Katip Kamil Bey’in ölümü annesi haricinde kimsenin hayatında bir değişiklik yapmadı. Birlikte eve dönerken yollarını bir grup haydut kesmiş kadını bir ağaca bağlayıp oğlunu uzağa sürüklemişlerdi. Zavallı kadın yoldan biri geçene kadar orada bağlı kalmış, yana yakıla oğluna seslenmişti.
Şemsi Paşa, gece boyu gözünün önünde olmasaydı herkesten önce Kamer’den şüphelenirdi. Çocuk haberden memnun gibiydi. Katip Bey’in ölümüne yüzünde bir rahatlamayla tepki vermişti. Ne de olsa giden bir candı. Paşa bunu olumlu karşılamadı.
Firuze haberi duyduğunda üzülmedi. Üzülecek kadar tanımıyordu kendisini. Giden adamın arkasından dua etti sadece. İçinden bir ağırlık kalkmıştı sanki ama onun yerine bundan sonra ne olacağı, nereye gideceğinin belirsizliğinin vermiş olduğu başka bir ağırlık yerleşmişti.
Kamil Bey’le evlenseydi bir yere tam anlamıyla yerleşmiş olacaktı. İnsanın hiçbir hak iddia edemediği bir yerde uzun yıllar geçirmesi bir süre sonra gerçekten yoruyordu. Başını soktuğu yerde kalıp kalamayacağının başka birinin iki dudağının arasında olması yük oluyordu.
Kamer bir erkek olduğu için anlamakta zorlanıyordu bunu. O yol kenarında, ağaç sırtında, dere kenarında bile yaşardı. Gitmek istese ona kucak açacak bir sürü ihtimal vardı. Bir kadının ise yuvaya ihtiyacı vardı. Ait olmaya ihtiyacı vardı. Ve ne yazık ki her lokmaları sayılıyor gibi hissettiği burası bir yuva değildi.
Kamer paşanın da dediği gibi haberden memnundu. Kardeşi o iğrenç adamla evlenmek zorunda kalmayacaktı. Paşa zaten adamı reddetmişti ama bu ihtimalin tamamen yokolduğunu bilmek rahatlatıcıydı.
Kamer’i ürküten şey bunu gerçekten çok içten dilemiş olması ve gün sonunda aklından geçenin gerçekleşmiş olmasıydı.
Lalezar Hanım’ın başka dertleri vardı. Oğlu Yusuf konağa neredeyse hiç gelmiyordu. Kim bilir nerede, kimlerle takılıyordu? Oğlu için endişelense de yokluğunu değerlendirmekten geri durmadı. Odasında ki genç bir erkeğe ait bütün eşyaları kaldırıp yerine gelin odası döşemeye başladı. Handan Hanım, Gülru’nun çeyizlerini getirmesi için kendi evlerine bir sürü adam göndermişti. Gülru kendisini çoktan evlilik telaşına kaptırmış, ağabeyi bildiği adamla evlenecek olmasının küçük endişesi haricinde Merih’ten yana hissettiği hayal kırıklığını neredeyse unutmuştu.
Düşününce Yusuf ağabeyi de yakışıklıydı. Paşa babası onu çok seviyordu. Belki başta biraz zorlanırlardı ama zamanla iyi bir evlilikleri olabilirdi.
Gerçi Yusuf ağabeyi ondan yedi yaş kadar büyük olduğu için onunla Merih’le olduğu kadar rahat değildi. Ama nikahta keramet vardı değil mi? Eğer büyükleri bu evliliğin bu kadar iyi olacağını düşünüyorlarsa vardı bir bildikleri illa ki. Hem başkasının evinde elin kızı olacağına halasının evinde evin kızı olurdu.
Merih ise durumu hala kabullenmiş değildi. Eğer şu an yaralı olmasa ilk fırsatta Gülru’yu kaçırırdı. Bıçaklandığı gece içerken bunun planını az çok yapmıştı. Annesi onun yaralandığını neden gizliyordu ki sanki. Gizlemese şu an başucunda buruşuk Şerife olacağına Gülru olurdu.
Şerife denen kadın onun doğrulmasına bile izin vermiyordu. Sabahtan akşama kadar paşadan tut cama konmuş sineğe kadar her şey hakkında söyleniyordu. Merih ona azıcık kızacak olsa o daha huysuz bir bebekken ona nasıl baktığını hatırlatıp ağlayıp sızlanmaya başlıyordu. Merih kadının söylenmesinden bıktığı için daha fazla sesini çıkaramıyordu.
Allah’tan Şerife Kalfa arada namaz kılmaya ya da acil başka bir işe gidince yerine Firuze’yi gönderiyordu da Merih biraz kafasını dinliyordu. Sabahtan akşama kadar yaşlı bir kadınla dört köşe bir odada kalmak zorunda olduğundan Firuze’nin taze yüzünü görmek için geldiği kısacık zamanları sabırsızlıkla bekler olmuştu. Kızın tek yaptığı yanında oturmak ya da pencereden dışarıyı izlemekti. Doğru düzgün konuşmuyorlardı bile. Bir süre sonra Şerife Kalfa gelip Firuze gitmek zorunda kalınca Merih huysuzlanmaya başlıyordu.
Annesinden onun başında sürekli duracak kişinin Firuze olmasını bile istemişti ama annesi kaşlarını çatarak bunun uygun olmadığını söylemişti. Diğerleri genç bir kızın neden onun odasında sabahtan akşama kadar kaldığını sorgulayabilirdi. Şerife Kalfa hastayım diyerek bir köşeye çekilince onu kimse aramıyordu.
Şerife Kalfa’nın namaza gidip Firuze’nin Merih’e yemek getirdiği bir öğleden sonraydı. Merih kucağına koyulmuş siniden yemek yerken sessizce oturan Firuze’yi izlemeye başlamıştı. Firuze üzerindeki bakışlardan rahatsız olmuş ilginç bir şey varmış gibi ellerini inceliyordu.
“Her zaman böyle somurtmak zorunda mısın? Yaralı bir adama bir gülümseme çok görülmemeli. Seni gördükçe içim kararıyor. ” dedi Merih.
“Gülümsemem için bir sebep olmadıkça gülümsemem.” dedi Firuze.
“Zil takıp oynayarak seni eğlendiremediğim için özür dilerim o halde.” dedi Merih sinirli mi alaycı mı olduğu belli olmayan bir sesle.
“Zil takıp oynayanları izlemeyi sevmem.”
“Ne seversin o halde?”
Firuze düşündü. Önünü arkasını düşünmeden zevk aldığı çok az şey vardı.
“Bir keresinde ramazan kutlamalarında havai fişek patlatmışlardı. Onu sevmiştim.”
“Orada bari gülümsemiş miydin?”
“Hatırlamıyorum.”
“Gerçekten hayatın boyunca hiç gülümsememiş olabilir misin?” diye sordu Merih elmasından koca bir ısırık alırken. Kızın yüzünde tek bir gülücük kırışığı bile yoktu. Bu yüzden oldukça mümkündü.
“Her gün gülümserim.” dedi Firuze.
“Bu mucizeyi görme şansına erişen var mı?”
“Kamer her zaman görüyor. Hatta benim nemrut diye adımın çıkmasına bazen şaşırdığını söyler.”
“Seni kırmamak için öyle demiştir. “
“Beni istediği gibi kırabilir.” dedi Firuze. Merih yemeyi bitirdiği için Firuze kalkıp kucağından tepsiyi aldı. Merih konuyu değiştirdi.
“Hala o görücü kadının seni nasıl kabul ettiğine şaşırıyorum. Seni beğenmemiş bile!”
Firuze başıyla onayladı.
“Benim az sonra onun ölüsünü yıkayacakmış gibi durduğumu söylemişti.”
Merih kıkırdadı.
“Her zamanki halim deseydin!” dedi kıza.
“Lalezar Hanım bunu benim yerime belirtti. Yetim olduğum için somurtmam garip değilmiş.”
“Saçma! Kamer de yetim. Ama o her zaman haddinden fazla neşeli.”
“Kamer bunun sebebinin benim korkak olmam olduğunu düşünüyor.” diyerek omuz silkti Firuze.
“O konuda haklı sanırım. Bu zamana kadar doğru düzgün sesin çıkmadı bir şeye. O yaşlı adamla evlenecek miydin gerçekten?”
“Gülru Hanım o kadar yaşlı olmayan Yusuf ağabeye itiraz edebiliyor mu?” dedi Firuze.
Merih ona dişlerini sıkarak baktı. Dokuz yıldır ilk defa adam akıllı konuşuyorlardı ve Firuze bunu kendi elleriyle mahvetmişti.
“Haddin olmayan şeylere yorum yapma!” dedi Merih kısık sesli bir öfkeyle.
Firuze tepsiyi alıp ayaklandı.
“Haklısınız Merih Bey.” dedi sadece ve dışarı çıktı. O merdivenden inerken Şerife Kalfa yukarı çıkıyordu.
Kamer’in canı sıkkındı. Firuze’ye çaktırmak istememişti ama Gülru meselesine o da kızmıştı.
Ne ona ne Merih’e yar olmuştu sonunda.
Firuze bir konuda haklıydı. Merih’i bilmiyordu ama Kamer için Gülru gerçekten bir ödül gibiydi. Çektiği her şeyin, ona doğrultulan bütün aşağılamaların sonunda elde ederek kendini başarmış hissedeceği bir ödül… Ne yazık ki o kendini yükseltene kadar Gülru’nun zaten onun olamayacağını biliyor ama Merih’le de olmamasını umut ediyordu. En azından bu konuda içi rahattı şu an.
Bu konu dışında günleri huzurlu geçmeye başlamıştı. Fazla huzurlu… Şüphe çekecek kadar…
Sahi Merih neredeydi kaç gündür? Aşk acısına dayanamayıp kendisini çöllere mi vurmuştu? Gerçi arada odasına uğruyor olmalıydı ki odaları yakın olduğu için konuşma sesleri duyuyordu Kamer.
Gülru meselesi ve Firuze’nin evliliği defteri bu şekilde kapandığına göre artık hedeflerine dört kolla sarılabilirdi.
Şemsi Paşa’ya gidip ona kendisini kanıtlaması için bir görev vermesini mi rica etseydi? Ama Firuze meselesinde paşa yapması gerekeni fazla fazla yaptığından başka bir istek için yanına gitmeye çekiniyordu.
Latif Bey de bu aralar ondan pek hoşnut değildi yani ona da gidemezdi. Yusuf ağabeyi ortalıkta yoktu yani geriye sadece Eşref ağabeyi kalıyordu akıl danışmak için.
Eşref, Yusuf ortalıkta olmadığı için onun yerine hazırlıklarla uğraşıyordu. Annesi onu oradan oraya sürüyor, daha birini yapmadan yeni iş veriyordu. Ve hepsi sadece biricik ağabeyi sağ salim gerdeğe girebilsin diyeydi.
Merih de yoktu ortalıkta zaten. Annesi ona haber verdiğini söylemişti ama bu kadar çok iş varken keşke birazcık kıyıp çağırsaydı oğlunu. Üvey evlat muamelesi gördüğünü düşünüyordu Eşref.
Çarşıya inip bazı eksikleri alırken yanından son sürat bir at arabası geçti. Herhangi bir at arabası olamayacak kadar gösterişliydi. Eğer yanlış görmediyse içinde Eşref’e bakan bir hanım vardı ve onu görünce aceleyle perdeyi çekmişti.
Yakışıklı olduğunu bildiği için üzerinde fazla durmadı. Eğer at arabasının arkasından bakmaya devam etseydi arabanın konağa doğru gittiğini fark edebilirdi. Ama o işine gücüne bakmayı tercih etmişti.
Sevdiği herkesin onun başını yakmak için komplo kurduğundan habersiz Yusuf ‘dostuna’ açtığı evde geç bir saatte başı çatlar gibi ağrırken uyandı. Dün gece eğlencenin dozunu fazla kaçırmış olmalıydı. Kucağına bir kaşık gibi yerleşmiş dostu Marika’nın çıplak ince beline sardığı kolunu çekip yerinde doğruldu.
Annesi, konak bu kadar kalabalıkken o kadar çok başının etini evlen evlen diye yemeye başlamıştı ki çareyi oraya nadiren uğramakta bulmuştu. Aksi takdirde onu her gün başka bir kıza yamamaya çalışıyordu Lalezar.
Burada Marika, bir kaç ev ötede Ferzin ve kızları varken ne yapacaktı ki evliliği? Dertsiz başına dert mi alacaktı?
Bu zamana kadar evlenmeyi düşündüğü tek bir kız olmuştu. Babasının Çerkes arkadaşının kızı Dilfiruz. O da Yusuf’un çocuk kalbini kırmış ve o zamanlar en yakın arkadaşı olan Fahrettin’le evlenmişti.
Yusuf ise kendisini eğlenceye vurmuş ve kendisini böyle bir prangadan koruyan herkese bol bol dua etmişti. Az kalsın kendi başını yakacaktı aşk gibi saçma sapan bir şeyle. Ne gerek vardı? Hele bir otuza otuz beşe gelsindi. Öyle evlenirdi. Cebi dolu olduğu sürece ona kız mı yoktu?
Akşam saatlerinde Firuze, Merih’in yanındaydı bir kez daha. Yine ikisi de sessizliğe bürünmüştü. Firuze dikkatli bir şekilde kanaviçesini işliyordu.
Merih yine konuşmadığı için onu azarlamak üzere ona döndü. Ama döner dönmez bir anlığına konuşmayı unutmuştu. Kandil ışığı, kızın yüzündeki solgun beyazlığı canlı bir sarıya dönüştürmüştü. Aşağıya bakan gözlerindeki uzun kirpikler kıvrık oklar gibi duruyordu. Dudaklarının bu kadar pembe ve biçimli olduğunu fark etmemişti daha önce Merih. İğneyi kasnağa batırıp çıkaran parmaklarının ne kadar zarif olduğunu da…Bir an… Sadece bir an… En az Gülru kadar güzel gelmişti gözüne.
Firuze, Merih’in gözlerinin üstünde olduğunu gördüğünde hafifçe heyecanlanmış, yanakları kandil ışığında bile görünecek şekilde kızarmıştı. Bunu fark eden Merih kızın nefesinin de hızlandığını fark edince kendi kendine gülümsedi. Belki de bu nemrut suratlı kız o kadar da soğuk nevale değildi.
Firuze cesaretini toplayıp başını kaldırdığında göz göze geldiler. Merih'in suratında alaycı gülümsemelerinden biri vardı ama Firuze, Merih'in kandil ışığında altın gibi parlayan saçlarının görüntüsüyle büyülendiği için buna çok dikkat etmemişti. İkisi de sessizce göz göze bakışırken kapı açılınca Firuze, Merih'i güldürecek şekilde yerinden sıçradı. Şerife onun kırmızı yanaklarına dikkat etmeden içeri girerken Firuze aceleyle odadan kaçarken buldu kendisini.
Eşref konağa yorgun argın döndüğünde çarşıdayken yanından geçen süslü arabanın giriş merdivenlerinin önünde durduğunu görüp şaşırdı. Merakla içeri girdi.