Hacı Latif Bey’in ağır misafirleri vardı bu gece. Çocukluk arkadaşı Şakir Bey, yeğeniyle birlikte onu ziyarete gelmişti. Şakir Bey aynı zamanda Şemsi Paşa’nın da Enderun’dan arkadaşıydı. O yüzden birbirlerini derin bir muhabbetle karşıladılar.
Şakir Bey konak halkına evladı yerine koyduğu yeğeni Azize’yi tanıştırdı. Azize uzun boylu, balık etli, siyah kıvırcık saçlı ve mavi gözlüydü. Gözleri biraz çekikti. Bir yanağında o konuştukça ortaya çıkan bir gamzesi vardı. Hayat dolu, güler yüzlü birine benziyordu. Görür görmez insanın içini ısıtan bir cazibeye sahipti.
Avluda kadın erkek karışık bir şekilde tanışmış sonra haremlik-selamlık olarak ayrılmışlardı. Konağın büyük küçük bütün hanımları Azize’yi hemen benimsemişler, oldukça sevmişlerdi.
Azize ölçülü bir patavatsızlık ve hazırcevap bir şekilde aklına geleni söylüyor, bütün hanımları ağlatana kadar güldürüyordu. Perihan’dan Şadiye Hanım’a kadar bulaşıp şakalaşmadığı kimse yoktu. Sanki bu insanlarla ilk kez tanışmış gibi değil de bütün ömrü boyunca içlerinde büyümüş gibiydi.
Merih’in yanından apar topar kaçan Firuze Lalezar Hanım’ın çağrısıyla harem bölümüne gitmiş, sessizce içeri girmişti. İçerideki kalabalığın dikkatini çekmemeye çalışarak Lalezar Hanım’ın yanına sokulmuş ve Merih Bey’in daha iyi hissettiğini fısıldamıştı. Lalezar Hanım başıyla onaylamış sonra ona şerbetleri dağıtmasını işaret etmişti. Firuze küçük bardaklara şerbet doldurarak yanına lokum ekleyip, tek tek herkese dağıtmaya başladı.
Sıra Azize’ye geldiğinde Azize tarafından meraklı gözlerle incelendiğini fark etti. Onu geçip bir kaç sıra ilerlediğinde Azize’nin yanındaki Gülru’ya ‘Ne soğuk şey!’ diye fısıldadığını duymuştu.
Şadiye Hanım, Lalezar’ı dürterek öksürdü ve dikkatleri üstüne topladı.
“Kızım sen şimdi Şakir Bey’in ne taraftan yeğeni oluyorsun?”
“Babam onun kardeşiydi. Mısır vilayetine göreve gönderilmiş. Orada arap aşiretlerinden biri olan Vaile aşiretinden bir kızla evlenip uzun yıllar İskenderiye’de yaşadı. Annem vefat edince peşinden o da hastalığa düşüp vefat etti. Malumunuz İslam dininde çocuk baba tarafına ait kabul edilir, annemin akrabaları da beni amcamın yanına gönderdi. Onun eşi çocuğu, benim anne babam yok. Birbirimize tutunduk.”
Firuze içinden Kamer ve benim gibi diye geçirdi. Kızın az önce dediğini unutmamıştı ama ister istemez kıza karşı bir yakınlık hissetmişti.
“Maşallah kızım maşallah!” dedi Handan Hanım. “Ayıp olmazsa sormak isterim, sözün var mı birine?”
Azize mahcup bir taze gibi kızardı.
“Biriyle sözlüydüm ama… Padişah efendimiz tarafından sürgüne gönderilince amcam sözü bozdu. ”
Hanımlar zavallı kız için ahlayıp vahladılar.
“Kaç yaşındasın kızım?” dedi Lalezar.
“Yirmi bir efendim.” dedi Azize dertli dertli.
Herkes göz ucuyla birbirine baktı. Kızın yaşı geçkin sayılırdı. Evde kalmış sayılırdı. Dul olsaydı bari. Bu neşeli, hayat dolu kızcağızın kadersizliğine içten içe üzüldüler. Azize, Firuze’ye döndü.
“Bir şerbet daha alabilir miyim?” dedi.
Firuze yavaşça kalkıp ibriği alıp geldi. Şerbeti koyarken kızın gözlerini bir kez daha üstünde hissetti. Omurgasında bir ürperti dolaştı.
“Gözlerin çok değişik.” dedi Azize. Bir cevap bekler gibi ona gülümsedi. Firuze nedense cevap vermek istemedi. Gülümsemedi de. Başını hafifçe eğip ibrikle diğer boşalmış bardakları dolaştı. Azize’nin alttan alta onu izlediğini bakmadan biliyordu.
Lalezar Hanım da Firuze’yi göz hapsine almıştı. Toplum içinde hiç sesini çıkarmadan, zarafetini bozmadan işini yapması hoşuna gitti. Eli işte gözü oynaşta değildi. Soğuk ama vakur bir tavrı vardı. Lalezar Hanım eskiden bu tavrı itici buluyordu. Ama şimdi onu bir Feridzade kadını olarak düşündüğünde bu tavrı bir sultan gibi asil gelmişti gözüne. Dizini altına kırarak otururken bile sırtı dimdikti. Bir yandan Lalezar Hanım ona bir işaret verecek mi diye hazırda bekliyordu. Lalezar Hanım bundan tuhaf bir gurur duydu. Onu iyi yetiştirdim, diye düşündü. Bu kadar emek başkasının evine gitseydi yazık olacaktı. Her şerde bir hayır vardı işte.
Şakir Bey gitme zamanı geldiği için ayaklandığında hanımlara haber gönderildi ve misafirlerin uğurlanması için herkes dışarı çıktı.
O sırada Eşref içeri girdi. Merakla kalabalığa yaklaştı. Yüzünün yarısı siyah beyaz sakallarla kaplı yaşlıca bir adam ve onun yanında balık etli, koca memeli bir kız Eşref’in ailesiyle konuşuyordu.
Nihal, Eşref’in Azize’yi süzdüğünü görünce kaşlarını çattı. Yavaşça yanına yaklaşıp sinirle belini çimdikledi. Eşref belini çimdikleyen elini avuçlarının arasına aldı. Sonra dönüp ona bütün kızgınlığını unutturacak şekilde gülümsedi.
Azize ve amcası yavaşça avludan çıkarken Azize başını hafifçe çevirip Eşref’e baktı. İzlendiğini fark eden Eşref tekrar ona döndü ama Azize artık ona bakmıyordu.
Kamer ise bu Şakir Bey denen adamdan hiç hoşlanmamıştı. Halinde tavrında hiç bir kusur hiç bir hata görmemişti ama… Bir şeyler… Bir şeyler vardı. Kamer bunu biliyordu. Anlatamıyordu! Ama biliyordu.
Şemsi Paşa aynı kanaatte değil gibiydi. Ertesi gün de davet ettiği Şakir Paşa gittiğinden beri pür neşeydi resmen. Maaile toplanıp akşam kahvesi içerken Perihan’la birlikte ortalığı velveleye vermişlerdi. Perihan, Şakir Paşa’nın pürüzlü kısık sesinin taklidini yapıyor, Şemsi Paşa kendisini oynayarak Şakir Paşa’nın kötü bir taklidi olan Perihan’ı Karagöz gibi konuşturuyordu. Kamer ve Eşref köşede yan yana oturmuş koca adamın kızıyla nasıl çocuklaştığını izleyerek eğleniyorlardı.
Onların kahkahası Merih’in odasına kadar ulaştı. Seslerle uyanan Merih başını hafifçe kaldırıp gülüşmeleri dinledi ve bıkkınlıkla başını tekrar yastığa bıraktı. Sıkılmıştı artık yatmaktan. Yarasından çok yatmaktan uyuşmuş bedeni canını yakıyordu. Ve ‘onsuz’ eğleniyorlardı! Buna birazcık alınmıştı. Kimse onu aramamış mıydı?
Kapı açıldı ve Firuze içeri girdi. Merih’in uyanık olduğunu görünce;
“Şerife Kalfa namaza gitti.” dedi. “Ağrın var mı?”
Merih nazlı bir çocuk gibi başını iki yana salladı.
“Ama sırtım uyuştu. Gel biraz ov!” dedi masumca.
Firuze kıpkırmızı oldu.
“Ben… ben…” diyebildi sadece.
Anlaşılan Merih kendisine vakit geçirtecek eğlenceyi bulmuştu. Bu ruhsuz kızı harekete geçirecek bam telini yakalamıştı sonunda. Onu bir kukla gibi oynatmamak için hiçbir sebep göremiyordu.
Firuze kendisini toparladı.
“Bu uygun olmaz. Şerife Kalfa’ya ovdurabilirsin.”
“O yaşlı kadının hiç gücü yok ki. Ayrıca sorsan o benden daha hasta. Ondan böyle bir şey istesem azıcık yapıp sonra sen de bana yap diyerek yanıma uzanır.”
Firuze, Merih’i şaşırtan bir şey yaptı. Kıkırdadı!
Normal sesinden daha boğuk daha kadınsı bir sesti. Gözleri bir çizgi gibi olana kadar kısılmıştı. Ağzı gülmek için iki yana çekilince sol dudağının kenarının tam dibinde minicik bir çukur ortaya çıkmıştı. Merih’in içinde ansızın garip bir istek ortaya çıkmaya başlamıştı. İşin kötüsü ne olduğu hakkında hiçbir fikri de yoktu. Ama her neyse idareyi ele almaya hazırlandığını biliyordu Merih.
“Biraz yaklaşsana. Senden bir şey rica edeceğim ama kimse duymamalı çünkü gizli bir şey.” dedi. Pekala! Bu ses Merih’in ağzından çıkmıştı ama Merih bu cümlelerin kendisine ait olduğundan emin değildi. Ne söyleyecekti ki kıza?
Firuze yavaşça yatağın kenarına yaklaşıp başını hafifçe Merih’e eğdi. Merih ani bir hareketle kolundan tutup yatağına çekti onu. Kesinlikle yaralı bir adamın yapmaması gereken bir hareketle doğrulup kızın tam kucağına düşmesini sağladı. Firuze burnunun dibinde dehşetle ona bakıyordu. Merih kızın pembe dudaklarını işaret parmağının sırtıyla tüy gibi okşadı. Hafifçe dizinin üstüne biraz daha doğruldu. Şimdi Firuze’ye yukarıdan bakıyordu.
Firuze çığlık atıp kaçmalıydı. Yüzüne, ona dokunan ellerine vurmalı, onu hırçın bir anne kedi gibi cırmalamalıydı. Onun yerine sessizce bekledi. Ne yapacağını bekledi. Belki de adı çıkmış annesinden bir parça taşıyordu ruhunda.
Bu düşünce gözlerini kocaman açtırıp silkelenmesine sebep oldu. Korku aklını yitirmesine yetecek kadar içini yaktı. Eli yatağın yanındaki su ibriğine uzandı. Merih dudaklarını yanaklarına değdirmekle meşgulken ibriği bütün gücüyle kafasına indirdi. Acı bir haykırış duyuldu odadan. Sohbet etmekle meşgul olan aile de bunu duydu. Aceleyle Merih’in odasına koştular. İçeri girdiklerinde kanlı başını tutarak deli gibi kahkalar atan, bedeni sargılı Merih’ten başkasını bulamadılar.