9. Bölüm - Part 2

4975 Words
9. Bölüm - Part 2 BUGÜN - İZMİR Alina'yı yatağa yerleştirip bebek telsizini ayarladım. Uyandığında ben gelene kadar korkmasın diye televizyonu bile açmıştım. Derhal telefonumu alıp lobiye inerken ise telefonumu açmakla meşguldüm. Durup kendi halime acımam gereken bir zaman olduğunu biliyordum ama işin güzel yanı şuydu ki zamanım yoktu. Hemen emlakçıma evin acil satılık olduğunu ve bir hafta içerisinde nakit para verebilecek olan herhangi birini bulmasını istediğim bir mesaj yazdım. Ardından ise Yiğit'i arayarak sesli bir mesaj bıraktım. "Yiğit merhaba. Seninle Mardin'de buluşalım demiştim ama işler biraz karıştı." Dedim. Aslında cümleyi nasıl toparlamam gerektiğini de bilmiyordum. İçinde olduğum durum o kadar darmadağın bir haldeydi ki adama nasıl izah edeceğimi bilmiyordum! "Hazan'la konuştuk." Dedim emin olduğunu umduğum bir ses tonuyla. "İşleri riske etmemeye karar verdik. Tüm iyi ihtimalleri elimizin altında toplamak amacıyla..." Boğazımı temizledim. Güçtü; bana sorgusuz sualsiz kol kanat geren tek aileme böyle yalanlar söylemek çok güçtü! Kahretsin... "Tedavinin Finlandiya'da yapılmasına karar verdik." Yemek salonuna girerken kendime birkaç saniye müsaade ettim. Bu fazlaydı; gerçekten çok fazlaydı... Benim boyum kaçtı ki? Kilom? Eni boyu toplasan bir buçuk metre bir kadındım. Niye dünyadaki her türlü melanetle birden sınanıyordum? Neden bir tane bir tane gelmiyordu bu saçma dünya sınavları? Niye hem hayatımın tek anlamı kızım ve varlığımı anlamlandıran gururum aynı anda aynı kefedeydi? Niye babama olan sevgim ve nefretim hem özlemle hem de tiksintiyle Alina'nın karşısına çıkmıştı? Niye paraya en çok ihtiyacım olan anda işimden atılmıştım? Niye hem beni hem kızımı iyileştirecek olan adam fark bile etmeden beni eyerleyen atın üstündeydi ve en çok korktuğum geleceğe doğru nal sürüyordu? Allah'ım! İçime içime akan gözyaşlarımı derince burnuma çekerken "Özür dilerim Yiğit..." Güçlükle yutkunup manzaraya doğru bir masaya çöktüm. "Ağlıyorum ama kötü bir şey olduğundan değil. Her zamanki şeyler." Dedim. Sesimden ne halde olduğumu anlayacağına emindim ama o adamı da olduğu yerde üzmek istemiyordum. Zaten sınır ötesindeydi. "Sadece haberin olsun dedim. Döndüğünde Mardin'e gelme diye. Hem Aslı da seni özlemiştir." Telefonu kapattım. Haddinden bile fazlaca yük olduğum kuzenimin en azından bir izninde nişanlısıyla güzelce vakit geçirmeye hakkı vardı. Önce İstanbul'dan arabamı Mardin'e getirip Mardin'de düzen kurmama yardım edecekti; Alina'ya babalık taslayıp arkamdan durarak kanat açacaktı; Hazan'a bu kız yalnız değil, falan diye ayak yapacaktı... Bir sürü iş. Üstelik yalnız olduğumu Hazan çoktan keşfetmişti. Kısacası tiyatro oynamak için Yiğit'i daha fazla mengenemde tutmam mantıksızdı. "Bir kadeh ısmarlasam sorun olur mu?" Yanaklarımı kurulayıp yığılmış patates gibi duran bacaklarımı toplarken sesin geldiği yöne döndüm. Aslında tahminim karşımda bir askıntının olduğuydu ama Tahir beyin elinde beyaz şarabıyla karşıma oturduğunu görünce kaşlarım merakla çatıldı. "Oturmamda bir sakınca yoktur umarım?" "Yo, tabii." Dedim kendimi toparlamak adına burnumu çekerek. Hoş bir görüntü değildi ama Tahir beyin mendilini uzatmasıyla bu hareketimin olduğundan da iğrenç ve münasebetsiz olduğuna kanaat getirdim. "Kusura bakmayın lütfen." Tahir bir hiçbir şey söylemeden gülümsedi. "Kötü zamanlar geçiriyorum..." "Bazen olur." Dedi Tahir Bey. "Dünya üzerine üzerine gelir insanın." Alaylı bir kıkırdama dudaklarımdan kaçtı. Dünyanın benim için ters akan bir şerit olduğunu düşünüyordum açıkçası ya da ben akıntıya karşı kürek çeken bir aptaldım. Ancak her iki ihtimalde de yanlış tarafta olduğum muhakkaktı. Kirpiklerime süzülen bir yaşı yakalayarak gülümsemeye çalışsam da olmadı. Canım acıdığımdan falan değil de çaresizliğimden ağlıyordum. Sıkıştığım köşede korkularıma teslim olmaktan korkuyordum. "Şarap?" "Sanırım melisa çayı daha iyi olur." Dedim yorgun bir sesle. "Anlatmak istemiyorsun sanırım?" Dudaklarımı birbirine bastırdım. Baktığımı ancak göremediğimi o an anladım. Bakışlarım içime dönmüştü nitekim kâbuslarıma uyanıyordu. Gerçek hayatsa önümde olmasına rağmen umurumu bile dürtmüyordu. Gözlerimi tekrar tekrar kurularken "Biraz kişisel bir mevzu." diye mırıldandım. "Ümit Beyle konuştum." Dedi o an Tahir Bey. "Aslında sana olan tavrı büyük bir haksızlık. Hazan'dan o arsayı alamayacağımız en başından belliydi." Ah, evet. Bir de o vardı. İşten kovulmuştum. Dertlerimin arasındaki en minik inci tanesi. "Mevzu bahis arsada onkoloji kliniği var." "Biliyorum." Dedi Ümit Bey gelen garsona dönmeden hemen önce. "Bir melisa çayı ve bir kadeh beyaz şarap." "Bir tane de ağrı kesici alabilir miyiz lütfen?" Diye soludum gelen garsona başım çatlamak üzereydi resmen. Garson siparişleriyle birlikte arkasını dönerek uzaklaşırken Tahir Bey konuya geri dönerek konuştu. "Çevre il ve ilçelerden gelen hastalarla toplam sekiz yüze yakın hasta takibi yapılıyor o klinikte." Dedi Tahir Bey uysal bir sesle. "Üstelik kliniğin finansörü de Hazan Hükümran." Evet, dediğim gibi; Hazan harika bir babaydı, müthiş bir insandı ama bir erkek olarak? Sadece bir müsveddeydi. "Ümit'le sizi işe geri alması için konuştum. Umarım iş-" "İnanın hiç gerek yok." Diye araya girdim özenle. "İşe geri dönmem ihtimal dâhilinde değil." "Başka bir şirketle mi anlaştınız?" Diye sordu Tahir Bey usul bir merakla. "İşinizde iyi olduğunuzu duymuştum." "Hayır." Dedim açık yüreklilikle. "Açıkçası henüz hiçbir şirket tarafından aranmadım." Ki işten atıldıktan sonra telefonumu kapatmıştım ve telefonu açalı sadece yarım saat olmuştu ve telefonumda onlarca mesaj ve arama vardı. Kimlerin ne yazdığına ve beni neden aradığına dair hiçbir fikrim yoktu ama bunların arasında doğru düzgün bir iş teklifi olduğunu sanmıyordum. En azından benim kriterlerime uyan makul bir iş olmadığına emindim. "Ama şu aralar önceliğim iş değil." "Anladım." Tahir Bey gülümsedi. "Biraz kafa dinlemek istiyorsun." Aslında kafamı bedenimden ayırmak istiyordum! Biraz akılsızlık; işte bana lazım olan buydu. Biraz delirsem rahatlayacak gibiydim ama... Amalarım vardı bir sürü. "Öyle de denebilir." "Üzüldüm." Dedi Tahir Bey gelen garsona karşı ayaklanarak. "Esasında Sidar inşaatla anlaşma yapmamın yegâne sebeplerinden biriydiniz." Yarım ağzı gülümsedim. "Maslak'ta ki projelerin başmühendisi olduğunuzu biliyorum. Sizi o zamandan beri yakın markaj altında tutuyordum." Gülümsemem genişledi. Garsonun getirdiği sıcak kupaya sarılırken "Eminim benden daha iyilerini bulabilirsiniz." dedim usulca. "Ebru oldukça iyidir mesela." "Ebru'yu da inceledim." Dedi Tahir Bey memnun bir sesle. "En az sizin kadar yetenekli." Onaylarcasına salladım başımı. "Ama ben bir ekip kurmak istiyordum ve çalışmak istediğim isimler belliydi açıkçası." Burnumdan nefes vererek güldüm. "Hazan Beyi ikna edebildiniz mi peki Tahir Bey?" Diye sordum merakla. "Ne yazık ki hayır." Dedi Tahir Bey gülümseyerek. "O halde eksi hanenize iki yazabilirsiniz." Dedim kesin bir tavırla ancak ben ayaklanırken başka bir sözle beni duraksatmayı başardı. "Ama bana başka bir teklifle geldi." "Ne teklifi?" Tahir Bey boğazını temizleyerek tekrar oturmamı ima ederken oldukça nazik görünüyordu. "Alışveriş merkezi için ayrılan araziye değerinin üzerinde bir para teklif etti." Dedi Tahir Bey. Özverili sesinde bariz bir merak da vardı ama bunu maskelemeyi oldukça iyi başarıyordu. "Araziyi ne için almak istediğini söyledi mi?" Tahir Bey bacak bacağa atıp arkasına yaslanırken hafifçe dudak büktü. "Sadece arazi hakkında yeni bir teklifi olduğunu ve alışveriş merkezi için bana başka bir arsa teklif edeceğini söyledi." Gülümsedim. "Yerinizde olsam kabul ederdim." Dedim. "Hazan Beyin bu teklifi ile çoktan araziye ayırdığınız bütçeyi ikiye katladığınızı düşünebiliriz." Ancak Tahir Bey bu kez gülümsemedi. "Bu teklifin geçerliliği mühendis siz olduğunuz taktirde devam edecek." İdrak etmem biraz zamanımı aldı. Sözcükler mantık süzgecimden geçip geçip anlamsızlığa düşüyordu sanki. "Anlayamadım; özür dilerim." "Hazan Bey ile dün gece geç bir vakitte görüştük. Talep ettiği arsa hakkında ne planladığını bilmiyorum ancak aklındaki projeyi hayata geçirdiği takdirde çalışmak istediği mühendisin siz olduğunu söyledi. Hatta ısrar etti." Derken bakışları ıslarla üzerime eğilmişti. "Sizin çalışma özgürlüğünüz beni alakadar etmiyor elbette; Hazan Beyle çalışırsınız ya da çalışmazsınız, bu sizin kararınız ancak muadil olarak bize gösterdiği diğer arazi, inşaat halinde olan yeni merkezde ve aslına bakarsanız bu arazi mevcut araziden çok daha merkez bir konumda." Kelimeleri arka arkaya eklemeye ve mana trenine binmeye çalışıyordum ama kaç gündür olan olaylar yüzünden aklım neredeyse durmuş haldeydi. Yani Tahir Bey ne demek istiyordu? Hazan ne istiyordu benden? Tahir Bey kadehinin dibindeki şarabı fondipleyip masada olduğum tarafa eğildi. "Merkezdeki arsayı istiyorum İzmir. Ümit Beyin sana haksızlık yaptığının da farkındayım. Aslına bakarsan herhangi bir şirketin bünyesine dâhil olmadığın için memnun bile oldum. Hükümran inşaatın mühendisi olabilirsin ya da bağımsız bir mühendis olarak Hükümran'larla çalışır; adını duyurur ve kendi inşaat ofisini bile kurabilirsin." "Benim yeni bir yol haritam var Tahir Bey." Diye soludum nezaketle. Israrının sebebi her neyse üzgündüm ama benim önceliklerim artık çok farklıydı. Kahvaltıda Hazan'la konuştuklarımız olmasaydı belki bu teklifi kabul ederdim. Nitekim hesap cüzdanımdaki parayla sadece uçuş masraflarımı karşılayabilirdim. Evin parasıyla ise yol beni nereye kadar götürecekti? Bu teklif cennet gibiydi; Hazan ayaklarıma cehennemi sermeseydi... "Yakında yurt dışına çıkacağım." "En azından yarın akşam ki iş yemeğine katıl." Tahir Bey sesimdeki ve tavrımdaki kararlılığa rağmen son ricası ile bana gülümsedi. "Eğer kararın katii olursa daha fazla ısrar etmeyeceğime emin olabilirsin." Dudaklarımı ısırdım. Aslında bir maratona koşturuyor gibiydim. Uçak biletleri, konaklama yerleri, kliniğe başvuru, İzmir'deki evin satışı derken birkaç gün içinde nefes alacak halim kalmayacaktı ama merak ettim. Hazan'ın kızı için Ümit ve Tahir Beye karşı nasıl bir savunma hazırladığını merak ettim. Ayağa kalkıp fincanı tutmaktan ısınan elimi Tahir Bey'e uzatırken yorgun bir şekilde gülümsüyordum. "Sadece yeni projenin ne olduğunu merak ettiğim için yarın ki iş yemeğine katılacağım Tahir Bey." *** "Ya kızım Allah rızası için ver şu ar-geyi." Kulaklarıma küpeleri geçirirken alayla baktım Ebru'ya. Kör inadımdan vermiyor değildim çalışmaları. Sadece madem son birkaç aydır şirketime yüktüm o zaman neden son birkaç aydır uykusuz kalarak hazırladığım ar-geleri istediklerini anlamıyordum. "Ebru," Dedim ellerimi tezgâha yaslayıp aynadan arkamda yalvar yakar bana kadına bakıp. "Ümit şerefsizi için birbirimizi kırmayalım." Ebru iç çekip dibime kadar girdi. "Haklısın; yerden göğe kadar haklısın İzmir ama beni de anla. Adam inşaata başlamak için bizi bekliyor." Ebru kollarıyla omzuma tutunurken çenesini de köprücük kemiğime yaslayıp yüzünü yüzüme soktu. Niyetini anlıyordum ama sevimliliğinin kar etmeyeceği bir noktadaydım. "Senin iki aydır köpek gibi çalışıp hazırladığın çalışmaları nasıl bir gecede hazırlayıp adama sunarım?" "İşte tam da bu yüzden vermeyeceğim." Dedim gaddar bir sesle. "Ebru anlamıyorsun galiba. Adam bana işe yaramaz dedi. Yükmüşüm şirketine. Bu ne demek?" Ebru dudaklarını ıslatıp omzumdan ayrılırken hala ricayla bana bakıyordu. "Ben demek ki aylardır hiçbir şey yapmıyormuşum o şirkette." Dedim duygusuz olmaya gayret ederek. "Madem aylardır benden verim alamıyordu o halde önlemini alıp sana yedek bir proje hazırlatsaydı." "Diyorum ya kuzum; adam cehennemin yedinci katına kadar haksız ama... Olan bana olacak, anlamıyor musun?" "Merak etme, seni kovamaz." Dedim Ebru'nun endişesini anlayarak. "Beni kovdu çünkü elinde beni tazminatsız kovabilmek için saçma bir gerekçe vardı ama senin tazminatın kol gibi girer ona, kovamaz seni." "Tahir Bey peki?" dedi Ebru bir başka ısrar mekanizmasına atlayarak. Ellerimi kremleyip gülümsedim. O adamın bu iş ısrarı altında bambaşka bir sebep vardı ama henüz çözememiştim. Bu sebeple, bekleme süresi arttıkça yükselecek olan maliyetlere rağmen, Tahir Beyin sabırla bekleyeceğine de emindim. "Merak etme." Dedim Ebru'ya gülümserken "Tahir Bey şeker gibi adam." "Öldürecek misin beni sen?" Diye inledi Ebru. "Bu belgeleri hazırlamak, araştırmak, fiyat teklifleri almak... Kızım nereden bakarsan iki ayımızı alır bu." "İyi ya." Dedim umursamaz olmak adına. "Ümit Bey son iki ayda tek başıma neler yapmış olduğumu da görür bu sayede." "İzm-" "Ebru lütfen!" Dedim ilk ve son kez yüksek bir sesle. "Konu sen değilsin. Konu Ümit Bey ve benim. Bana o kadar acımasız davranmaya hakkı yoktu. İşe ihtiyacım olduğunu biliyordu. Paraya ihtiyacım olduğunu da. Ama beni işten çıkarırken bu muhtaçlığımı kullanarak şirketi zarara soktuğumu ileri sürecek kadar büyük adilik yaptı; tazminatımı yemek için..." Dedim tek solukta. "Bak ben o şirketi Maslak'taki iş sayesinde iflasın eşiğinden aldım ama hakkım böyle yenecekse... Mardin'deki bir alışveriş merkezi sayesinde iflasın eşiğine itmesini de bilirim." Ebru'nun bana hak verdiğini gözlerinde görüyordum ama korkularını da anlayabiliyordum. Haksız değildi. Bu zamanda kim kolayca iş bulabilirdi? "Ama merak etme." Dedim yanından geçip bavulumdan çanta çıkartarak. "Planım iflas değil." "Ne?" Dedi Ebru iştahla. "Planın mı var? Planın ne?" "Ümit Bey bu dosyayı istiyorsa araya seni sokmasın." Dedim güzel güzel gülerek. "Söyle beni arasın." Ebru'nun eli ayağı buz kesmiş gibi olduğu yerde kıpırdandı. "İşi kaybetmesek bari." Dedi. Küt topuklu ayakkabıları ayağıma geçirerek yatağın ortasında lego oynayan Alina'ya bakıp gülümsedim. Alnından öpüp yeniden başımıza dikilen gardiyanımıza, Havin'e, son talimatları verip odadan çıktığımızda ise arkamdan gerginlikle gelen Ebru'ya kısaca bakıp bileğine uzandım. Gerginlikten ölmek üzere gibiydi. "Gel buraya." Dedim Ebru'nun kolunu koluma geçirirken. "Konunun seninle hiçbir alakası yok. Rahat olsana sen." "Nasıl olayım kızım ya?" Sesindeki endişe yüzünden midem buruldu ama ne yapabilirdim? Yeğenine rağmen hürmet ettiğim o herif hakkımı yiyordu. Ya tazminatımı ödemeyi kabul edecekti ve itibarımı bana iade edecekti ya da... Düşünmekten bile rahatsızlık duyuyordum ama o dosyayı benden satın almayı kabul ederek itibarımı satın alacaktı. Ben bunu o herifin yanına bırakmazdım ama... Şartlar çok namüsaitti işte. "Sen ne yaptın bu arada?" Ebru omzuyla omzumu dürttüğünde düz saçlarımı arkaya ittim. "Kovuldum." Dedim dümdüz. Konuyu değiştirmek istediğinin farkındaydım. Merakından ölüyordu Hazan'la neler oldu diye ama yaşanan onca şeye rağmen hiçbir şey olmamıştı. Hiçbir şey olamazdı! O yüzden konuşmak istemiyordum. "Onu demiyorum be!" Ebru'nun kolumu tutan eli etimi sıkıştırırken dudaklarımı gerdim. Cimcik konusunda bir ayarı yoktu hatunun. "Ağam beyle ne yaptınız?" İç geçirdim. "İyi." Demekle yetindim. "İyi baba." Kötü bir koca ama iyi bir baba. "Bu kadar mı?" Ebru kolumdan çıkıp karşıma geçerek geri geri ilerlemeye devam etti. "İzmir ne konuştunuz? O ne dedi, sen ne dedin mihvalinde anlat her şeyi!" "Kızım ne anlatayım ya?" Dedim. Geri geri ilerlerken düşmesin diye bileğinden yakalayıp yaklaşan merdiven suikastinden kurtardıktan sonra ise özet niteliğinde anlattım her şeyi. "Neden ilk hamile kaldığımda karşısına çıkmadığımı sordu. Anlattım bende." Yutkundum. "Sonra o evlendiğini söyledi. Ben de B planımdan bahsettim." Ebru nefesini tutmuş beklerken valeden bir taksi rica ettik. "Durumu düşüneceğini söyledi. Bu kadar." Dedim sesimi sabit tutmaya çalışarak. Detaylara girmedim. Nitekim detaylar boyu aşıyordu ve ben, İzmir olmama rağmen, o denizde boğulmaktan korkuyordum. "Bu kadar mı konuştunuz?" Ebru'nun sesindeki hayal kırıklığı bir buz sarkacı gibi kalbime battı. "Yani... Hamileliğini falan sormadı mı? Doğumu... Ne bileyim? Ya sende Alina'nın ilk kalp atışının kaydı var! Onu dinletmedin mi?" Gözlerim buğulandı. Boğazımda halt var gibi hassasiyetle şişiyordu. "Ebru Allah aşkına aradan geçmiş dört yıl." Dedim. "Adam evlenmiş, Alina Yiğit'i babası biliyor... Ne gereği var böylesi duygusal bağlar kurmanın?" "Kızım adam Alina'nın babası!" Ebru kolumu hiddetle asılıp bana baktı. "Evliyse evli! Tamam, olmasa iyiymiş ama evlenmiş. O evlendi diye Alina'yla babasının arasına giremezsin." "Girmiyorum zaten." Sesimi makul bir seviyede tutmaya çalıştım ama kalbime saplanan buz sarkacı kınında dönmeye başlamış gibi hissediyordum. Üstelik buzun soğukluğu etime gömülmüştü ve her dönüş etimi kalbimden yolmaya bir kasıttı. "Daha bu sabah kahvaltıdaydık!" "Fotoğraflar, videolar, ses kayıtları, bebeklik elbiseleri, patikleri. Bak sen bu adama tüm bunları borçlusun." Dedi Ebru otoriter bir sesle. "Gerek yok!" Dedim inatla. Onların hepsinde, her birine Hazan'a dair bir not vardı ve ben bu notları bir erkek olarak Hazan'a vermek istemiyordum. Adı bencillik olabilirdi ve hatta kötülük bile denebilirdi ama Hazan'a tüm onları verip senin yokluğunda üç kişilik bir aileydik demek istemiyordum! O beni bu denli iğrenç bir konuma sürüklemişken üstelik. "Babanın acısını Hazan'la Alina'dan çıkarıyorsun!" Beynim döndü. "Baban canını o kadar yakmış ki Hazan'ın hayalindeki ideal erkek profili gerçeğiyle taban tabana zıt diye Alina'yı adamdan sakınıyorsun!" Dudaklarım hayretle aralandı. Akşam serinliğinin yumuşak meltemi yüzüme çarpınca iki yanağımın da uzun şeritler halinde üşüdüğünü hissettim. "İleri gidiyorsun." Diye soluyarak karşımda durup bana parmak sallayan arkadaşıma keskin bir sınır çizdim. Hazan'ın bana ne teklif ettiği hakkında gram fikri yoktu. Ona çoktan resimleri gösterdiğimi bilmiyordu. Ayrıca ben ondan anıları saklamak derdinde değildim. Anılardaki Hazan'ı çıkartmak için kendime zaman tanıyordum sadece. "Hazan baban değil." Ebru açtığım mesafeyi kapatmak için koca bir adım attığında elimle aramıza şerit çektim. Kimi geceler ona geçmişten gelen birkaç hayaletim olduğunu anlatmıştım, evet ama Titanik filmini izlemekle Titanik'te batmak arasında Iceberg kadar fark vardı. "Haddini aşıyorsun Ebru." "Ama sen tıpkı takıntılı annen gibi davranıyorsun." Başımdan aşağı kaynar kazan devrildi sandım. Belki de beni ortaçağda cadı diye direğe çakıp altıma odun döşemişlerdi de bu, odunun altında usul usul yanan samanların derin aleviydi. Kim bilir; belki çoktan cehennemin dibini boylamıştım. Öyle ya; canımın bu denli yanmasının başka ne gibi bir sebebi olabilirdi? "Öyle demek istemedim İzmir!" Tek bir laf edemedim Ebru'nun omzuna hafifçe sürtünüp önümden çekilmesini ima etmekten başka hiçbir şey yapmadım. Sadece yürüyüp gelen taksiye attım kendimi. Takıntılı annem gibi davranıyordum? Evet, annem yıllar boyu belinde silahıyla uyuyan bir adamın yanında kalmıştı. Babamı farklı farklı zamanlarda onlarca fahişeyle basmıştı. İki yıl boyunca babamın hangi fahişeden kaptığı belli olmayan cinsel hastalığı yüzünden hpv tedavisi görmüştü ve buna rağmen babamdan ayrılmamıştı ve ben takıntılı annem gibi davranıyordum; öyle mi? "Abla adres?" Elmacık kemiklerimi kurulayarak telefonumu aldım elime. "Hemen veriyorum." Tıkanmış burnum sebebiyle çıkan sesim kulaklarımı tırmalıyordu. Lanet olsun! Bir an önce toparlanmalıydım; Hazan'ın ve Tahir Beyin karşısına bu bitik halimle çıkmak istemiyordum! Felaket gibi geçen korkunç gecenin ardından toparlanmıştım bile aslında ama aptal Ebru!" "Burası." Watsapptan Tahir Beyin attığı konumu taksiciye gösterip çantamdan ıslak mendil çıkardım. Makyajım hala gayet derli toplu göründüğüne göre hala fena sayılmadığımı düşünebilirdim. Siyah dokulu, mini tüvit eteğim ve yine eteğimin boyunda siyah dokulu tüvit blazer ceketim oldukça iyi durumdaydı. Hafif makyajım, dümdüz, uzun saçlarım ve bileğimi yormayacak yükseklikteki şeffaf siyah bantlı, kare topuk ayakkabılarımla hoş görünüyordum. Tüm bu hazırlığımın 'Hayır' demek için olması komikti ama aslında bu gecenin zaferinin Ümit Beye karşı olmasını umuyordum. Ebrushka arıyor... Meşgule attım. Kırgınlığımı anlatacak bir kelime yoktu lügatimde. Gözyaşlarımın ise bu gece akmasını istemiyordum. Yeterince zorlanıyordum hayat tarafından; beşeri kırgınlıklar yaşamsal döngülerimi etkilememeliydi bu sebeple. Mesaj geldi. 'Öyle demek istemediğimi biliyorsun kuzum! Sadece... Hazan umduğun adam çıkmadı diye kızını babasızlığa mahkûm etmen haksızlık demek istedim.' Ebrushka 'Sen hayatımda gördüğüm en mücadeleci annesin.' Ebrushka 'Özür dilerim.' Ebrushka Derin bir nefes alıp ekranı kapadım. Kırgınlığımı anlatacak kelime zaten yoktu ama suskunluğumu bir küsüş olarak anlayacak biri olabilirdi Ebru. Öyle ya; yaralarımı üflesin diye göstermiştim zamanında da. Oysa bu gece en derin kesiklerimden itmişti beni yere. O yüzden en güzeli görmemekti; duymamak ve konuşmamak. "Burası abla." Kafamı pencereden çıkartıp duruma mana vermeye çalıştım. İş toplantısı için restorana ya da bir otelin restoranına gideriz sanıyordum ama burası bir konağa benziyordu. Eski zaman dönemlerinden kalma koca taş bloklardan inşa edilmişti. Taş blokların arasında kalan kanatlı pencereler oldukça nizamlı görünse de konağı otantik bir havaya bürüdüğünü itiraf etmem gerekiyordu. Üstelik konağın üstünde küvetten taşan köpükler gibi görünen ve aşağı salındıkça saç uçları gibi incelen canlı sarmaşıklar da konağın en altına bulunan kahverengi LED ışıklandırmanın altında oldukça çekici görünüyordu. Taksiciye parasını uzatıp "Teşekkürler." diyerek araçtan indim. Kemerli kapının her iki kanadını da tutan siyah giyilmiş adamlar aklıma her nedense Hazan'ın ismini çağrıştırıyordu. Varlığımızı kabul ettiğinden beri otelin kapısını tutmuş adamlara benziyordu buradakiler de. İçimden bir ses bu gece Ayşem'le tanışacağımı söylüyordu ve bu ses... Canıma kör bir bıçak sokuyordu sanki. Titreyen ellerimi çıplak bacaklarıma bastırırken kapıda bana bakıp bir şeyler söylememi bekleyen adamlara doğru gülümsemeye gayret ettim. İş toplantısı için evi tercih etmeleri şart mıydı? Mümkün olduğunca o ve ailesinden sakınmam gereken zamanlardayken üstelik. "İzmir Atasoy." Dedim kapıdaki görevlilerden birine doğru. "Hazan ve Tahir Beyle iş toplantısı için geldim." Adamlar birbirine bakarak kısa bir konuşma yaptıktan sonra kemerli kapı iki kanadından açılmaya başladı. Her şey balın içinde akıyor gibi yavaş ilerliyordu. Görmeye hazır değildim; ne annesini ne babasını ne de karısını... Ama zamanı durdurabilecek kudrette değildim. Kapı azametli açışını tamamladığında ise hazır olayım ya da olmayayım karşılaştım. Kapının girişi kocaman bir avluya açılıyordu ve avluda kimin kim olduğunu bilmediğim bir sürü insan vardı. Hangisi Ayşem'di bilmiyorum ama içlerinden birisiydi ve kalbimin kulaklarımı yırtan atışına bakılacak olursa onu görmüş olmalıydım. "İzmir!" Ebru'nun sesi ile kalbimin beni tokmaklarcasına dövmesinden ayrıldım. Onlarca göz beni ve Ebru'yu izliyordu. Birkaç kadın bizi buyur etmek için kapının ağzına bile gelmişlerdi ama Ebru'nun ısrarlı tutuşu içeri girmeme izin vermiyordu. "İçeri girmeden konuşalım." "Sonra Ebru." Dedim. Yüreğim ağzımda karşılaşmayı beklerken kırgınlıklarımın üzerine çekilmeye ne gerek vardı ki? Kalbim zaten patlamak üzereydi. Ansızın kaçmam gerekirse en azından ayaklarımın sağlam olmasına ihtiyacım vardı. "Ama İzmir beni yanlış anladın." Diye yakardı neredeyse. "Sen sonra üzülme diye dedim ben o sözleri." "Sonra." Dedim Ebru'nun gözlerine bakıp kararlılıkla. Sebepler farklı olsa da niyetler benzer olabilirdi. Belki haklıydı Ebru; anneminkine benzer bir bencillik olabilirdi benimki. Anneme benzemek istemiyorum diye aramıza mesafeler sokacaktım Hazan'la ama... Görgülü kuşlar demişler. Ben annemden bunu görmüştüm ve en azından gördüğümü işlemediğime memnundum. "Hoş geldiniz." "Kuzum..." Ebru'nun cılız sesi arkamda kaybolurken gülümsemeye zorladım kendimi. Ellili yaşlarının başında olan, esmer tenli kadın tüm misafirperverliği ile kapıdaydı. Kenarları işlemeli krem rengi örtüsü kadının kâkülünün ardından başını örtüyor ve saçlarıyla beraber iki yanından sallanıyordu. Sütlü kahverengindeki ipek bluzunun yakası boynunun yanından aynı renk bir fular ile bağlıydı ve bordoya çalan kızıl bir kalem etek kadının diz kapaklarını örtüyordu. Kadına gelince; kadının esmer teninde boy vermiş kırışıklar nazarımdan kaçmadı. Yaşını net olarak bilmesem de ellili yaşlarında bir kadın için haddinden fazla kırışıklığı vardı kadının. Kocaman yuvarlak gözlerin altındaki çıkık elmacık kemikler ve köşeli çene yapısı güçlü bir karakteri simgeliyordu ama bu coğrafyada güçlü kadın diye bir şey olmadığını biliyordum. Kadının eline uzanıp öperek başıma koydum. "İzmir." Dedim başımı kaldırdığımda. "Nare." Dedi kadın. "Geçin şöyle buyurun." Damağımı emerek eşikten geçtim. Geniş avlunun ortasına kurulmuş uzun masada envaı çeşit yemek vardı ve avlunun sağındaki bir kapıdan sürekli girip çıkan kadınlara bakarak rahatlıkla söyleyebilirdim ki henüz masa tam anlamıyla kurulmuş sayılmazdı. "Şöyle merdivenden yukarı buyurun. Hazan oğlumla Tahir Bey yukarıda." Arkama şöylesi bir bakıp güzel, alımlı bir kadın aradı gözlerim. Hazan'ın evliliğini devam ettirmek zorunda olduğunu söyletecek kadar büyüleyici... Nefes kesen bir zarafet. Güneş sarısı saçlar ya da ayrılması kiraz dudaklar... Ama onun yerine Ebru girdi markajıma. "Şevin, kızım yol göster." Çantamın kolunu iki elimle tutarak Ebru'nun arkasından gelen hanım başlı kızı takip ettim. Kıvırcık, kestane saçları alnından dökülüyordu. Minicik boyuna inat giydiği uzun eteğiyle bir pigme pofuduğa dönüştüğünü söylememe gerek bile yoktu. Şevin'e yol verip onu takip ederken gerildiğimi hissederek boynumu kaşıdım hafif hafif. Yanlış karardı; Zaten hayır diyeceğim bir teklif için deplasmana gelmiştim. Büyük hataydı. Kalbim göğsüme daha ne kadar vuracaktı? Bende olmak istemiyordum burada! Midem bulanıyordu ama... Ne yapayım? Gelmiştik bir kere. Tek umudum onu görmüşsem bile onunla tanıştırılmadan bu evden çıkabilmekti. Bu ikiyüzlülüktü! Onun yüzüne bakıp sonra Hazan'dan bebek yapamazdım! Bu iğrençlikti! Derken gördüm. Vücudu kum saati gibiydi. Uzun boyluydu. Benimkine benzer uzun, gür siyah saçları vardı. Hazan'ın eli Ayşem'in belindeydi. Bedenleri temas etmese de eli belinin o girintisine dokunuyordu. Tahir Bey ve Ayşem tokalaşıyor ve Hazan da Ayşem'i taktim ediyordu. Belinden tutarak. "Hanım Ağam," Şevin bizi olabildiğince yakınlarına getirdikten sonra Ayşem olduğunu düşündüğüm kişiye seslendi. Ve üçü aynı anda bize döndü. O zaman anladım neden Hazan'ın Ayşem'le yollarını ayıramayacağını. Ayva göbeği diyemeyeceğim büyüklükte ve muntazaman yuvarlaklıkta olan karnı her şeyi ikisi adına konuşuyordu zaten. Ayşem hamileydi. Yüzüme bir gülümseme oturtmaya gayret ettim. Hamileliği olmasa da Hazan'ın muntazam güzellikteki bu kadından ayrılması zor görünüyordu. Kadının uzun boyu, boyuyla eş mütenasip bacakları, belinin inceliği ve detaylarda boğulası harikulade bir yüzü vardı. "İyi akşamlar." dedi Ebru ben gülümsememle mücadele halindeyken. Arkamdan yetişerek afallamamı maskelemeye çalışıyordu. İlk başlarda mecburiyet olmasını umduğum evliliğin gerçekliği karşısında bocalıyordum nitekim. "Ebru." Ebru elini Ayşem olduğuna emin olduğum kadına uzattı ve tüm hayal kırıklığımı tescilleyen o isim çıktı kadının dolgun dudaklarından. "Ayşem." Midem fena bulanıyordu. Öyle böyle değil. Kendimi alenen ucuz mu ucuz bir fahişe gibi hissediyordum. Kendisini onun gözüne sokmaya çalışan ucuz sürtükler gibi. Babamın fahişeleri gibi... "Pardon lavabo ne tarafta?" Diye sordum ani bir çıkışla. Ayşem'le tokalaşacak mıydım bir de? Bu ne yüzsüzlüktü böyle? Kendimden utanıyordum! Hazan'dan da! "Bu taraftan." dedi Şevin beni diğerlerinden ayırarak. Yolu takip edemedim. Tek gördüğüm Şevin'in ayaklarıydı. Midemi tutarak o minyon ayakları takip ediyor ve buğulanan gözlerimi taşmamaları için ikna etmeye çalışıyordum. Üzüntüden kırgınlıktan falan değildi bu yaşlar. Sinirden doluyordu gözlerim. Ya bu kadın Alina'yı biliyordu! Hazan hangi akılla ikimizi aynı ortama sokmuştu ki? Ne görmeliydim? Neyin ispatıydı bu? Kadının güzelliğini ya da hamileliğini görünce 'Aaa, tamam ya. Bu kadını nasıl terk etsin?' falan diye saçma bir aydınlanma yaşayacağımı falan mı sanıyordu? Hamilelik yüzünden 'Şimdi anladım adamın derdini; e Ayşem hamile. Adama da yazık.' deyip teklifini kabul mu edecektim? Hangi akılla buraya çağırmıştı beni? Dayanamadım. Şevin beni lavaboda yalnız bırakır bırakmaz kusmaya başladım. Boğazım sökülür gibi çıkarttım içime sığdırmaya çalıştığım tüm irinimi, pisliğimi. Bence fazla bile dayanmıştım. Bekâr bir anne olarak bugüne kadar sağlam gelebilmiş olmam bile mucizeydi esasen. Kumalık teklifi de içimi dışıma döken acil durum butonu olmuştu işte. "İzmir?" Tıklanan kapıya doğru yüzümü döndüm. Hazan'ın sesiydi. Onunla konuşacak tek bir kelimem yoktu. O yüzden yüzümü ıslatıp nazikçe sildikten sonra hızla hareket etmeye karar verdim. "İyi misin?" İstifranın acı tadı kursağımı yoruyordu ama ona bundan bahsedecek değildim. "Şu iş her neyse çabucak konuşalım, bitsin." Kirpikleri birbirine yaklaşırken kaşları çatıldı. İki kaşının ortasındaki çizgi hayli derinleşmişti. "İyi misin sen?" Dudaklarımı birbirine bastırıp "Hı hım." Dedim. Yanından geçerek yürümeye başladım. Yolu falan bilmiyordum ama Allah'tan tek yön gibiydi koridor. Konağın odalarının önündeki geniş teras merdivenin altındaki avluya bakıyordu ama ondan da önemlisi terasın muazzam bir manzarası vardı. Ayşem, Hazan ya da Ebru'ya bakmaktansa manzaraya bakmayı tercih ediyordum ben de esasen. "Hepinizden özür dileyerek başlamak istiyorum akşama." Dedim güçlü bir sesle. "Çok fazla vaktim yok. O yüzden hızlıca konuya girsek?" "Olur mu öyle? Hazan sizin için akşam yemeği hazırlatmıştı." Sesi billur gibiydi! Berrak bir çağlayanı andırıyordu hatta. Kabul bile etmek istemediğim bir kıskançlık doğdu içimde bir yerlerde. Gözlerim bulanıklaştı ve ağzımda bir kan tadı patladı. İstemedim ama bu kadar da nezaketsiz olamazdım. "Kızım yalnız." Dedim Ayşem'e bakarak. İkimiz ve hatta üçümüz de bu sözlerin yalan olduğunu bilmemize rağmen ikisi de durumu inkâr etmedi. Ayşem gülümseyerek karşılık verse de Hazan'ın yüzünde anlam veremediğim bir merak vardı. "Kızın olduğunu bilmiyordum İzmir." Tahir Beyin sesindeki hayret şükürler olsun ki dikkatimi dağıttı. "Evli olduğunu da." "Değilim." Dedim cüretkâr bir sesle. Bunu zaman zaman İzmir de dahi söylemeye imtina etmiştim ama sanırım şimdi olanı olduğunca çıplak bir halde dile getirmek gerekiyordu. "Bekâr bir anneyim." "Zor olmalı." Dedi Tahir Bey destekleyici bir sesle. "Öyle." Dedim direk Tahir Beye bakarak. "O yüzden konuyu hemen konuşalım. Onu daha fazla yalnız bırakmak istemiyorum." "İstersen buradan birini gönderelim." Diye araya girdi Hazan. Sesi her zamanki gibiydi ama her nedense sözlerindeki var olmayan kinaye beni incitti. Havin'in Alina ile birlikte olduğunu Tahir Bey haricinde hepimiz biliyorduk. Dolayısıyla Alina'nın yalnızlığının bahanem olduğunu da. "Gerek yok." Dedim manzaraya dönerken. "Zaten otelde yapmam gereken işler de var. Yemeğe kalabileceğimi sanmıyorum." Tahir Bey boğazını temizledi. "O halde İzmir'in de dediği gibi konuya girelim." "İzmir'in," Dedi Hazan Tahir beyin sözü biter bitmez. Yüksek oktavlı tonlaması yüzünden ona döndüm manasız bir şekilde. "Dediği gibi başlayalım o zaman." "Henüz Ümit Beyler gelmedi." Diye araya giren Ebru'ya baktım. "Sen buradasın." Dedim. "Sidar İnşaatın temsilcisi olarak." "Evet ama ne yazık ki benim imza yetkim yok İzmir." "Bu da bir anlaşma toplantısı değil zaten." Dedim dik bir şekilde. "O zaman ben Nare anneye bakayım." Dedi Ayşem çekinircesine. Küçük bir nefes aldım. Onunla aynı ortamda olmak beni iki belki de üç katı birden germişti. Ceketimin yakasını çekiştirirken yutkundum. Kadına sinir olduğumdan ya da kıskançlığımdan falan değil. Valla değil... Ben kendime bu gurursuzluğu yediremiyordum sadece. "Tahir Bey siz ne kadarını anlattı?" Diye sordu Ayşem gider gitmez. Dudaklarımı ıslatıp gözlerimi birkaç saniye kapatarak sesimin titrek çıkmaması için kastım kendimi. "Yeni projeniz olduğundan ve mühendis olarak beni istediğinizden bahsetti." Dedim Hazan'a dönerek. Öylesine bakışlar atacağını umuyordum ama hayır. Gözleri daha ona bakmazken bile bakışlarımın üzerindeydi. Göğsüm havalanmış gibi hissettim. Manasızdı. "Evet. Sidar İnşaat dışarı mühendis veriyor mu bilmiyorum ama biz bu projede mühendis olarak sizi istiyoruz." Dişlerimi birbirine bastırırken yutkundum. "Projeniz hakkında daha fazla şey bilmek isterim. Bir otel ya da iş hanı mı kurmayı planlıyorsunuz?" "Onkoloji tabanlı bir hastane." Dedi Hazan bakışlarını üzerimden ayırmadan. "Tahir Beyle konuştuk. Benden satın almak istedikleri arsanın üzerinde bir onkoloji kliniği olduğunu zaten biliyordunuz." Başımı salladım usulca. "Kliniğin hasta sayısı kapasitesinin hayli üzerinde. Biz de düşündük ki kliniği genişletelim. Ancak sıfırdan bir inşaat mevcut hastalara zarar verebilirdi. O yüzden kliniğin yanı başındaki alışveriş arsasını satın almak istiyorum. Hastane için." Tükürüğüm boğazımda kocaman olurken bir yandan ona sert bir tokat atmak istedim! Öbür yandan ise onu kocaman kucaklamak. Bakışlarımı çekmek istedim. Bu konu hakkında kendimle muazzam kavga bile ettim ama yapamadım. "Bu arada inşaatı Hükümranlar yönetecek. Sidar İnşaatın hastane projesinde adının geçmesini istemiyorum. Projede sadece seni görmek istiyoruz İzmir." Tahir Bey bu konuda bana cömert bir iyilik yaparak Hazan'dan tırım tırıs sakladığım sırrımı ortaya saçtı. "Bunun sorun olacağını sanmıyorum çünkü İzmir ve Sidar İnşaat yollarını ayırmışlar." Gözlerimi kaçırmadım ama yummaktan da alıkoyamadım kendimi. "İşler zaten son birkaç aydır pek de yolunda değildi." Dedim usul bir sesle. Hazan keskin bir nefes aldı. Öfkesinin sebebini anlıyordum ama ona söylemek zorunda değildim. "Sevindim." Dedi Hazan yüksek perdeden. Ona bakmıyorum diye inadından mı yapıyordu? Neye sevinmişti? İşsiz kalışıma mı? İşim yok diye onun eline muhtaç olacağımı falan mı sanıyordu? "Belki bu sayede teklifimi ciddiye alırsın." İronik bir tebessüm dudaklarıma oturdu. Mevzu bahis teklifin an itibariyle mühendislik olmadığını ikimiz de biliyorduk. "Tahir Beye de söylemiştim." Dedim anın keyfini çıkartırcasına. "Yeni bir yol haritam var, Hazan Bey." Kulakları tilkininkilere benziyordu. Sanki tüm alıcıları dudaklarıma kilitlenmişti. Cebindeki ellerinin yumruk olduğunu fark ederek dudaklarımı ısırdım. Niyetim ona meydan okumak falan değildi. Ciddiyetimi anlasın istiyordum sadece. "Ve ne yazık ki Mardin artık benim haritamda artık yok." Çene kasları oynadı. Ensesinden sallanan saçlarının titrediğini fark ettim. Titriyordu. Sinirden olduğunu varsaydım. "Teklifiniz için yine de teşekkür ederim." Dedim tebessümle. Elimi uzatma zahmetine girmeyi planlamıyordum. Başımla herkese temsilen bir selam verip merdivenlere yöneldim. Daha sadece birkaç merdiven inmiştim ki minareden duyulan bir sesle irkildim. Sela veriliyordu. Saate baktım; akşam vakti için çok geç, yatsı için çok erken bir saatti. Üstelik yarın cuma olmamasına rağmen sela veriliyordu. Neden? Sonra bir haykırış duydum. Çok uzaktan ama çok net bir haykırış. Etrafıma bakındım. Herkes ben gibi donmuş kalmış; anlam vermeye çalışıyorlardı. Sonunda anladım. Avlunun sağındaki kapıdan hafif toplu, orta yaş bir kadın tabir-i caizse koşarak çıktı ve konuştuğunda sadece ben değil, tüm konak neler olduğunu anladı. "Ronya'nın oğlu İdlib'de şehit düşmüş! Ancak o zaman durumun vehametini anlayabildim. İdlib'de şehit. Yiğit İdlib'deydi. Elime telefonu aldım ve daha Google'a girerken telefonum çaldı. Tanımadığım bir numaraydı. Ellerim buz gibi olmuştu anında. Ayakta bile duramadım. Olduğum yere yığıldım. "Alo?" Dedim çekingen bir sesle. "İzmir Atasoy?" Sesi tanımıyordum. Adımı soyadıyla beraber söylediğine göre o da beni tanımıyordu. Ağzım kupkuruydu. "Benim." "Yüzbaşı Yiğit Atasoy'un kuzeni." Dedi tanımadığım ses yorgunca. Gözlerimin önünde gri benekler uçuştuğuna yemin edebilirdim. Ellerimin soğukluğuna karşılık kulaklarımdan alev çıkması mantıklı mıydı peki? Nefes dahi alamadım. Sağ gözümdeki yaş burnuma süzülmeden sol gözümdeki peyda oldu. "Benim." Dedim tekrar korkuyla. Soramadım bile. Aklıma dahi getirmek istemedim. "Komutanım Şırnak Askeri hastanesine kaldırılıyor hanımefendi." Dedi telefondaki sakin bir ses tonuyla. "Gelseniz iyi olur." - - - Hanzade standartlarına göre epey uzun bir bölümdü :D Ne diyorsunuz? Beğendiniz mi? Ya bölümdeki olaylar? Sizce Tahir'in İzmir'in düşündüğü gibi bir planı mı var yoksa sadece bir iş adamı mı? Bu arada Ayşem'le tanıştınız ve 1. bölümden beri merakından öldüğünüz sorunun cevabına kavuştunuz. Hazan'ın baştan beri masum olduğuna inanlar bir el kaldırsın bakayım :D Sayımızı bilelim :D Ayşem'i nasıl buldunuz bu arada? Peki ya Yiğit'im? Yiğit'e ne olacak dersiniz? Hadi bakalım yorumlarınızı bekliyorum bebeklerim!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD