız arabaya?"
"Geç kalacaktık." Diye açıkladı Hazan. "O yüzden bizim için başka araç getirttim." Eli yüzüme yeltenince bir adım gerileyerek onun başladığı işi tamamladım; yumruklarımla yanaklarımı temizlerken içimi titreten bir ürperti hissettim. Veda bile edememiştim kızıma. "Gidelim mi?"
Burnumdan bir nefes verip başımı salladım usulca. Araca binerken tek bir kelime etmedim. O da konuşmadı; aramıza soktuğum mesafenin farkındaydı ve bundan hoşnut olmamasına rağmen bana saygı duyuyordu ama bir noktada sorması gereken bir şey olduğundan sınırı aşmak zorunda kaldı. "Gelmemi ister misin?"
Evet! Evet...
Sorusu gözlerimi yaktı; kirpiklerimi ıslattı. Burnumun içi ıslanırken ardı ardına aldığım nefesler korkumun nişanesi gibi sessizliğimizin ortasında patladı. "Kendim halledebilirim." Dedim tüm bunlara rağmen.
Başını salladı kabullenircesine. Oysa tek bir ısrarla kabul edebilecek haldeydim teklifini. Korkuyordum. Orada bir tabutla karşılaşmaktan ve tabutu tek başına sırtlanmak zorunda kalmaktan ölesiye korkuyordum!
Dişlerim sıkılmış olmaktan acıyordu ama yanında ağlamak istemediğimden çenem titriyor, yaşlarım bir bir düşüyor olmasına rağmen kendimi kasmaya devam ediyordum.
Arabayı ıssız bir yol kenarına çekti. Nedenini bile soramayacak haldeydim. Oysa arabadan inip kapıma geldi. Açtığı kapımın önüne gelerek kemerimi çözdü. "İzmir." Dedi yumuşak, usul bir sesle.
Dönerken hala kuyruğu dik tutma çabasındaydım. Ona bir şey olmamıştı; olamazdı. Buna rağmen ağzımdan çıkabilecek tek bir kelimede Yiğit için yas tutmaktan korkuyordum. Bu yüzden sadece "Hı?" diyebildim.
Ellerime uzandı ve bu kez kaçmama rağmen tuttu ellerimi. Bakışlarımı yakalayarak "Ağla." dedi.
Burnumu sertçe çektim. Yas tutmayacaktım. Yiğit ölmemişti!
"İzmir ağla." Dedi tekrar ama sesinde hiçbir emir ya da ısrar yoktu. Sanki içimdeki saklı bir ıstırabı çıkarmaya çalışıyordu sadece. İstemiyordum. Başımı salladım hayır dercesine.
"Acı çekiyorsun İzmir." Dedi bunun üzerine. Tuttuğu ellerimden çekip beni göğsüne bastırırken saçlarımı okşamaya başladı ve bu sanki son damlaymış gibi taştım. Dudaklarımdan nasıl çıktığını bilmediğim bir feryat karanlık göğe yükselirken bardaktan dökülürcesine ağlamaya başladım.
"Yiğit!"
O ilk nidamla beraber Hazan'ın belime dolanan eli beni göğsüne daha da bastırdı. Parmaklarındaki şefkat saçlarıma değil de kalbime değiyor gibiydi. "Korkma, ağla." Dedi ben onun göğsünde hıçkırıklarla sarsılırken.
"Ölmez o!" Dedim göğsüne doğru. "Ölmez."
Nasıl ölürdü ki? Beyninden kurşun çıkartmışlardı; ölmemişti. Ölemezdi o. Ölümsüzdü benim ağabeyim.
"Ölmesin Hazan!" Dedim son hıçkırığımda çaresizce. Parmaklarım omuzlarına tutunup kasılırken bu kez ardı ardına "Ağabeyim! Yiğit ağabeyim!" diye sayıklayarak ağlamaya devam ettim.
Orada ne kadar durduğumuzu ne kadar süre ağladığımı bilmiyorum. Titriyordum, sarsılıyordum ve ağlıyordum. Bu küçük ayak parmağını sehpa kenarına çarpmak kadar saçma bir acıydı. Sarsıcı; yırtıcı ve çok acıydı. Aldığım haber elektrik akımı gibi içimden geçmişti ve o andan beri korkuyla titriyordum. Bu küçük çarpışmanın ölümle nihayetlenmiş olmasından ölesiye korkuyordum. Bencilce biliyorum ama tek dayanağım oydu; onu kaybedersem nasıl devam ederdim hiç bilmiyordum...
"Sakinleş." Dedi usulca. O ana kadar tüm vücudumun kasılarak titrediğinin farkında bile değildim ancak bu farkındalığın işe yaramadığı ortadaydı. Kolları arasında tüm bedenim kasılmış ve buna rağmen titreme tufanına kapılmışken gözlerim tüm bedenimden ayrı bir organizmaymışçasına gözyaşı dökmeye devam ediyordu
"Arayabileceğin biri var mı?"
Sorusuna cevap verebilecek bir yudum takatim bile yoktu. Sadece başımı sallayabildim. Amcam ve annesi yıllar önce bir trafik kazasında hayatlarını kaybetmişlerdi ve Yiğit tek çocuktu. Ama sonra aklıma Aslı geldi. Nişanlısı Aslı'ya haber vermem gerekiyordu. Geçen sefer buna gerek olmamıştı çünkü veraseti zaten Aslı'daydı ve bu yüzden haberi doğrudan Aslı'ya gitmişti ama sonrasında Yiğit bu veraseti bana devretti. Alina'yı da nüfusuna kaydettirdiği için bu durum çok daha kolay olmuştu tabii.
"Aslı." Diyebildim nefesimi kesen hıçkırıkları arasında. "Nişanlısına haber vermeliyim."
Hazan bedenime sardığı ellerini açıp beni omuzlarımdan tutarak uzaklaştırdığında ise düşüyormuşum gibi hissettim. Beni saran kollarının derin bir okyanusta beni boğulmaktan koruduğunu fark bile etmemiştim. "Ben ararım." Dedi Hazan beni içine ittiği okyanusun farkında olmadan. Ona kızgındım. Ona kırgındım. Soyadının gücünden korkuyordum. Ve tabii bu gücün ona yaptıracaklarından... Ama ona dokunmak bir şekilde boğulmamı engelliyordu. O yüzden Hazan kucağımdaki çantama uzandığında benden hiç beklemediği bir hareket yaptım. Eline uzandım. İki elimle can simidine tutunur gibi tutunurken hıçkırıklarımı dizginlemeye çalışıyordum. "Şifren ne?"
Cevap vermek yerine telefonu elime aldım ve parmak izimi okuttum. Zihnim bu basit bilgiyi bile hatırlayamayacak kadar bulanıktı sanki. Rehberden Aslı'nın ismini bulurken ise bir şeyi fark ettim. Bana bakıyordu ve yapabileceğinin en derin duygusuyla eline dolanan elimi parmağıyla seviyordu. Hıçkırıklarımın büyümemesi için dilimi ısırdım. İçimdeki ur o kadar büyüktü ki onun bu küçük şefkati karşısında bile sarsılıyorsam şimdi bana sarılsa dünyaya karşı haykıra haykıra ağlardım. Ama yapmadı...
"Açmıyor." Dedi ben ona bakıp eline sıkı sıkı tutunmuşken. Elimi uzattım ve güçlükle yutkunduktan sonra telefonu alıp "Ben daha sonra tekrar denerim." dedim.
Bir şey demese de suskunluğunu onay olarak aldım. Islak kirpiklerimden sallanan yaşlarla ona bakıyordum. Ne yapsa boştu ama bir şey yapmasını istiyordum; küçük, küçücük bir teselli. Oysa üzgün ama dirayetli bakışlarla bana bakıyordu. Sonra avuçlarımda saklı elini çekti ve alt dudağını yalayıp bir minik ısırırken işaret parmağıyla kirpiğime tutunmuş bir damla yaşı yakaladı. Akabinde yanaklarıma açılmış ıslak şeritleri silerek engelleyemediğim hıçkırıklarıma torpidodaki şişeden bir yudum su bahşetti.
Hazan yerine oturduğunda değişen hiçbir şey yoktu. Ağlıyordum ama hıçkırıklarımı dizginleyebilmiştim. Yol kenarındaki ışıklar gözlerimdeki nemden patlayıp duran havai fişekler gibi görünse de bu durum hava alanına yaklaştıkça daha da arttı. Her yerdeki ışıklar gözümü alıyordu ama sorun etmedim. Duygusal bomba niteliğindeki bu küçük ağlama krizinin bitmesi gerekiyordu artık. Tamam, Hazan'ın yanında ağlamak sorun değildi. Onun yanında daha önce de duygusal bir çıplaklık yaşamıştım ama şimdi toparlanmam şarttı. O yüzden hava alanına yaklaştıkça önce ağlamamı durdurdum. O iyiydi bir kere. Buna inanıyordum. Bunu biliyordum.
Gözlerimi kuruladım ve burnumu sildikten sonra "İyiyim." Dedim durgun bir sesle. Kafam milyon parçaya bölünmüş olsa da halen konuşmam gerekenler olduğunu biliyordum. "Alina'nın iki gün sonra kemosu var." Gözlerimi kapatıp en önemli bilgileri hatırlamaya çalıştım. "Küçük bavuldaki peluş kuzusu olmadan kemoya gitmez. Bir de iğneden çok korkuyor. Ağlamıyor ama korkuyor. O yüzden serum takılırken boynuna sarılmak isteyebilir." Yüzümü sıvazlayıp derin bir nefes aldım. "Kemodan sonra kusacak, korkma o yüzden. Hep olur." Yutkundum. "Kemo günü iştahsız olacak ve muhtemelen uyuyacak. Uyumasa bile hiçbir şey yapamayacak kadar halsiz olur ama ertesi gün mızmızlanıp yatağa saklanmasına izin verme. Bunu yaparsan bir sonraki kemoya kadar hasta hissetmeye devam eder çünkü." Saçlarımı kaşırken kaşlarımı çatarak hatırlamaya çalıştım. "Meyveli yoğurt sever ama hazır olmasın. Mevsim meyvelerinden yapın. Şeker de olmasın. Balla tatlandırabilirsin çünkü tatlı olmazsa yemez bu sefer de. Taneli çorbaları sevmez... Et de sevmez... Yani boşuna yedirmek için uğraşma." Biraz daha düşündüm. "Beni çok arar ya da fazla ağlarsa Rapunzell animasyonunu izletebilirsin. Bu onu sakinleştirecektir."
"Seni günde en az üç kere ararız." Diye araya girdi Hazan usulca. Kedi gibi laflarım arasından sızıvermişti. Tüm dirayetim sarsıldı. Mideme çarpan küçük kramplarla gözlerimi aralarken bana baktığını gördüm.
"Teşekkürler."
Hazan arabayı yol kenarına park ederken derin bir nefes almaya çalıştım. Korkumun beni paçalarımdan çekiştirdiğini çok net hissediyordum ama bunları düşünmemeye gayret ettim ve hatta 'Adam başından vurulmuş ölmemiş de şimdi ne cenazesi düşünüyorsun!' diye azarladım kendimi. Tek korkum bu da değildi tabii ama bu kez Hazan'a güvenmekten başka şansım yoktu. O yüzden arabadan inip bagajdan bavulumu indiren adama kısaca baktım. Uçağa henüz bir saat vardı ve kurallar gereği çoktan iç hatlarda olmalıydım. Bu sebeple acele etmeliydik. "Gerisini ben halledebilirim." Dedim bavulumu Hazan'dan alıp. Yürüyordum ama buna rağmen Hazan da tam arkamdaydı. Güvenlikten geçtik ve tam iç hatların önündeyken kolumdan tuttu. "Söylemeyecektim aslında." Dedi kaşlarını hafifçe çatarak. Yüzündeki kararsız ifade omurlarımı geriyordu. "Ama çok kötü görünüyorsun."
Alayla tebessüm ettim. Güzel bir gece değildi neticede.
"Gitmeden önce iyi bir haber vermek istedim sana." Kendine verdiği birkaç saniyenin ardından "Öncelikle çok iyi bir oran değil ama Alina için altıda dört uyumlu bir ilik bulduk." dedi. Sesindeki tereddüdün sebebinin altı da dört olmasından ileri geldiğini kavrasam da kavrayamadığım esas şey ilik bulduk cümlesiydi. Ne diyeceğimi bilemeden baktım ona.
"Gerçek mi bu?" Soruya soran bendim ama kendimden habersizdim. Bavulun çekçeğini bırakıp ellerimle ağzımı örterek bu kez sevinçten dolan gözlerime küfrettim. Ağlamaktan feleğim şaşmıştı ama gerçek miydi bu?
"Evet, gerçek." Dedi. "Bir dostumla iliğe ihtiyacı olan minik kızımız hakkında konuştum. O da elinden gele-" Devamını duymaya ihtiyacım yoktu. Hazan'ın boynuna atlayarak sarıldım ve ona hem kızarak hem küserek minnet ettim. Beni bu kadar mutlu edebilecekken bir yanımın kırgınlığına sebep olmasına kızgındım! Hem kızarak hem küserek, hem şükür hem de teşekkür ile boynuna sarılıp bir kez daha şefkatine sarındım. "İzmir ümitlenmeni istemiyorum." Dedi bunun üzerine Hazan usul bir sesle. Elleri bel kıvrımlarımı okşasa da sesi mesafeliydi.
Boynundan sıyrıldım.
"Doktora bu oranı sordum. Pek sıcak bakmadı."
Elmacık kemiklerimi silerken başımı salladım hızlıca. "Altı da dört iyi bir oran değil." Dedim yorgunca. Ama aynı zamanda hiç yoktan iyiydi. Belki en son çareydi ama bir çareydi işte.
"Biz yine de diğer seçenekleri zorlayalım."
Başımla onay verdim ama içim Yiğit'in haberini aldığımdan beri ilk kez ısınıyordu. Tam da o esnada Şırnak uçuşu için anons geçince gözlerimi açtım ve sonradan utanacağımı bilsem de yapmamam gereken o hareketi yaptım. Elimi kemikli çenesinin altından boynuna uzanacak şekilde yerleştirip dudağının kenarına minnet dolu bir buse bıraktım.
"Teşekkür ederim." Dedim. "Geçen sefer bana Alina'yı vermiştin. Bu kez umut verdin."
***
Otobüsle gitmek daha mantıklıydı ama her nedense o esnada mantık nöronlarımı kaybetmiştim. Mardin Şırnak arası uçuş neredeyse on dakikalık bir mesafede diye uçak bileti almıştım ama aktarmalı uçuş oldukları gözümden kaçmıştı tabii. Bu yüzden araçla üç saatte alabileceğim yolu uçakla neredeyse bir günde ancak almıştım. Bu süreçte tutunduğum tek dal ise tanımadığım bir numaranın beni tekrar arayıp 'Başınız sağ olsun.' dememiş olmasıydı.
Şimdiyse askeri hastanenin içindeydim. "Yüzbaşı Yiğit Atasoy." Dedim girişteki hastane resepsiyonistine doğru. Adam oturduğu masanın ardından doğrulurken sordu.
"İzmir Atasoy mu?"
Başımı salladım. Bavulumu orada bulduğum bir köşeye iterken resepsiyonisti takip ediyordum. Adam elinde tuttuğu yüzeysel hasta kayıtlarını göz gezdirirken beni bir asansörün önünde durdurdu ve "Üçüncü kat, üç yüz yirmi ikinci oda." dedi.
İçim iyiden iyiye rahatlıyordu. Demek ki hayattaydı; yoğun bakımda bile değildi. Asansöre binip üçüncü kat düğmesine basarak elimi göğsüme bastırdım. İyiydi ama ne kadar? Sorgulamam Allah'ın gücüne gitmez umarım ama şimdiki endişelerim bambaşkaydı. Ya gözünü, kolunu ya da bacağını kaybettiyse? Bunlar Yiğit'i mahvederdi. Gitar çalmak ve yüzmek olmadan adam hayatını geçiremezdi ki. Biliyorum Allah'ım; bunlar sana bencil dualar gibi geliyor ama yalvarırım Yiğit eksiksiz olsun...
Ben dualarıma tutunmuş, yalvarırken kapı açıldı. Gösterişsiz, sade koridorlarda yürüyen tek tük hasta arasından geçerek üç yüz yirmi iki numaraları ararken onu gördüm. Aslı'yı. Dört kapı ileriden çıkıyordu. Bir eliyle ağzını örtmüş diğer eli midesini bastırırken ağlıyordu. Tam da o anda iki görevlinin bir sedyeyi çekerek odadan çıktıklarını fark ettim. Sedyenin üzerinde beden vardı ama... Ama bedenin üzeri o sinir bozucu mavi-yeşil hastane çarşafı ile kapatılmıştı.
-
-
-
Hanzade için yorumlarınızı merak ediyorum :)) Sizce Ayşem ve İzmir'in konuşmasında Ayşem neden kötü oldu ve ağladı? Hazan Alina'yı gerçekten kaçırabilir mi? Ve en ama en önemli soruma geliyorum; Yiğit gerçekten ölmüş olabilir mi? Haydi bakalım, pamuk eller yoruma :*