PARMAK UÇLARI

1582 Words
Lalezar Hanım hemen oğlunun yanına koştu. Başındaki kanı inceledi. “Ne oldu başına?” dedi titrek bir sesle. İçeriye doluşmuş herkes dehşetle Merih’e bakıyordu. “Asıl bu çocuğun bedeni niye sargılı?” diye sordu Paşa. “HALAAA! Merih’in sargısında da kan var ve gittikçe yayılıyor.” dedi Gülru korkuyla bağırarak. Eşref hemen kapının önüne çıkıp halayıklardan birinden hekimi çağırtmasını istedi. Merih, acısına rağmen günler sonra bu kadar insan görmekten memnundu. Hepsinin yüzündeki dehşet ifadesinden garip bir haz alıyordu. Hala sırıttığı için onun delirmiş olduğunu düşünen ailesine genel bir açıklama yaptı. “Geçen gün bir kavgada bıçaklandığım için bir kaç gündür buradayım. Annem sizi endişelendirmemek için gizli tuttu.” dedi. Sonra annesine döndü. “Şerife Kalfa namaza gitmişti. Can sıkıntısından ölüyordum kaç gündür. Sonra sizin içeriden gülüşmelerinizi duyunca anlık bir sinirle ibriği duvara fırlattım ama kaliteli malmış, kırılmadan kafama sekti. Ani hareket yapmış olmalıyım ki o arada dikişlerim patladı.“ dedi. Yüzünde bunları yaşayan birisi için biraz fazla alaycı bir ifade vardı. Ailesinin bu saçma açıklamasını sorgulamadan kabul ettiğini görünce bir parçacık alınmıştı yine de. Nasıl bir manyak olduğunu düşünüyorlardıysa artık? Halbuki o masum masum yatarken malum biri odasına gelip onu güzel gülüşüyle ayartmış, Merih onu öpmek için hamle yapınca da başına ibrik indirmişti. Ailesine bir yılanın yuvasını sopayla dürten gerçek suçluyu söylememişti Merih. Onunla kendisi ilgilenecekti. Hekim geldi ve Merih’in yarasını bir kez daha dikerken herkesi dışarı çıkardı. Paşa, Lalezar’a ‘ben sana demiştim’ der gibi bakarak hanımıyla birlikte odasına gitti. Latif Bey ise kendi hanımını kolundan bir köşeye çekerek her şeyi baştan anlatmasını istedi. Kamer, Merih’in ibrik hikayesine fazla inanmamıştı. Çünkü gözleri bunun için fazla alaycı bakıyordu. Böyle bir kazaya kurban gitmiş birinin canı yandığı için daha da sinirlenmiş olması gerekmez miydi? Ama Firuze’yle bağlantısını kuramadığı için sessiz kaldı. Ona neydi ki sonuçta? Firuze ise odasında korkudan tir tir titriyordu. Birazdan birinin gelip onu yaka paça konaktan atmasını bekliyordu. Merih, bunu onun yanına bırakmazdı. Lalezar Hanım ne yaptığını öğrenince onu daha burada tutmazdı. Ağlamaya başladı. Ölmüş müydü acaba? Yatağa serilen Merih'i öylece bırakıp kaçmıştı. Şerife Kalfa kapıyı kırar gibi açıp içeri girdi. Ağlayan kızı görünce şaşırdı. “Neye ağlıyorsun böyle?” dedi. Cevabı beklemeden buraya neden geldiğini hatırlamış gibi başka bir konuya geçti. “Kız ben seni Merih Bey’in yanına göndermedim mi? Ben yokken yanında dur kalkmasın, ani bir harekette bulunmasın filan diye.” Firuze başını kaldırmadı “Dedin, dedin ama…” dedi hıçkırarak. “Ne aması kız… Kimse yokmuş yanında. Yalnız kalınca gene delirip ibrikle kendini yaralamış. Allah'tan bir şeyi yokmuş. Oy anam oyyy!” diye dövündü. “Lalezar Hanım’cığımın imtihanı da bu çocuk işte.” Firuze şaşkınlıkla kafasını kaldırdı. “Nasıl kendisini yaralamış?” diye sordu şaşkınlıkla. Ağlaması durmuştu. “Kız sana dert mi anlatacağım şimdi? Söyle neredeydin?” dedi. Firuze kendisini toparladı. Olayları anlamaya çalışıyordu. Demek ki Merih Bey onu ele vermemişti. Nedense bu onu daha da korkutmuştu. “Şey karnım ağrıyordu da… Kanamam gelmişti. O yüzden yukarı çıkamadım. Zaten karnım ağrıdığı için ağlıyordum.” dedi. Şerife Kalfa yüzünü buruşturdu. “Kız kısmı karnı azıcık ağrıdı diye işten kaçmaz. Ben üç çocuk düşürdüm, kalkıp işimi gücümü yaptım şikayet etmeden.” dedi azarlayan bir sesle. Ama Firuze’nin mazereti onu tatmin etmiş olacak ki uzatmadan odadan ayrıldı. Firuze dizlerini karnına çekmiş bir şekilde oturmaya devam etti. Gergin bir şekilde tırnaklarını yemeye başladı. Merih Bey sebepsiz iyilik yapmazdı. Canı yanan oysa hiç yapmazdı. Mutlaka altında bir bit yeniği vardı. Bir süre ondan uzak dursa iyi ederdi. Kamer odasına gitmek için geri dönerken merdivenlerde başını avuç içine almış bir şekilde somurtarak oturan Perihan’ı gördü. Yanına gitti. “Bir şey mi oldu?” dedi. Perihan onun sesini duyunca heyecanlı bir tavşan gibi kulaklarını dikti. “Beni beklemeden herkes sesin peşine gitti. Kendi başıma ancak buraya kadar geldim. Sahi ne olmuş?” dedi. “Kuzenin Merih yine delirip kendi kafasını parçalamış.” dedi. Kamer’in yüzünde ki alaycı ifadeyi Perihan göremediği için sözlerini fazla ciddiye alıp dehşetle ayağa kalktı. “Ölmüş mü?” diye sordu sesini aniden yükselterek. Kamer şaşkınlıkla ona baktı. Sonra gülmeye başladı. “Sen hiç kötüye bir şey olduğunu gördün mü?” dedi rahatlatıcı bir sesle. “Turp gibi kendisi. Başı biraz kanamış o kadar.” Perihan rahatlayarak kendisini tekrar merdivenlere bıraktı. “Korktuuum!” diye sızlandı ince bir sesle nazlanarak. Sonra başını Kamer’in sesinin geldiği yere kaldırdı tekrar. Güzel yüzüne sinirli bir ifade yerleştirmeye çalıştı. “Merih ağabeyim kötü biri değil! Küçükken bazen Gülru bile benden bunalırdı ama o ne zaman istersem benimle uzun uzun sohbet eder ve oynardı.” “Muhtemelen Gülru senin çenene daha fazla maruz kaldığı için sıkılıyordur. Merih seni ayda yılda bir görüyordu, değil mi?” dedi Kamer ona takılarak. Perihan bu sefer gerçek bir sinirle ayağa kalktı. Merdivenlerin kalan iki basamağını dikkatle indi. Önce eliyle yoklayarak onu buldu sonra kafasına biri boşa giden üç fiske vurdu. Kamer’in canı hiç acımamıştı. Kızın küçücük elleri vardı ve sinirli yüzü oldukça komik duruyordu. Kaşları çatılmış, gözleri kısılmış, kırmızıya yakın bir renge sahip dudakları büzüşmüştü. Tatlı yüzüne öfke hiç yakışmamıştı. Gülerek bir kaç adım geriye doğru uzaklaştı sadece. “Bunu hak edecek hiçbir şey yapmadım ben?” dedi yalandan canı acımış gibi sızlanarak. “Hak ettin!” dedi Perihan. İki elini belinde birleştirmiş, ayağını sinirle yere vurmuştu. Daha önce de ona geveze demişti ama bu onlara ait bir şaka gibiydi. İşin içine Gülru’yu karıştırmamalıydı. Perihan ablasına tapardı resmen ama Kamer’in ağzından kendisini Gülru’nun adını kullanarak yeren bir cümle duymaktan hoşlanmamıştı. “İyi bir daha sana takılmam o zaman. Böyle ağlak bir ufaklık olduğunu bilmiyordum.” dedi Kamer alınmış gibi yaparak. Perihan az önce geri kaçmış Kamer’in sesine tekrar yaklaşıp tekrar vurdu. Bu sefer neresine gelirse… Kamer yine gülerek kaçtı ondan. “Hem geveze hem ufaklıksın!” dedi neşeyle. Perihan bu sefer küçük ayaklarında ki terliği çıkarıp ona attı. İsabet ettirememişti ama Kamer yalandan bağırdı. Perihan ‘iyi misin?’ diye sormak istedi ama onun yerine “İyi oldu sana!” diye çemkirirken buldu kendini. Yere sert sert basarak yürümeye başladı. Nereye gittiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Kamer ona yetişip gülerek kolundan tuttu. Onu hafifçe çevirerek karşı merdivenlere yönlendirdi ve yukarı çıkardı. Kızların koridorunda daha fazla ileri gitmesi uygun olmazdı. O yüzden Perihan’ın elini duvara koydu. “Bu duvarı elinle takip et! Birinci kapı Nihal’in, ikinci kapı Gülru ve senin sanırım.” dedi. Perihan’ın hala ufak bir sinirle dudakları büzülmüş halde başını sallayıp onayladığını görünce içinden bir şey yükselir gibi oldu. Kızın küçük elini avucuna aldı ve parmaklarının ucuna ufacık, varla yok arası bir öpücük kondurdu. Sonra geri dönüp odasına gitti. Perihan şaşkınlıkla diğer elini duvardan çekip yanan yanaklarına götürdü. Sonra oturduğu yere çöktü. Kamer’in dudaklarını değdirdiği parmaklarıyla kendi dudaklarını okşadı. Acaba Kamer parmaklarının ucunu öperken ne hissetmişti. Onun gibi heyecanlanmış mıydı yoksa sadece bir nezaket gösterisi mi sunmak istemişti? Eğer yolunu bulabilecek olsa peşinden gider, ona az öncenin her saniyesini tek tek anlatması için yalvarırdı. Gülru, Merih’in yanından dönerken kız kardeşini böyle donmuş bir halde görünce bu akşam ikinci kez endişeyle hareket etti. Perihan’ın yanına çöküp omuzlarını tutarak hafifçe sarstı. “Bir şey mi oldu?” dedi. Perihan sadece gülümsedi. “Parmak ucumu öptü.” dedi fısıldayarak. “Kim?” diye sordu Gülru. Kız kardeşini böyle bir hale getirebilecek tek bir erkek vardı gerçi. Perihan tekrar gülümseyip cevap vermeden ayağa kalktı. Elleri duvarı takip ederken rüyaya dalmış gibi yürüyordu. Gülru bundan endişelenmekle kız kardeşinin heyecanına ortak olmak arasında kaldı. Kamer’i o da ilgi çekici bulmuyor değildi ama Perihan’ın eksik kaldığı o kadar çok şey vardı ki böyle ufak heyecanlar yaşamasını kardeşine çok göremiyordu Gülru. Kendisininde heyecanlanacak bir şeyleri vardı. Yarın çeyizi gelecekti. Odasına geçip Perihan’ın kucağına geceliğini koyarken ve kendi üstünü değiştirirken gergin bir şekilde nikahını düşünüyordu. Yusuf ağabeyine ait olacaktı artık. Başka erkekler haramdı ona. Merih’e de Kamer’e de gözü kör olmalıydı. Münasip bir hanım kocasından başkasına göz değdirmemeliydi. Söz verildiğine göre henüz nikah olmasa da Yusuf ağabeyi kocası sayılırdı değil mi? Birkaç gün sonra onun yatağında uyuyacaktı Gülru. Kendisini ve bedenini ona adayacaktı. Yusuf ağabeyin onu öpecek olmasının nasıl bir his olduğunu merak edip iç çekti. İki kız kardeş de iki farklı erkeğin öpücüğünü düşünerek uykuya daldı. Ertesi gün Merih bütün gün Firuze’nin yanına gelmesini bekledi ama o hariç herkes gelmişti. Kamer bile bir ara odasına girip başucuna bir ilaç bırakmıştı. “Hekim göndermiş.” diye kısa bir şekilde açıklayıp selam sabah vermeden dışarı çıkmıştı. Merih kimseye açık açık Firuze’yi soramıyordu. Aklına onu çağırtmak için bir bahane de gelmemişti. Ufak bir sinirle ‘kaçıyorsun demek!’ diye düşündü. ‘Ben sana gösteririm.’ Bu arada Şakir Paşa konağa bir kez daha gelip tekrar yemeğe kalmış, Paşa arkadaşının kızının hayırlı haberleriyle birlikte kaldığı yere geri dönmüştü. Bu sefer yanında yeğeni yoktu. Gülru’nun çeyizleri gelmiş, girişe yakın genişçe bir odaya serilmişti. Konu komşu gördükten sonra nikaha yakın, yukarı Yusuf’un odasına taşınacaktı. Sadece Gülru’nun sırma iplikle üzerine lale desenleri işlenmiş koyu kırmızı bindallısı ve üzerine giyeceği aynı renk ama daha ağır desenler ve mücevherlerle işlemeli kaftanı, kırmızı örtüsünün üstüne takacağı türk işi takıları gibi eşyaları kızın şu an kaldığı odaya çıkarılmıştı. Yarın Eşref, Yusuf’u konağa getirecek ve nikahları kıyılacaktı. Sonra gerdek olmadan Gülru Beylerbeyi konağına geçecekti. Hanımlar kendi arasında önce kına gecesi sonra gelin hamamı düzenleyecekti. Ertesi gün Yusuf at sırtında Gülru’yu konağa getirecek, Feridzade ailesinin şanına yakışır bir toy kurulacak ve eğlenceler; düğün yemekleri, davul zurnalar eşliğinde tam bir hafta sürecekti. Paşa ve Latif Bey yakın tanıdıklarını davet etmek için haberciler göndermişti çoktan. Bu telaşeden haberi olmayan tek kişi damadın kendisiydi. Arada ailesine iyi olduğunu haber veriyor sonra akşamdan geceye kadar içiyor, geceden sabaha kadar sevişiyor, sabahtan akşama kadar uyuyordu. Paşa hazretlerinin kendi elleriyle seçtiği sevgili damadı kendince hayatın tadını çıkarmakla meşguldü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD