Keçiler; daha meşhur adıyla ‘dağ keçileri’ çok eski bir ailenin mensuplarına ve müritlerine deniyordu. Zamanında Orta Asya’dan Anadolu’ya göç etmiş çepni boylarından biriydi. Ama diğer boylardan ayrılan belirgin farklılıkları vardı. Zamanla müslüman olmalarına rağmen hala şaman geleneklerinin bir çoğunu devam ettiriyorlardı. Kaynağı çözülemeyen bir zenginlikleri vardı. Aile üyelerinin vücudunda seçtikleri bir yerde bir dağ keçisi dövmesi olurdu. Aileye mensup olmayan ama onlara sadakatle bağlı olan adamları ise sol omuzlarında keçi boynuzları şeklinde bir dövme taşıyorlardı.
Anadolu’nun fethinde aktif bir rol alan, aile adı Keçigin olan bu boy yerleştikleri bölgelerde halk üzerindeki büyük etkilerinden dolayı zamanla tehlikeli bulunmuş ve gerek Payitaht tarafından gerek bölge beyleri tarafından yoğun baskıya maruz kalmışlardı. Aileleriyle, mallarıyla, canlarıyla sınanmışlardı. Sonrasında giderek güçlerini kaybederek kendilerini yeraltına çekmişlerdi. Şimdi ise intikam almak ve eski güçlerine kavuşmak için gün sayıyorlardı. Soyları tükenmek üzere olan ana aile gizleniyordu. Onların misyonunu onlara sadık olan boynuzlu adamlar üstlenmişti. Halkı bölgenin beylerine ve paşalara karşı kışkırtıyorlardı.
Daha birkaç ay önce Payitahttan Konya sancağına gidip vergi toplaması için görevlendirilmiş bir görevli yolda soyguna uğramış, çırılçıplak bir şekilde bir eşeğin üstüne ters oturtularak eli kolu bağlı olarak geri yollanmıştı. Olay Şemsi Paşa’nın bölgesine yakın gerçekleştiği için Şemsi Paşa, görevliyi bulmuş ve salya sümük ağlayan adama bunu yapanları bulacağına dair söz vermişti. Kısa zaman içinde halk arasında bunu yapanların dağ keçileri olduğu dedikodusu dolaşmaya başlamış ve Şemsi Paşa bunu kendi otoritesine yapılmış bir hakaret olarak gördüğü için Keçigin ailesini bir kez daha hedefe koymuştu.
Halk içinde omuzunda keçi boynuzu olanların bazılarını tespit etmiş, işkenceyle konuşmalarını sağlamaya çalışmış, konuşturamayınca boğularak öldürülmelerini emretmişti.
Haliyle dağ keçileri de paşayı hedefe koymuştu. Bugün ise en düşkün olduğu kızını gözlerinin önünden kaçırarak ona sağlam bir selam göndermişlerdi.
Gece sabaha dönmüş, Perihan hala bulunamamıştı. Konağın erkekleri, erler, muhafızlar, hatta bizzat paşa… Ellerinde silahlar ve meşalelerle kızı arıyorlardı.
Geride kalan Handan Hanım kızının öldürülmesinden, canının yanmasından hepsinden daha kötüsü tecavüze uğramasından korkuyordu.
Gülru ağlamaktan annesini teselli edemez haldeydi. Lalezar, Handan’ı teselli etmeye çalışıyor ama görümcesi Şadiye felaket senaryolarıyla bunu pek mümkün kılmıyordu. Firuze ve Nihal hala bir umut konağın her yerini aramakla meşguldü.
Kamer ve Eşref, Perihan’ı birlikte arıyorlardı. Ama bir ara yolları ayrılmış daha buluşamamışlardı. Eşref dere yatağına inmiş Kamer daha yüksek yerlere bakınmaya başlamıştı.
Kaçıranlar kimse fazla uzaklaşmış olamazdı. Feridzade konağı büyüktü ama bir orduya yetecek kadar muhafızları vardı. Olay öğrenilir öğrenmez bütün çıkışlara adam gönderilmiş, erler iki katına çıkarılmıştı. Konağın içinden kaçırdıklarına göre şüphe çekmeyecek kadar tanıdık, kimsenin dikkatini çekmeyecek kadar az sayıda olmalılardı. Haliyle iki ya da üç kişi yanlarında kör bir kız varken o kadar uzaklaşamazdı.
Kamer yumruklarını sıktı. Perihan kimseye zararı olmayan bir kızcağızdı. Bu korkak heriflerin gücü ufacık bir kıza mı yetmişti?
Yavruluklarından beri eğittiği tazılardan birine atının üzerinden eğilip Firuze’nin Gülru’dan aldığı Perihan’a ait mendili bir kez daha koklattı. Tazılar kafaları karışmış gibi bir yukarı bir aşağı koştular.
Bir süre daha aramaya devam etti. Uzaktan diğerlerinin Perihan diye bağırdığını duyuyordu ara sıra. Birden tazılardan biri heyecanlandı. Havlayarak bir yöne doğru gitmeye başladı. Kamer onu takip etti. Köpek onu yüksekçe bir tepeciğe getirmişti. Atından indi. Tüfeğini hazırda tutarak köpeğin indiği yoldan tepenin altına inmeye başladı. Kuytu bir köşede, üstünde beyaz içlik kıyafetiyle oturan bir kız dizlerini kendisine çekmiş uyukluyordu. Üstü başı çamur içindeydi. Ayakları çıplaktı.
Tazı koklaya koklaya kızın yanına gittiğinde uyanan kız korkuyla büzüldü. Göremediği için çaresizdi. Çığlık atıp kaçmaya çalıştı. Bir yandan da ümitsizce ağlıyordu.
“Perihan…” dedi Kamer. Sesini duyan kız donup kaldı. Korkutmamaya çalışarak kıza yaklaştı. “Benim! Korkma.”
Perihan sese dikkat kesilip bir kaç adım ona doğru emekledi.
“Kamer ağabey?” diye teyit etme gereği duydu. Kamer ona ulaşıp yavaşça yanına çömeldi.
“Benim.” dedi bir kez daha. Kız doğrulurken bir yandan da Kamer’in bacağından kollarına oradan da yüzüne kadar elleriyle yokladı.
“Kamer ağabey!” dedi kız bir kez daha ve boynuna sarılarak tekrar hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Kamer kızın sırtını okşayarak sakinleşmesini bekledi. Kız biraz sakinleştiğinde uzaklaşıp yüzünü avuçlarının içine aldı.
“İyi misin Perihan?” dedi.
“Değilim! Çok korktum!” dedi Perihan. Yüzü bir bebek gibi büzülmüştü.
“Hayır korkmadın. Sen cesur bir kızsın, değil mi?” dedi yumuşak ve nazik bir sesle. Kızın buna inanmasını diledi.
“Korktum!” diye yineledi Perihan. Tekrar ağlamak üzere gibiydi. “Korktuğum için… korktuğum için…” dedi ama devamını getirmeye zorlanıyordu.
“Evet?” dedi Kamer cesaretlendirerek.
“Altıma kaçırdım.” dedi Perihan fısıldayarak. “Şu an çok kötü kokuyor olmalıyım. Özür dilerim. ” dedi utançla.
Kamer bir şeylerin kokusunu almıştı ama kızdan geldiğini düşünmemişti. Öyle rahatsız edici de değildi aslında. Çamur kokusu daha baskındı.
“Çamur kokuyorsun.” dedi sesine hafifçe neşeli bir ton vererek. “Korktuğun için olmamıştır o. Kaçırılırken çiş molası vermeye fırsatın olmadı diyelim.”
İlk defa güldü Perihan. Kamer kızın elini tutup kaldırdı.
“Havaya üç el ateş ederek seni bulduğumu haber vermeliyim. Korkma ve elini kulağına kapat olur mu? Sonra birlikte eve döneceğiz.” dedi. Perihan başını sallayarak onayladı ve kulaklarını kapattı.
Kamer havaya üç el ateş etti. Sonra geri dönüp kaftanını çıkarıp üşümüş kıza giydirdi. Sonra da kızı kucağına aldı. Perihan itiraz etti çünkü yürüyebilirdi... Ayrıca kokuyordu ve bu yüzden Kamer'e yaklaşmak istemiyordu.
Kamer cevap vermeye bile tenezzül etmeden onu kolayca taşıdı. Hiç yere indirmeden atının üstüne oturttu. Kendisi de geçip arkasına oturdu. Böyle kucak kucağa oturmak hiç uygun değildi ama olabildiğince hızlı eve dönmelilerdi.
Kamer kızın belinin etrafından ellerini geçirip yuları tuttu. Perihan da sırtını Kamer’e yaslayıp eyerin ucunu sıkı sıkı tuttu. Kamer atı tırıs adım sürmeye başladı.
Bir süre gittikten sonra Perihan başına gelenleri biraz unutmaya başlayarak arkasına daha rahat yaslanmaya başladı. Kamer ilk defa bugün onunla bir kaç kelimeden fazla konuşmuştu. Onu rahatlatmış, güldürmüş ve taşımıştı. Perihan gece boyu çok üşümüştü ama şimdi Kamer’in kaftanının içinde sırtını ona yaslamışken yeterince ısınmıştı ve güvende olduğunu biliyordu.
“Beni nasıl buldun?” dedi birden. Sırf bir şey söylemiş olmak için. Kamer’in nazik sesini duymaya devam etmek istiyordu.
“Tazılar buldu. Firuze, ablandan bir mendil almış. Onu koklatıp durdum sürekli. Bir süre kafaları karışıktı hayvanların. Ama sonra çok şükür ki seni buldular.”
“Beni battaniyemle sıkı sıkı sarmışlardı. Öyle taşıyorlardı. Bir süre sağda solda daire çizdiğimizi biliyorum. İzimizi kaybettirmeye çalışıyorlardı sanırım. Sonra beni bulduğun yerin üst tarafına götürdüler. Orada omzumu açıp bir şey sürdüler. Sonra bir şey bastırdılar. Sonra beni tek başıma orada bırakıp gittiler.”
“Seni bırakmalarından sonra sürekli bağırmalıydın.” dedi Kamer. Dikkatle kızı dinliyordu.
“Bağırdım. Ama kimse gelmedi. El yordamıyla yolumu bulmaya çalışırken tepeden aşağı yuvarlandım. Korkudan ağlayıp sızlanırken uykuya dalmışım. O arada sen beni buldun işte.”
“Adamların seslerinden tanıdık gelen var mıydı?”
“Hayır yoktu.” Duraksadı. Düşünüyor gibiydi. “Ama beni götürdükleri yerde bir kadın sesi duydum.”
“Kadın mı?” diye sordu merakla Kamer.
“Evet. Sert ve buyurgandı sesi. Ama genç gibiydi de. Omzuma bir şey yapan oydu. Babama mutlaka omzumu göstermemi istedi.”
“Gider gitmez mutlaka babana göster o zaman.” dedi Kamer.
Perihan biraz sessizce oturdu.
“O adamlar bana bir şey yapmadılar.” dedi birkaç dakika sonra. “Kadın beni düzgün taşımadıkları için bile kızdı onlara.”
“Niyetleri babana mesaj vermekti demek ki. Sana zarar vermek değil.” dedi Kamer.
Perihan yüzünü görmek ister gibi başını ona çevirdi. Bir şey görebileceğinden değildi tabi…
“Bana inanıyor musun?” diye sordu.
“Ne konuda?” dedi Kamer.
“Bana bir şey yapmadıkları konusunda…”
“Tabii ki inanıyorum.” dedi Kamer.
“Neden?” diye sordu Perihan. Ailesinin bile ona inanacağından şüpheliydi. Kamer’in ona giydirdiği kaftanın altında beyaz bir içlik vardı sadece. O da çamur içindeydi.
“Bir şey yapılmış kızlar bu kadar çeneli olmazlar çünkü.” dedi Kamer gülerek.
“Ben çok mu çeneliyim?” dedi Perihan kıkırdayarak. Tatlı kıkırdaması müzik gibiydi. En azından Kamer'in hoşuna gitmişti.
“Birazcık!” dedi Kamer. Bir yandan kızın ona dönmüş yüzünü inceliyordu. Kestane rengi saçları, küçük burnu ve menekşe gözleriyle Gülru’dan bile çok daha güzeldi ama bir parça çocuktu hala. Maalesef güzelim gözleri de görmüyordu.
“Babam da öyle diyor!” dedi Perihan neşeyle önüne dönerek. Sanki kaçırılan o değil de Kamer’di. Öyle rahattı şu an.
“Ne diyor baban?” diye sordu Kamer.
“Allah bu kızın gözlerinden almış çenesine vermiş diyor.” dedi yine kıkırdayarak. Kamer istemsizce güldü.
Az sonra karşılarına Eşref ve Merih çıktı. Perihan, Eşref ağabeyinin sesini duyunca bir kez daha ağlamaya başladı. Eşref onun yanağını okşayıp gözyaşlarını sildi.
Merih kuzenini Kamer’in kucağından almaya çalıştı ama atı rahat durmadığı için alamadı. Eşref ona atıyla Kamer’in arkasına geçmesini ve etrafı dikkatle izlemesini işaret etti. Kendisi de ileri geçip liderliği aldı. Perihan eve varana kadar bu güven çemberinde uyuklamaya başladı. Başı Kamer’in omuzundaydı.
Babası onu paşalığına yakışmayan bir feryatla karşıladı. Kızını atın üzerinden öyle bir kucağına çekmişti ki izleyenlerin gözleri dolmuştu.
Handan Hanım’da ondan farksızdı. Kızına sıkı sıkı sarılırken Gülru da Merih’e sarılmış ağlıyordu.
Kamer uzaktan aile tablosunu izleyen kız kardeşinin yanına gitti. Kolunu omzuna attı ve birlikte Perihan’ın akrabaları tarafından koldan kola dolaşmasını izlediler.
Ortalık biraz sakinleşip içeri geçtiklerinde Kamer, paşaya yaklaştı ve kulağına bir şey fısıldadı. Şemsi Paşa telaşla kızına yaklaşıp Kamer'in ona verdiği kaftanı sıyırdı. Etrafındakileri umursamadan beyaz içliğin omuz kısmını yırttı.
Kızın beyaz omuzlarında yeni dağlanmış bir keçi boynuzu resmi vardı. Anlaşılan Keçiler, paşanın onlara yaptıklarını kızına da yapıp yapmayacağını merak ediyordu.
Ertesi sabah Paşa, Kamer’i çağırdı. Kamer saygıyla içeri girdi. İçeride Hacı Latif Bey ve oğulları da vardı. Eşref, Kamer yanından geçerken dostça sırtına vurmuş, Merih onu görünce kaşlarını çatmıştı. Kamer, Perihan’ın nasıl olduğunu sorunca güldü. Anlaşılan birileri kahramanı oynamaya doymamıştı.
“İyi, iyi çok şükür. Dünden beri kuş gibi cıvıldıyor maşallah.” dedi Paşa gülümseyerek.
Kızına sağ salim kavuştuğu için mutluydu ama karısı, kızın adı çıkacak diye başının etini yemişti. Perihan ne olduğunu anlatmıştı ama Handan ona inansa bile insanların inanmayacağından korkuyordu ve ne yazık ki bu konuda bir parça haklıydı.
Paşa, Kamer’e yaklaşıp elini omzuna koydu.
“Kızımı bana sağ salim getirdin. Sana borçluyum artık. Benden istediğin bir şey var mı?” diye sordu.
Kamer odadaki herkes ona dikkatli dikkatli bakarken aklından bir sürü cevap geçirdi. Mütevazı bir şekilde reddedebilirdi belki. Ya da iyi bir görev, biraz para, kendisine ait bir ev hatta iyice abartmak isterse Gülru bile diyebilirdi.
“Hanımınızı durdurun.” dedi hepsinin yerine. Kendisini bile şaşırtacak kadar sert çıkmıştı sesi.
Odadaki herkes dondu. Paşa kaşlarını çatmıştı. Merih, Eşref hatta Yusuf bile sanki delirmiş gibi Kamer’e bakıyordu.
Hacı Latif Bey kendi konağında büyümüş çocuğun bu kadar hadsiz olmasından utanmıştı. Çocuğa doğru sinirle atılacaktı ki paşa onu durdurdu. Kamer aklı başında bir çocuktu. Durup dururken böyle aptalca davranacak birisi değildi. Sesinde paşayı düşündüren garip bir muhtaçlık vardı.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu.
“Handan hanıma saygım sonsuz ama Firuze’yi evlendirmeye çalışmasın.”
Kendisini zor tutan Hacı Latif Bey;
“Bunda ne zarar var? Kız kısmı evde tutulmaz. Evlenecek tabi! Kadının elini öpeceğine paşaya mı şikayet ediyorsun?” dedi.
“O benim kardeşim. Evlenmesine izin vermiyorum. Kimse bana onu evlendirmek istiyor musun diye sormadı? İstemiyorum.”
“Hele bak deyyusa!” diye bağırdı Latif Bey.
Paşa ona ters ters bakınca pısıp geri çekti kendisini. Sonra Kamer’e döndü paşa.
“Sen Firuze’ye sordun mu bari evlenmek istiyor musun diye? İstiyor muymuş?”
“İstemiyor!” dedi Kamer. “Ama…”
“Bir şey mi diyemiyor?” diye tamamlayarak sordu paşa.
“O da var ama… Daha doğrusu… benim için iyi olacağını düşünüyor.”
“Kız senden akıllı demek ki!” dedi Latif Bey yine kendisini tutamayıp. Paşa iç çekti.
“İşin aslını astarını öğrenmek lazım. Enişte bey, hele şuradan birine seslende bizim hanımları ve Firuze’yi çağırsın.” dedi.
Latif Bey hoşnutsuz bir şekilde denileni yaptı. Az sonra hanımlar içeri girdi. Ne olduğunu anlamamışlardı. Gülru, Perihan, Şadiye hanım ve kızı Nihal bile meraklanıp gelmişti.
En son kardeşinin ve kendisinin çamaşırlarını yıkamaktan gelmiş Firuze girdi içeriye. Üstü başı ıslak, parmakları buruş buruştu. Kapıdan girer girmez herkesin başı ona dönünce afalladı. Kamer, Paşa’nın karşısında her gerildiğinde yaptığı gibi yumrukları sıkılı duruyordu.
Paşa, tedirgin bir şekilde olduğu yerde dikilip kalmış Firuze’yi eliyle çağırdı.
“Gel kızım.” dedi. Bir yandan da onu inceliyordu. Arada yaptığı konak ziyaretlerinde gözüne çarpardı ama hiç oturup konuşmamıştı kızla. Bir derdin var mı diye sormamıştı. Ufak bir pişmanlık hissetti birden.
Resmi işleri için Beylerbeyi konağı tahsis edilmişti ona. Ailesinin yaşadığı atadan kalma konağı iki vilayet ötedeydi. Hanımından çocuklarından uzak kaldığı çok zaman oluyordu. O yüzden bu iki çocuğu Beylerbeyi konağına yakın bir yer olan kız kardeşinin yanına yerleştirmişti. Elim üzerlerinde olur en azından, diye düşünmüştü. Ama bunu ne kadar yetersiz yaptığını yeni fark ediyordu.
“Efendim beni istemişsiniz.” dedi Firuze. Durumun Kamer’le ilgisi olmaması için dua etti.